Hikmet, tefekkür ve kalp üçlüsü, insana insan olmanın yolunu açar

YUSUF GENÇ
Abone Ol

Bir kavram olarak ‘gençlik’ ve ‘ihtiyarlık’ etrafında bir konuşma hayal ediyoruz. Hareket yerimiz, belki hiçbir çağda olmadığı kadar gençliğin merkeze taşındığı bu çağı irdelemek. Buna, mebus yaşının 18’e indirilmesi de her meselede ‘gençler ne diyor’ denilmesi de dahil. Ön kabulümüz, gençliğin asıl belirleyici faktör olarak konumlanmasının, ‘insan’ı daha kolay ‘müşteri’ haline getirmek isteyen dünyanın varlığından kaynaklandığı yönündedir. Hafızanın olmadığı bir dünyaya, dilediğini yaptırmak daha kolaydır, diye düşünüyoruz. Tam da buralardan hareketle Saadettin Ökten Hocamızla konuşmak istedik. Ökten Hocamız, tıpkı hemruhları gibi ‘bir kalbiniz vardır onu hatırlayınız’ dedi. Biz de ona, ‘bereket neden büyüklerle beraber olmaktadır’ diye sorduk. Bu, odur.

‘Gençlik’, yaşlanmayan bir kavram malumunuz. Anlamları üzerine düşünmek yeni kapılar açacaktır sanıyorum. Ama gençliğin, öncelikle ve hususen yaş ile ilgili olmadığını söyleyebiliriz sanırım. Ne dersiniz?

Sorunuzda geçen iki kavram var: ‘gençlik’ ve ‘ihtiyarlık.’ Bunlar insan hayatında belli evreleri kapsıyor. Mevzu insan olduğuna göre en basit bir çözümlemeyle insanın ‘beden’ ve ‘ruh’tan ibaret olduğunu söyleyebiliriz.

Beden ve ruh üzerinden düşünmeye devam edersek, hayat boyunca geçen zaman içinde bedenin başlangıçta yükselen, sonra düz giden, sonra tekrar inişe geçen bir realite olduğunu kabul etmeliyiz.

Ruhun ise geçen zaman ile beden kadar yakın bir ilişkisi ve ona bağımlılığı yoktur. Çocuklukla başlayan insan hayatı, gençlik, olgun yaş ve ihtiyarlıkla sona eriyor. Ruh ise kendisine tanınan imkanlar ve fırsatlar nispetinde gelişiyor, parıldıyor ve güçleniyor.

Birey, bedenini öne çıkarıp ruhunu ihmal ettiğinde haz dolu bir gençlik yaşayabilir. Bu evrede yaşanan hazlar, tümüyle bedenseldir. Ruh bu bedensel hazların yükü altında sönükleşir. Orta yaş civarında bedensel hazların hayatta giderek azalan bir nispette yer aldığını görürüz. Yaşlılıkta ise bedensel hazlar bir ızdıraba, en azından mazide kalan ve hasret çekilen bir duyguya dönüşür.

Gençlik sürecinde ve olgun yaşta işlenmeyen ve kendisine imkân tanınmayan ruh, bedensel hazzı yaşayan insanın varlığında hele ileri yaşında karamsar, ümitsiz ve bedbahttır. Dolayısıyla bunun tersini de düşünebiliriz.

Gençlik yıllarında bedene yeteri kadar imkân tanıyan ama ruhu hiç ihmal etmeyen bir birey, orta ve ileri yaşlarda bedenin giderek azalan etkinliği karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşamaz. Çünkü, gençliğinden itibaren gelişme sürecine girmiş olan ruhu, varlığında bedenin bıraktığı boşluğu doldurur. Böyle bir ihtiyar, bedensel olarak oldukça güç kaybına uğrasa da ruhen zengin ve güçlüdür. Kendisini her zaman mutmain ve mesut hisseder. Toplum da bu kimseye muhtaçtır. Zira böyle bir birey ruhi gücü ile birçok toplumsal meseleyi huzura ve çözüme kavuşturabiliyor.

Bu açıdan bakıldığında eğer ruh işlenmiş ve zenginleştirilmiş ise, onun zamanla bir ilişkisi söz konusu değildir. Buna karşılık ruhu ihmal edip bedensel hazları yaşayan bir birey için ise, zamanın beden üzerindeki tahribatı bütün hayatı dolduracak kadar güçlüdür.

Ömer Sadettin Ökten.

Bununla ilgili olarak ‘ihtiyarlık’ın da yaş ile ilgili olmaması gerekir? Yaşlılık başka ihtiyarlık başka bir şey diyebilir miyiz?

Sorudaki yaşlılık tabirine zamana bağlı bir değişken, ihtiyarlığı da ruhun neşv-ü neması olarak kabul edersek, yaşlılıkla ihtiyarlığın bir ilgisi yoktur diyebiliriz, evet.

Gençliğin hiç olmadığı kadar yüceltildiği bir çağda yaşıyoruz. Kulağa hoş da geliyor doğrusu. Gençlik övgüsünün ‘kol gücü’ ile irtibatlı olduğu bir zeminde, kol gücünün hiç olmadığı kadar önemini yitirdiği bu çağda gençliğin bu denli övülmesini nasıl anlamak gerekir?

Gençliğin hiç olmadığı kadar yüceltildiği bir çağda yaşıyoruz diyorsunuz. Bir toplumdaki büyük bir devrimi amaçlayan liderler, bu olguyu gençliğe dayanarak gerçekleştirmek zorundadırlar. Çünkü devrim, bir safhadan diğerine toplumsal olarak çok sert bir geçiş demektir. Bu geçiş devrimcinin planladığı eylemler zinciri sayesinde gerçekleşir. Burada düşünceye ve selim duyguya ihtiyaç olmaz. Hatta onlar bu süreçte reddedilir. Gençliği bir kitle olarak kabul edersek, bu kitlenin bedensel gücü ve onun ardındaki içgüdüsel dürtüleri çok kuvvetlidir. Buna mukabil düşünce ve duygusu daha geridedir. Bu kitleyi harekete geçirmek, yönlendirmek ve ona eylem yaptırmak çok daha kolaydır.

Gençlik kitlesi kolayca heyecanlanır, büyük enerjisiyle eylemlere yönelir. Bu eylemin sonuçlarını, nereden nereye doğru gidildiğini düşünemez ve hissedemez. Toplumda köklü devrimler yapan kimseler, gençlik kitlesine böyle bir düşünce ve duygu zamanını ve fırsatını da bırakmazlar.

Çağımızda küresel akım insanları kimliksizleştiriyor. Bu sayede onları kolayca güdebileceğini biliyor. Bireyin özellikle de gençliğin kimliksiz hale getirilmesi demek, varlığındaki bütün değerlerinden arındırılması manasına gelir. Buna karşılık bireyin varlığında tek bir olgu kalır ki o içgüdüdür. Çünkü bütün değerler bireye yaşadığı toplumun medeniyet tasavvurundan intikal eder. Birey bu değerlerle kimlik kazanır ve bunlara göre eylem yaptığında var olur. Böyle bir birey özgür bir kimsedir. Çünkü inandığını yapmaktadır.

Değerleri olmayan bir birey ise varlığında mündemiç içgüdüleriyle baş başa kalmıştır. Onun diğer tür canlılardan pek fazla bir farkı yoktur. Küresel akım, gençliğin kol gücüne ihtiyaç duymuyor, ama içgüdülerine muhtaç.

Varlığını sınır tanımayan bu içgüdülerine borçlu. Devrim kavramı açısından düşünürsek kitlelerin değerlerinden soyutlanıp sadece içgüdülerine bağlı kalması, toplumsal manada çok sert ve büyük bir değişimdir. Dikkat edilirse küreselciler, gençlik ve özgürlük kavramlarını birlikte kullanırlar. Bu şu anlama geliyor. İçgüdülerin önünde hiçbir engel kalmasın.

Malumunuz, Sultan Murat ile oğlu Sultan Mehmet arasında geçtiği rivayet edilen konuşmanın üst başlığı ‘Der Medh-i Piri’, İhtiyarlığa Övgü… Tam da buradan hareketle şunu söyleyebiliriz sanırım, buradaki övgü ihtiyarlığın kendisine olmadığı gibi, bu çağda üretilen gençlik övgüsü de gençliğin kendisine değil, başka bir şeye. O şey nedir sizce?

Sorudaki son cümle, o şey nedir sizce? İşte ‘o şey’ yukarıda adı geçen ruhtur. Bizim kavramlarımızda ruh, gönül ve kalp ile geçişkenlik halindedir. Zaman zaman ruhu, bazen gönlü bazen kalbi kullanırız. Bu güçlerimiz geliştirilip kudret sahibi oldukça içgüdülerin varlığımız üzerindeki hakimiyeti giderek azalıyor.

Genel manada olayı ele aldığımızda ruhun veya kalbin ya da gönlün gelişip zenginleşmesi, yaşanan hayat tecrübelerine ve bunlara tanınan imkanlara ve fırsatlara bağlı. İnsanlar olgun bir ruhun ortaya çıkabilmesi için biraz zaman geçmesi gerektiğini düşünürler. Ve o geçen zamanın birey üzerinde bıraktığı izleri de ihtiyarlık olarak tanımlarlar. Fakat öyle insanlar vardır ki fıtraten olgun ve ergin bir kalp ile hayata başlıyorlar. Onlar zamana bağlı olarak tanımlanan yaşları çok küçük olduğu halde, ileri yaşta bir kimsenin ruhen eriştiği mertebeye varabilmişlerdir.

Yalnızca geçmişte yaşamak ile yalnızca geleceğe bakmak, eşit derecede sorunlu bir tutum olsa gerek. Geleceği olmadığı için geçmişe tutunmak ile geçmişi olmadığı için geleceğe atılmak… Nedir, nasıldır uygunu?

Birey anı yaşar. Çok sık tekrarladığım bir beyit var:

“Geçti mazi çekme istikbale gam

Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem”

İnsan ‘bugün’ü yaşamakla mükelleftir. Bundan kaçamaz. Ancak bugünü yaşarken ardında bıraktığı mazi, onun en kıymetli hazinesidir. Bu müspet manada bir yaklaşımdır. Bir de işin menfi tarafı var. Bugünü yaşayan birey ardında bıraktığı olumsuz bir mazi ile bir yük olarak baş etmek mecburiyetindedir. Bu mazi onu dipsiz karanlığa doğru çeker.

Biz geçmişten ders alırız ve geleceğimizi geçmişe göre tanzim etmek isteriz. Vicdan dediğimiz ve varlığımızın derununda bulunan büyük sorgulayıcı, eylemlerimizle bizi kimlik sahibi olarak var eden değerler arasındaki uyumu her zaman yargılar.

Geçmişten ders almak, bu yargının verdiği hükümlere göre -olumlu ya da olumsuz hükümlerdir bunlar- daima gelişerek ve inkişaf ederek bir gelecek tasavvur etmek demektir. Kısaca söylersek, ‘bugün’ü yaşayan insanın geçmişi olmazsa geleceği de olmayacaktır.

Peki gençlik, cehalet ve tecrübesizlikle birlikte kıymetsiz midir bütünüyle? Ya da tersinden, yaşlılık kendisinde kıymetli midir?

İslam Medeniyet Tasavvuru’na göre hayat Rabb Teala’nın bir lütfudur. Hayy ismi bütün mahlukatta olduğu gibi insanın üzerinde de tecelli etmektedir. Bu açıdan bakıldığında hayatın hiçbir safhasını kıymetli ya da kıymetsiz diye nitelendiremeyiz. Buradaki kıstas, medeniyet tasavvurumuzun değerler sisteminin öngördüğü eylemleri ne ölçüde gerçekleştirebildiğiniz hususunun değerlendirilmesidir. Gençliğini mensup olduğu medeniyet tasavvurunun o dönem için öngördüğü eylemlerle süsleyen bir kişi, kıymetli bir gençlik yaşamıştır.

Aynı şey hayatın ihtiyarlık safhası için de geçerlidir. İhtiyarlıkta da mensup olunan medeniyet tasavvuru, bireye yapmasını ve yapmamasını gerektiren eylemleri söylüyor. Birey, bu söyleme riayet ederse kıymetli bir ihtiyarlık yaşar demektir.

Türk yazar ve emekli öğretim üyesi.

Gençleri dünyanın merkezine taşıyan ve her şeyi onlara göre belirleyen bu çağın biteviye ürettiği gençlik övgüsünün karşısında bir de devamlı gençlerden yakınan bir yorgunluk var. Yaşlı ama ihtiyar değil, bir eleştiri.

Küresel akım, özellikle gençleri medeniyet değerlerinden soyutlayarak sadece içgüdü alanına hapsetmiştir. Bu sayede o kitleyi kolayca yönlendirebilmektedir. Çünkü hikmetin, tefekkürün ve kalbin hazlarını bilmeyen birey içgüdünün esaretine mahkumdur. Hikmet, tefekkür ve kalp üçlüsü, insana insan olmanın yolunu açıyor. Buna karşılık içgüdünün esaretinde kalan birey her zaman her şeyi sınırsız ister. Bu istekleri yeryüzünün, yaşadığı toplumun ve dönemin her zaman için öyle ya da böyle sınırlı olan imkanlarıyla daima çatışır. Bu duygu, bir süre sonra genç bireyde bir bıkkınlık, ümitsizlik ve yorgunluk hali ortaya çıkarıyor. Bir ülkede içgüdünün esareti içinde sınırsız istekleri olan genç, bir başka ülkede bu isteklerinin tatmin edilebileceğini düşünüyor. Bilmiyor ki o gideceği ülkede de birçok şey sınırlı. Çünkü içgüdünün istekleri maddi isteklerdir. Dünyada hangi toplumda olursa olsun, maddi imkanlar daima sınırlıdır. Buna karşılık hikmetin, tefekkürün ve mutmain bir kalbin bireye verdiği hazların sınırı yoktur.

Son olarak, belki bu konuşmanın hülasası da olabilecek soruyu sormak isterim. ‘Bereket, büyüklerle beraberdir’ sözünün anlamı üzerine ne düşünmek gerekir. O bereket nedir, o büyükler kimlerdir?

Bereket büyüklerle beraberdir sözünü biraz açmaya çalışalım. Önce büyüklerle başlayalım. Büyükler, yukarıda da işaret etmeye çalıştığımız gibi ruhunu veya kalbini ya da gönlünü geliştirmiş kimselerdir. Hayatın zor gibi görünen meseleleri onlar için büyük bir problem oluşturmuyor. Maddi şartlar çok mütevazi olsa da o engin ruhlar ya da gönüller, hayattan haz almasını biliyorlar. Bereket demek bu hazzın mübtedi ruhlarla paylaşılması demektir.

Olgun bir ruhun sahip olduğu huzur, güneşten intişar eden bereketli şualar gibidir. Güneş nasıl fiziksel olarak dünyayı aydınlatıyorsa, olgun bir ruhun huzuru da kendisine yaklaşan bireyin gönül aynasını parıldatır.