Hz. Ali Cenkleri: Kendiliğinden olanın güzelliğini düşünmek- 2

SİLVAN ALPOĞUZ
Abone Ol

Tursun Fakı'nın metni, Osmanlı'nın kurucu kadrosu içinde bizzat yer alan bir âlime ait olması sebebiyle büyük öneme sahipti. Bununla birlikte Hz. Ali Cenkleri'ni daha kapsamlı okuyarak, sonraki dönemlerde dolaşıma giren metinlerdeki "başlatıcı kuvvetleri", yani kahramanın hangi mücadeleye ne saikle koşulduğunu, topluma hangi motivasyonun ne gibi koşullarla arz edildiğini araştırmanın bu ilk yazı için tamamlayıcı bir yanı olacağını düşündüm.

Cenknâmelerle ilgili ilk yazıda Tursun Fakı'nın Kıssa-ı Umman isimli eserinde mitsel söylemin ardında yatan anlamı bulmaya çalışmış, oradaki efsanevî güçler ve düşman temsilinin ötesinde Hz. Süleyman üzerinden üretilen cihan hâkimiyeti mefkûresine dair bir anlatıyla karşılaşmıştık. Bu mefkûre, Osmanlı özelinde bu metinle birlikte nizam-ı âlem yorumunun ilk telifine dönüşüyordu. Tarihin burasında bu Türkmen güruh, kendinde olanı bu şekilde dönüştürdüğü gibi, "dışarıdan aldığı" edebi bir tür olan cenknâmeyi de sözgelimi, Baciyan-ı Rum'u Zeliha isminde bir kadınla simgeleştirerek kendi olmasından ileri gelen kabiliyetlerle kendine özgü bir hâle getirebiliyordu. Tursun Fakı'nın metni, Osmanlı'nın kurucu kadrosu içinde bizzat yer alan bir âlime ait olması sebebiyle büyük öneme sahipti. Bununla birlikte Hz. Ali Cenkleri'ni daha kapsamlı okuyarak, sonraki dönemlerde dolaşıma giren metinlerdeki "başlatıcı kuvvetleri", yani kahramanın hangi mücadeleye ne saikle koşulduğunu, topluma hangi motivasyonun ne gibi koşullarla arz edildiğini araştırmanın bu ilk yazı için tamamlayıcı bir yanı olacağını düşündüm.

Evet, Tursun Fakı'yla başlayan cenknâmeler Osmanlı'da gazâ ideolojisinin öncü metinleri sayılabilirdi; fakat bu düşünce sisteminin dayandığı ilkeler sonra gelen metinlerde ne ölçüde yer alıyordu? Mesela eserini gaziler tarihi olarak nitelendiren Ahmedî'nin, "Gazi ol kanmaya ganimet kim/ Mal içundur haramilik gazavat" dizelerinde söz edilen ilkeyle sonraki cenknâmelerden birinde karşılaşabiliyor muyduk? Aşıkpaşazâde ya da Neşrî'nin kroniklerinde gazâ düşüncesinin ayrıntılarına erişebiliyorduk fakat vaktiyle farklı diyarlardan nice gaziyi kızıl börk çıkartıp ak börk giydirerek yanında toplayan çağrının yasaları sonraki cenknâmelerde ne ölçüde mevcuttu? İlkeler ve hikâyeler arasında birbirini doğuran kuvvet canlılığını sürdürmüş müydü? Bu sorular için Tursun Fakı'nın yanına İsmail Toprak'ın yayıma hazırladığı Hz. Ali Cenkleri'ni de eklemek istedim. Bu cenknâmelerin Osmanlı toplumunun ilerleyen dönemlerinde kabul görmüş olması bu yazı için yeterli şartı sağlıyor. Niyetimiz, metinlerde Hz. Ali'yi alıp mücadeleye götüren kuvvetleri dizimsel bir tahlil yaparak görebilmek.

İlk gazavat; Kıssa-ı Umman, arkadaşlarını sahte bir ilahın dinine kaptırmış olan Müslüman bir tüccarın Hz. Peygamber'e yardım istemek için gelmesiyle başlıyor. Gelenin Müslüman ve sebebin şirk olması gazâyı başlatan kuvveti doğrudan din gayreti yapıyor. Hayber'in Fethi'nde; Hz. Peygamber'i ve Hz. Ali'yi öldürmek için arayan Hişam ve Alkame isimli iki düşman var. Bu iki düşman üzerinden kılıçla ve kılıçsız olmak üzere gazânın iki türünün işlendiğini görüyoruz. Hz. Ali'nin Mağrip ejderhasıyla yaptığı gazâda, Mağrip'ten gelen bir grup insanın yardım isteğiyle başlıyor hikâye. Kuyuları bir ejderha tarafından zapt olunmuş ve bu tek su kaynağından içen zehirleniyor. Hz. Ali ejderhayı öldürmek için giderken bir gazâ ilkesi olarak mazlumlar için gazâ fikri işlenmiş oluyor. Berber Kalesi Cengi'nde, kalenin şehzadesi Beşir, dili kesilmiş hâlde Hz. Peygamber'e gelir ve şifa bulduktan sonra başına gelenleri anlatarak yardım ister. Yine bir mazlumla başlar hikâye fakat Beşir yalnızca mazlum değildir burada. O Müslüman olduğu için dili kesilmiştir. Bu yüzden, Müslümanların birliği/hukuku üzerine gazâ ilkesi belirir.

Havernâme; İslam topraklarında gerçekleşen üç kaçırılma vakasıyla başlıyor ve bir savunma stratejisi olarak gazâ fikri öne çıkıyor. Kan Kalesi Cengi, davet edildiği düğüne hediye götürecek varlığı olmayan Hz. Ali'nin bu durumu çözmek için bir kâfir kalesinden ganimet almaya niyet etmesiyle başlıyor. Gazânın iktisadî ve itikadî boyutu, ganimet alınacak yer ve niyet vurgusu.

Son hikâyede ise Hz. Ali'nin oğulları; Hasan, Hüseyin ve Hanefi'nin yolu karşılaştıkları bir kitâbeden sonra üçe ayrılıyor. Oğullardan her biri bir yol seçiyor ve birbirine koşut üç hikâye üzerinden; açık şekilde düşmanlık yaparak saldıran ile gazâ, gizli düşmanla gazâ ve kan dökmeden siyaset yoluyla gazâ tasnifi yapılıyor. Üçünde de farklı davranış kalıpları teklif ediliyor.

Tüm bu hikâyeleri başlatan kuvvetlere baktığımızda, bunların tekdüze veya rastgele metinler olmadığını, gazâ ideolojisinin bu metinlerde ilkeler bağlamında canlı bir şekilde yer almaya devam ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Gazi olmanın şartları üzerine yazılan risalelerde öne sürülen şartları bu metinlerde de görmek mümkündür mesela. Bilhassa ganimet malına ihanet etmemek, gazâ için İslam hükümdarının onayını almak, samimi şekilde niyet etmek ve yeryüzünden şirki kaldırmak için silah olmak...

Ahmedî'nin ganimetten önce niyet vurgusunu Kan Kalesi'nde görür, kendisine teklif edilen pek çok ganimeti reddeden bir kahramana tanıklık ederiz. Ganimet için çıkmıştır yola ancak şirkten dönen düşmanların malı onun için dokunulmaz olmuştur artık. Oruç tarihinde Osmanlı gazâsı tarif edilirken, "Zira bunların bünyadı sair mülük gibi mümine tagallüble olmayub heman mahza gaza ve cihadla olmağın (...)" satırlarını hatırlarız. Sonra Hz. Ali, biri hariç her gazâya Hz. Peygamber'in onayıyla gitmiştir. Burada istisna teşkil eden tek hikâye Kan Kalesi'dir. Yoksul düşmüş olan bir Hz. Ali temsili, mahcubiyetinden Hz. Peygamber'e danışmadan çıkmıştır bu kez yola. Hz. Ali neden onay almadan gazâya çıkmaktadır bu hikâyede? Bir destan kahramanından farklılık gösterir bu hâliyle. Ama belki de zaruret durumunda gerekli ihtiyarı vurgulamak için böyle bir sıradışılık tercih edilmiştir.

Bu hikâyeler içinde Hayber'in Fethi ise bir özelliğiyle diğerlerinden bir adım öne çıkar. Burada kendiliğinden olana dair Dede Korkut'un Deli Dumrul'undan Hamzanâme'de Hamza ile Rüstem'e kadar devam eden önemli bir işlevle karşılaşırız. Hayber hikâyesinde Hz. Ali, iki düşmandan Hişam'a karşı amansız bir mücadele verirken Alkame'ye karşı kendi isteğiyle esir düşecek kadar hoşgörü içindedir. Neden? İkisi de Hz. Peygamber ve Hz.Ali'yi öldürmek kastıyla aramaktadır hâlbuki. Fark; Hişam bunu katı bir kinle yaparken Alkame'nin sevdiği kadının gönlüne girebilmek için yapmasındadır. Günümüz için belki de pek mühim görünmeyen bu farkın, hikâyenin coşkuyla anlatıldığı o günlerde ne kadar sevildiğini, benimsendiği hayal etmek zor değil. Çünkü Türk toplumunun kendiliğinde olan bir söylem var burada. Bunu, düşman da olsa yiğitlik ve engin gönüle dair dikkate çağıran bir söylem olarak özetleyebiliriz. Bunu en eski Deli Dumrul'dan hatırlarız biz. O, Azrail'e savaş açarken tanımadığı bir yiğit adına, bundan sonra hiçbir yiğidin canı alınmasın diye savaş açmıştır.

Hamza'nın cenk meydanına çıkan oğlu Rüstem'i kâfir de olsa yiğitlere kıymamak hususunda ısrarla uyarması da yine aynı reflekstir. İlginç ve güzel olan, bir davranışın herhangi bir eserde işlenmiş olması değil, asırlar boyu bir değeri sürekli güncelleyerek kendine has kılabilmiş olmaktır. Maya dediğimiz, hamur dediğimiz şey bu olmalı. Karşılaştırmalı bir örnekle daha iyi ifade edebiliriz bunu. Kamal Abdulla'dan bir örnek: Deli Dumrul mücadelesinin bir benzerini Yunan mitolojisinde Admetos ile Herakles'te de görürüz. Orada da Admetos ölüm tanrısından kurtulmak için önce anne babasına sonra karısına gider. Orada da Herakles ölüm tanrısıyla savaşır. Fakat ikisi arasında çok temel farklar vardır. Herakles dostunun menfaati için savaşırken Deli Dumrul tanımadığı bir yiğit için savaşmaktadır. Admetos karısının can verme teklifini kabul ederken Deli Dumrul etmemiş, onun yerine Tanrı'dan ikisi için de aynı akıbeti dilemiştir. Admetos'un anne babasının sonu bilinmezken Dumrul'un anne babasının ölümle cezalandırıldığını biliriz.

Muhtemelen Dumrul tanımadığı bir yiğit için dava gütmese Hayber hikâyesinde Hz. Ali'nin Alkame'yi kendine yakın bulması olanaksız olacak veya toplum nezdinde karşılıksız kalacaktı. Toplumun kendiliğinde bu değer maya tutmuş olduğu için bugün hem bu hikâyeden hem de Köse Mihal ve benzeri gazilerden, hatta bunun üzerine kurulmuş bir sistemden bahsedebiliyoruz.