İslam dünyasında üretilen düşünce modernitenin sorunlarını aşmada güçlü bir alternatif

YUSUF GENÇ
Abone Ol

Bu kitapta hassaten, moderniteyle karşılaşma meselesinin ve modern dönemde üretilen düşüncenin nasıl aynı zamanda hem Müslüman toplumlar için hem de bütün küre ölçeğindeki farklı toplumlar için kapsayıcı olabileceğini de tartışmaya çalıştık. Sadece Müslüman toplumlara has bir bilgi türü olarak değil, bütün dünya üzerindeki tartışmalara adapte edilebilecek bir bilgi olarak bunu üretme çabası içindeyiz.

  • Doç. Dr. Lütfi Sunar'la editörlüğünü yaptığı, sekiz ülkeden kırk üç araştırmacının katkısıyla hazırlanan Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce kitabını konuştuk. Dört ciltlik bu hacimli eseri yayımlamaktaki amaçlarının, Müslüman dünyada eksik olan "bütünlüklü bakış açısı"nı yakalamak olduğunu belirten Sunar, kitaba dair diğer detayları da Cins'e anlattı.

Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce, sekiz ülkeden kırk üç araştırmacının katkısıyla hazırlanan yaklaşık iki bin sayfalık bir metin ve bu metin Müslüman dünyada çağdaş düşüncenin temel meselelerini ortaya koyuyor, özellikle bugünkü meselelerini. Önce şöyle kısa bir giriş yapalım: Miladi 2020 yılında "Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce" üstbaşlığı altında böylesine hacimli bir çalışmaya ne gerek vardı? Artık bu çalışma var ve bu ne işe yarayacak, siz ne umuyorsunuz en azından bu çalışmanın varlığından?

Evet, yani şimdi Batı'da veya Doğu'da herhangi bir kitapçıya gittiğinizde "Müslüman Dünyada İslam Düşüncesi" başlığı altında, "Müslüman Dünyada Düşünce Yaşamı" başlığı altında bir metin aradığınızda, genellikle modernite öncesi düşünceyle ilgili metinlerin yoğunlukta olduğunu görürsünüz.

Bunu açalım, "modernite öncesi" ile tam olarak neyi kastediyorsunuz?

1850'lerden önce üretilmiş olan düşünceyi kast ediyorum. Ayrıca, "Çağdaş İslam Düşüncesi" başlığı altındaki metinler genellikle siyasal düşünceyi ele alan metinlerdir, bir adım ileriye gittiğimizde bunların dinî siyasal düşünceyi ele alan metinler olduğunu görürsünüz. Bu iki durum da birer sorun. Evvela bu, İslam dininin yapısı itibarıyla bir sorun, çünkü İslam sadece dinî olanı ele alan bir yapı değil, aynı zamanda dünyayı da kuşatan; ekonomiyi, siyaseti, ahlakı da kuşatan bir yapıya sahiptir. Bunlara dair önerileri, fikirleri, sistemleri ve düşünceleri olan bir yapı… İkincisi de şu, "İslam Dünyasında Dinî Düşünce" dediğimizde, genellikle içe kapanık, modern dünyanın meselelerinden kopuk, biraz anakronik, biraz tarihte kalmış bir düşünce varsayımı karşımıza çıkıyor. Bunun bilinçli olarak yapıldığını düşünüyorum ben. Yani Avrupa'da, Amerika'da Müslüman dünyanın düşüncesinin arkaik bir düşünce olduğunu, çağı yakalayamadığını düşünen onlarca insan var. Bir arkeolojik malzeme gibi görüyorlar Müslüman dünyadaki fikirleri. Dolayısıyla bu anlamda, kitabın ismine dikkat etmişsinizdir, burada ben "Çağdaş İslam Düşüncesi" tabirini kullanmıyorum, "Çağdaş Düşünce" tabirini kullanıyorum. Nasıl ki Heidegger'in düşüncesi çağdaş düşünceyse, Heidegger'e yaşıt olan Sait Halim Paşa'nın düşüncesinin de çağdaş olduğunu düşünüyorum. Nasıl ki Heidegger'e "Çağdaş Alman Düşüncesi" demiyorsak, Sait Halim Paşa'yı da ayrıca bir vasıfla vasıflandırmanın gerekli olduğunu düşünmüyorum.

Müslümanların bugün bir düşünce ürettiğini reddeden hâkim bir dünya içerisindeyiz bir yanıyla da, öyle değil mi?

Tabii bunu reddedenler var, ama bu akademik bir mesele. Akademide bununla ilgili bölümler var, bunu çalışan hocalar var. Müslüman dünyada düşünce yaşamına yatırım yapan yayınevleri, kütüphaneler, bakanlıkların departmanları, ve üniversiteler var. Peki, buralarda üretilen düşünce nerede? O yok. Parça parça tartışılıyor. Zaten Müslüman toplumlarla ilgili en büyük sorun, bu dünyadaki herhangi bir meselenin bütünlüklü olarak ele alınamıyor oluşudur, bunu bir kenara not edin. Müslüman dünyadaki siyasal hareketler de, gündelik yaşam da, düşünce de, ekonomi de, bütünlüklü bir şekilde değerlendirilmekten uzakta. Bizim bence en önemli vazifemiz bunu bütünlüklü bir hâle getirmek.

MODERNİTE TANIMSIZLIKTAN BESLENDİĞİ İÇİN, BİR TANIMA SAHİP OLAN HER ŞEYİ ARKAİK KILIYOR

Bütünlükçü/bütüncül bakış açısı özellikle Müslüman dünyada yok, dediniz. Bunun nedenleri üzerine kısaca ne söylemek gerek, niye yok?

İki tane çok temel neden ifade edebilirim. Birincisi bu dünyada siyasal, toplumsal, ekonomik yaşam parçalandı, sömürgeciliğe maruz kaldı; bu dünya kendi bütünlüğünü, kendi kurumsallığını, kendi iç ilişkilerini sürdüremedi. İkincisi, modernitenin kendi yapısından ötürü bir yeniden kurma da söz konusu olmadı çünkü modernite kendini sürekli yenilediği ve özü itibarıyla bir tanımsızlıktan beslendiği için, bir tanıma sahip olan her şeyi arkaik kılan bir tabiata sahip. Dolasıyısıyla, Müslüman dünyada üretilen düşüncenin hem o kurumsal ve yapısal süreksizliği hem de yüzleştiği düşüncenin özsel kayganlığı, esnekliği sebebiyle o bütünselliğini kaybetti.

BİLGİNİN MÜSLÜMANI, HRİSTİYANI OLMAZ

Müslüman toplumların küre ölçeğindeki iki temel gündeminden söz ediyorsunuz. Birincisi sömürgecilik ve bağımsızlık meselesi, ikincisi de modern düşünce (buna modern Batı düşüncesi diyebiliriz) ile karşılaşma sorunu. O karşılaşmadan söz edersek, Müslümanlar hazırlıksız mı yakalandılar? Yoksa gerçekten kendilerinden daha iyi olan bir teklifle mi karşılaştılar? Bu kadar bocalamalarının sebebi ne?

Modern düşünce teknik olarak yaşam ilişkilerini, tabiatı, insanın hareketini açıklama noktasında yeni bir veçhe oluşturdu, problemi yeniden kurdu bunu inkâr edemeyiz. Kendisinden önceki bütün düşünceleri aşan bir taraftı bu. Maddenin yapısına dair, canlıların yapısına dair, evrenin yapısına dair yepyeni bilgiler üretti. Dolayısıyla modernitenin getirmiş olduğu bilgi, organizasyon, ilişki, var olanı aştı, evet. Fakat aşması sorun mu, bence değil. Bu, "bilgi" dediğimiz şey zaten dünya tarihi boyunca böyle üretilmedi mi? Hep böyle üretildi. Yani bilginin Müslümanı, Hristiyanı yok. Örneğin tarih boyunca Müslümanlar ne yaptılar? Müslümanlar karşılaştıkları toplulukların ya da içlerine aldıkları toplulukların bilgisini kullandılar; rahatlıkla bu bilgilere başvurdular, yer verdiler, değerlendirdiler, eleştirdiler ve bu şekilde yeni bir bilgi türü yakaladılar. Zaten bilginin gelişimi böyledir. Burada, modernite bu bilgiyi üretirken, Müslüman toplumların bu bilgiyi alma, işleme kapasitelerinde bir sorun çıktı. Yani alıp dönüştürme, işe yarar hâle getirme, yeniden kullanıma sokma hususunda sorun yaşadık biz. Bunun sebebi bence İslam düşüncesinin kendi içindeki daralmadır. Biz hep moderniteyi suçluyoruz, hep moderniteye rol biçiyoruz bu süreçte. Aslında yani hikâye şudur, Batılılar dünyaya yayılmadı, Müslümanlar geri çekildiler.

Nasıl ki Heidegger'in düşüncesi çağdaş düşünceyse, Heidegger'e yaşıt olan Sait Halim Paşa'nın düşüncesinin de çağdaş olduğunu düşünüyorum. Nasıl ki Heidegger'e "Çağdaş Alman Düşüncesi" demiyorsak, Sait Halim Paşa'yı da ayrıca bir vasıfla vasıflandırıp ayrıştırmanın gerekli olduğunu düşünmüyorum.

"Hırsız suçlu ama ev sahibi de kapıyı kilitleseydi..." diyorsunuz yani…

Tabii. Biz bugün problemi, moderniteyle karşılaşma olarak tanımlıyoruz, ama problemin birinci tarafı daha önemli: İslam kapsayıcı yapısını kaybetmesi çok daha yakıcı bir problem. Bu kitapta hasseten, moderniteyle karşılaşma meselesinin ve modern dönemde üretilen düşüncenin nasıl aynı zamanda hem Müslüman toplumlar için hem de bütün küre ölçeğindeki farklı toplumlar için kapsayıcı olabileceğini tartışmaya çalıştık. Yani sadece Müslüman toplumlara has bir bilgi türü değil, bütün dünya üzerindeki tartışmalara adapte edilebilecek bir bilgi olarak bunu üretme çabası içindeyiz. Yani Mısır'daki milliyetçilik tartışmalarından hareketle Latin Amerika'daki milliyetçilik hareketlerini tartışabiliriz biz. Bugün başka toplumlar için üretilmiş olan teorilerle kendi toplumlarımızı açıklamaya çalışıyoruz. Niye, çünkü toplum evrenseldir. Oradaki bakış açısı üç aşağı beş yukarı burayı da tutar, doğrudur. Ama burada üretilen bilgiyi mesela bir İngiliz toplumunun sorunu çözmek için kullanabilir miyim? İşte o zaman diyorlar ki "Hayır, kullanamazsın." Niye kullanamam? "Bu, lokal bir bilgi çünkü. Sen onu evrensel perspektifle elde etmedin." Hayır, Müslüman toplumların tecrübeleri, sorun çözme biçimleri, hatta moderniteyle yüzleşme biçimleri bana soracak olursanız, bugün İskandinav, İngiliz ve Amerikan toplumunun yaşadığı sorunları çözebilecek tecrübeler ve bilgiler üretti. Bunu yüksek sesle söyleyebilmemiz gerekiyor. İslam dünyasındaki hareketlilikler genellikle modernitenin bir sapması olarak değerlendiriliyor. Halbuki bunlar özü itibarıyla kendi içinde kıymetli, insani tecrübeyi biçimlendirmek anlamında da paha biçilmez deneyimlere tekabül eden tecrübeler.

MÜSLÜMAN DÜNYADA İKİ ANA HAVZA MEVCUT

Kitap, dört ana havzadan oluşuyor. Türkiye, Mısır, İran ve Hint Kıtası. Neden özellikle bu dört havzayı seçtiniz?

Müslüman dünyada tarihi olarak iki ana havza mevcut, bunlar sizin de bildiğiniz üzere Mağrip ve Maşrık olarak ifade edilir. Yani Şark İslam Dünyası, Garp İslam Dünyası diye. Hani münhasıran Garp İslam Dünyası ifadesi, Endülüs için de kullanılır, ama temelde aslında Bağdat, Şam ve ötesini ifade etmek için Mağrip, İran ve berisini ifade etmek için de Maşrık kullanılır. Burada da zamanla ikisi Şark dünyasında, ikisi Garp dünyasında olmak üzere dört alt merkez ortaya çıkmış vaziyette. Bunlar İslam düşüncesinin üzerinde yükseldiği dört ana sütun, dört ana payandadır. Bir taraftan Endülüs'te şekillenen, daha sonra Kuzey Afrika ve en son Ezher üzerinden Mısır'a odaklanan bir düşünce dünyası söz konusu. Bir taraftan Bağdat, Şam'da gelişen ama daha sonra Anadolu ve en sonunda İstanbul'da şekillenen bir düşünce dünyası söz konusu. Öte tarafta, İran'ın kendi içsel yapısı sebebiyle diğerlerinden zamanla kopuk bir şekilde oluşturulmuş olan, özgün düşünce dünyası mevcut. Ve bir de Hint alt kıtasının kendi gündemiyle yoğrulmuş olan kendi düşünce dünyası söz konusu. Özellikle Hint alt kıtası tabiri burada önemli çünkü Hint alt kıtası dememizin bu anlamda üzerinde hakikaten durulması gereken bir nedeni var.

Hint alt kıtasını biraz daha detaylı konuşmak istiyorum, çünkü hiç bilmediğimiz bir coğrafi haritadan bahsediyorsunuz, burada o kadar metnin bir araya gelmesi bile şaşırtıcı. Ama bu dört havzanın yanı sıra Endonezya, Malezya gibi büyük Müslüman nüfusa sahip yerler de söz konusu. Aynı şekilde belki Kazan, Rusya Müslümanlarının ürettiği şeyler de var… Burada, buna dair bilgimiz mi yok yoksa başka bir program mı söz konusu?

Şimdi bu dört bölgenin alt uzantıları var. Mesela Mısır düşüncesinin hemen çemberinde yer alan Kuzey Afrika var, Doğu Afrika var. Özellike Darüsselam'da, Sudan'da üretilmiş olan düşünce çok önemli bir düşünce. Ama ana havzanın bir uzantısı olarak ortaya çıkıyor. Mesela Balkanlar'da bir Müslüman düşünce var, bu İstanbul'un uzantısı. Bu anlamda baktığımızda Güneydoğu Asya, Malay dünyası, Hint düşüncesinin bir uzantısı. Çağdaş dönemde kayıp bölgelerimiz var bir de. Mesela Orta Asya, kayıp bölgemiz. Burada İslam düşüncesi bitme noktasına gelmiş neredeyse. Yine Çin İslam topluluğu düşünce dünyası çok zengin ve burası da bir kayıp bölge. Ama bir de yeni bir halka ekleniyor buna, Batı İslam düşüncesi. Gerek sömürge mirası toplulukların, gerek ihtida eden düşünürler ve akademisyenlerin katkılarının, gerekse İslam dünyasından Batı üniversitelerine gidip orada eğitimlerini tamamlayan, orada hoca olarak çalışmalara devam eden isimlerin oluşturduğu yeni bir Batı İslam düşüncesi var. Kayıp İslam düşüncesi havzalarımız var, ama aynı zamanda eklenen yeni halkalar var.

TÜRKİYE SİYASİ VE ASKERİ ALANDA GÖSTERDİĞİ PERFORMANSI DÜŞÜNCE ALANINDA GÖSTEREMİYOR

Bu dört havzayla ilgili, "Parıltı nerede, neresi daha canlı?" diye sorsam, ne cevap verirsiniz?

Belirli açılardan buna farklı cevaplar verebiliriz. Özellikle dinî düşüncenin kendi içsel dinamiklerini tartışmak açısından İran'da bir canlılık var. Mesela Mısır, son on senede bu anlamda büyük irtifa kaybediyor hem ticari, akademik üretim anlamında, hem düşünce üretimi anlamında, hem de Müslüman dünyanın veya dünyanın geri kalanıyla temas anlamında bir içe kapanma yaşıyor. Hint alt kıtası, biraz da İngilizce konuşabilmenin ve yazabilmenin getirdiği bir avantajla, dünya ile etkileşim ve dünyaya farklı fikirleri sunmak bakımından diğerlerinden çok fazla öne çıkıyor. Çok daha güçlü bir entegrasyonu var dünyaya. Hint dünyasında üretilen düşüncelerin, tartışmaların çağdaş düşünceye de etki ettiğini görüyoruz mesela, bu anlamda bir ayrıksılığı var. Fakat şunu söyleyebiliriz, Türkiye'nin siyasi, iktisadi ve askeri manada üretmiş olduğu performansı düşünce anlamında ürettiğini söyleyebilmemiz maalesef güç. Bakarsanız, Türkiye'den farklı bir performans beklersiniz, daha öne çıkmasını beklersiniz. Buradaki düşüncelerin İslam dünyasına veya dünyanın geri kalanına daha fazla gitmesini, sirayet etmesini beklersiniz. Fakat Türkiye'nin avantajı da burada şu: Çağdaş, akademik formasyon içerisinde daha güçlü bir üretim var Türkiye'de. Akademik metin üretimi anlamında daha güçlü bir üretim söz konusu. Ekonomisinin, siyasetinin son yirmi yıldır stabil olması, istikrarlı olması, güçlü olması da bu anlamda gittikçe Türkiye'nin düşünce üretimi anlamında diğerlerine nazaran öne çıkmasına da yol açıyor.

Peki, nasıl oluyor da düşünce üretiminin dünyaya katkısı ve etkisi zayıf olan bir yerde politik, siyasi, iktisadi ve askeri olarak canlılıktan söz edilebiliyor?

Şöyle ki iktisadi ve askeri güç bir düşünce birikimine, kendisini temellendirecek bir düşünceye ihtiyaç duyduğu için bu tür kitaplar ortaya çıkıyor. Örneğin YTB'den çıkan bu kitabı kendi içerisinde bir kamu kurumu projelendirdi, başka bir kamu kurumu talep etti. Ben bunun çok önemli bir gösterge olduğunu düşünüyorum. Sadece YTB değil, mesela Yazma Eserler Başkanlığı başlı başına çok önemli bir göstergedir bu anlamda. Yine bugün restore edilen, kurulan kütüphaneler başlı başına bir göstergedir. Kurulan kültür merkezleri başlı başına bir göstergedir. Bu bize şunu gösteriyor, on sene sonra biz buradan hakikaten dünyayı besleyecek düşünceler üretebilecek bir potansiyale sahip olabiliriz.

Müslüman dünyadaki siyasal hareketler de, gündelik yaşam da, düşünce de, ekonomi de, bütünlüklü bir şekilde değerlendirmekten uzakta. Bizim bence en önemli vazifemiz bunu bütünlüklü bir hâle getirmek.

Sorunları ve imkânları birbirinden farklı ve hatta kopuk bu dört havza için ortak bir iyi veya ortak bir kötüden söz edebilir miyiz?

Şimdi şöyle bir durum söz konusu, biz kitapların sonuna düşüncenin gelişimini ele alan kronolojiler ekledik. Bu kronolojiler siyasal gelişmeleri, iktisadi gelişmeleri de kapsıyor ama ağırlıklı olarak düşünce yaşamına odaklanıyor. O düşünce yaşamındaki gelişmeleri etkilediği boyutuyla diğer alanlardaki unsurları da içine alıyor bu kronoloji. Bu dört havzanın kronolojilerini üst üste koyup baktığımızda, gerçek resim çıkıyor ortaya ve o gerçek resim şöyle bir resim; bu bölgeler asla birbirinden kopmamışlar. Benzer hadiseler, birkaç yıllık gelişmelerle bu havzalarda birbirini takip eder bir biçimde gelişmiş çünkü buraların yüzleştikleri problemler aynı, beslendikleri gelenekler aynı ve oluşturdukları toplumsal yapılar birbirine çok benzer. Dolayısıyla da bu bölgelerdeki gelişmeler asla birbirinden kopmadı. Bu ülkelerdeki tartışmalar birbirine çok rahat tercüme edilebilir tartışmalar, bu ülkelerdeki fikirler, birbirini çok ciddi bir şekilde mayalayan görüşler.

Müslüman toplumları en çok yoran mesele, muhafazakârlık.

Türkiye ve Hint alt kıtası üzerinden bir örnekle gidelim. Türkiye'de ortalama entelektüel ilgileri olan üniversite mezunu biri bile Hint alt kıtasından üç tane düşünür ismini peş peşe sayamayacaktır. Zannediyorum, aynı fotoğraf Hint alt kıtasındaki Müslüman topluluk için de, Türkiye'ye dair, geçerli. Böylesine korkunç bir kopukluk söz konusu. Buna rağmen konular etrafında bir birliktelik olduğunu söylüyorsunuz. Bu nasıl mümkün oluyor?

Hint alt kıtasına gitmeyin, yanı başımızda, komşumuz, coğrafyadaki en büyük rakibimiz, değil mi; İran hakkında ne üretilmiş hiç merak ettiniz mi? Bir girin bakın, mesela Şeyh Sadî-i Şirazi ile ilgili onlarca metin bulursunuz. Aynı şey İran için de geçerlidir, Mevlana'yla ilgili onlarca metin bulursunuz, Şeyh Galip'le ilgili onlarca metin bulursunuz orada. Ama bugün Türkiye'de İran'ın en güçlü şairiyle ilgili, İran'ın en güçlü romancısıyla ilgili bir inceleme bulamıyorsunuz. Bu hususta kitapların içeriklerini oluştururken bile zorlandım, yazacak kişileri bulurken de çok zorlandım. Dünyanın neresinde o konuyu en iyi kim yazabilecekse onu bulduk ve ona yazdırdık bu bölümleri ama aynı zamanda bize bir ihtiyacı da gösteriyor bu durum. Biz bu toplumların çağdaş durumlarını merak etmiyoruz. Biz merak etmiyoruz ama ilişki kopuyor mu, kopmuyor. Problemler aynı, bu daha güçlü bir bağ. Problemin kendini dayatmasından kaynaklanan bir bütünlük söz konusu.

Batı emperyalizminin yol açtığı yaraları saymazsak çağdaş dönemde Müslüman toplumları en çok yoran ortak mesele nedir?

Müslüman toplumları en çok yoran mesele muhafazakârlık. Hatta tutuculuk da diyebilirdim. Değişmeme yönündeki güçlü arzu. Bunu anlayabiliyoruz, çok hızlı ve geniş ölçekli değişim tepkisel olarak eskiye, maziye sarılmayı, eskiyi, maziyi kutsamayı ve onu olduğu gibi sürdürme arzusunu türetebilir, ama işte bizi içinde yaşamış olduğumuz dünyadan, içinde yaşamış olduğumuz hayattan koparan, bu dünyaya söz söylememizi engelleyen, elimizdeki farklılıkları, birikimleri ortaya çıkarıp sunmamızı mümkün olmaktan çıkaran şey, tam da bu geçmişe saplanıp kalma arzusu. Müslüman dünya bilgisayarın güvenli modunda gibi yaşıyor. Tehdit algıladığında bilgisayar, kendini güvenli moda alıyor. Evet, güvenli, ama hiçbir şey yapamıyorsunuz. Müslüman dünyadaki düşünce üretimini bugün de en fazla tehdit eden şey, modernitenin oluşturduğu tehdit algısıyla oluşan korumacı refleks. Müslümanları geçmişte dünyanın merkezine getiren şey açılımcılıklarıydı. Farklı düşünce geleneklerini, farklı birikimleri, farklı havzaları çok kolay bir şekilde kapsayabilmeleriydi. O yeteneği kaybettikleri için zaten bugün dünyanın periferisindeler. Coğrafi olarak dünyanın merkezindeler ama düşünce olarak çeperindeler. O yeteneği kesbetmeyi, oluşturmayı imkânsız hâle getiren de Müslüman toplumların içe kapanması. Müslüman dünyanın bugün bence en çok yüzleştiği mesele kendi kendisinin oluşturmuş olduğu bağlardır. Bugün iç tartışmalarımızın etrafında döndüğü meselelere bakın, bunların ne kadar bağlayıcı, ne kadar kısıtlayıcı tartışmalar olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz.

BATI DÜŞÜNCESİNİN KENDİ PROBLEMLERİNİ YENİDEN FORMÜLE EDEBİLMESİ DE ANCAK BATI DIŞI DÜNYAYLA TEMASINA BAĞLI

Hâkim algıda, Müslümanların ürettikleri düşünce arkaikmiş gibi durmasına karşın, modern dünyanın sorunlarını göz önünde bulundurduğumuz zaman bu sorunların bir kısmını Müslümanların çok daha erken çözdükleri gerçeği de var. İlk aklıma gelen örnek; ırkçılık. Müslüman toplumlarda gördüğümüz bir şey değil çünkü. Böyle, hâkim dünyanın hâlâ boğuştuğu, ama Müslüman toplumların neredeyse hiç takılmadan çözebildiği modern sorunlar üstbaşlığında bir şeyle karşılaştınız mı tüm bu havzalara bakarken?

Tabii, tam da zaten ortaya çıkarmaya çalıştığımız şey bu. Müslüman dünyada modern problemlere yönelik üretilen çok ciddi çözümler var ve bu çözümlerin bütün dünyaya sunulması gerekiyor. Çünkü bütün dünya bu problemlerle uğraşıyor. Sosyal adalet problemine, toplumsal dayanışma problemine, yönetime katılım problemine dair güçlü fikirler, hatta yer yer güçlü uygulamalar, güçlü alternatifler var. Bunların estetik bir şekilde dünyaya sunulması gerekiyor. Bugün kaç kişi Türkiye'de demokratik tartışmalar olduğunda Sait Halim Paşa'yı okuyor? Robert Dahl'ı okuyoruz, Dwarkin'i okuyoruz, ya da Huntington'ı okuyoruz, ama Sait Halim Paşa'yı kim dönüp okuyor? Bunu bizim için söylüyorum. Sait Halim Paşa'yı arkaik bulanlar için zaten söyleyecek bir şey yok. Ama Sait Halim Paşa'yı önemsediğini söyleyen, Müslümanlığın bizim için temel kimlik olduğunu, vazgeçilmez olduğunu söyleyenlerin kaçı dönüp Sait Halim Paşa okuyor? Hâlbuki Sait Halim Paşa bence çağdaş demokrasi problemine en güçlü alternatifi, en güçlü öneriyi getiren kişidir. Bana göre Tocqueville'in tartıştığı meselelerin neredeyse tamamına yakınını tartışan ve Tocqueville'den daha az çelişkili, yer yer daha radikal çözümler öneren bir isimdir Sait Halim Paşa. Hiç gördünüz mü "Sait Halim Paşa'nın demokrasi teorisi" diye bir metin? İnsan hakları sorununa Musa Kâzım Efendi nasıl bir çözüm önerdi, gördünüz mü böyle bir metin? Bu, bizim problemimiz… Bizim bu düşünceleri önce teori olarak kabul etmemiz, önce bunların çözüm olduğunu kabul edip peşinden gitmemiz, eleştirmemiz, sorgulamamız, sonra da dünyaya sunmamız gerekiyor. İşlememiz gerekiyor.

Bizim olduğu için değil, çözüm olduğu için…

Kesinlikle doğru. Aynı çalışmayı Tolstoy için de yapalım. Tolstoy'un da güçlü önerileri var. Ya da Octavio Paz için de yapalım. Onlar da moderniteyle yüzleşmek için güçlü teoriler ürettiler. Heidegger'i önemsediğimiz kadar ya da Sartre'ı önemsediğimiz kadar Ali Şeriati'yi önemsememiz lazım. Bunlar birbirinden beslenen de isimler ayrıca. Mesela siz hiç duydunuz mu Sartre'ın Ali Şeriati okuduğunu? Okudu. Ya da Foucault'nun Cezayir tecrübesinin onun düşüncesini kurmasına nasıl yardım ettiğini hiçbir yerde okudunuz mu? Bunlar tartışılıyor artık. Ya da bugün sosyoloji kasıp kavuran Bourdieu'nün temel metinlerini, temel kavramlarını Cezayir deneyimi üzerinden geliştirdiğini biliyor muyuz? Bu anlamda Batı düşüncesinin kendi içsel canlılığını sürdürmesi de burayla temasına bağlı. Çünkü modernite düşünceyi çok yapılandırdı. Çok yapılandırdığı için bu üretkenlik getirdi ama bir süre sonra da sürdürülebilirlik sorunu oluştu. O yüzden bugün Batı düşüncesinin kendi problemlerini ele alıp yeniden formüle edebilmesi de ancak Batı dışı dünyayla temasına bağlı. Bizim de burada üretmiş olduğumuz düşünceyi dünyaya sunma hususunda daha cesur olmamız gerekiyor.

MÜSLÜMAN DÜNYASI, MODERNİTENİN VAAT ETTİĞİ UFKA İNSANLIĞI TAŞIYABİLECEK BİR ALTERNATİF OLDUĞU İÇİN, BATI'DA BU KADAR TARTIŞMANIN ODAĞINDA

Son söylediğinizden şunu mu anlamalıyım? Müslüman dünyanın kendi imkânlarını fark etmesi ve kendi hikâyesine yeniden eklemlenmesi, Müslümanların sadece kendi geleceklerini değil, insanlığın toplam geleceğini belirleyecek ve bunu olumlu bir seyir hâline sokacak.

Ben bu havzada üretilmiş olan düşüncenin, modernitenin takılmış olduğu, kendi içerisinde üretkenliğini kaybettiği, sorun çözmede başarısız olduğu noktaları aşmada çok güçlü bir alternatif teşkil ettiğini düşünüyorum. İslam düşüncesi moderniteye eklemlenecek, ona yama olacak, onun eksiklerini, gediklerini kapatacak bir düşünce değil, kendi içerisinde farklı bir düşünüşü, insanlık için farklı bir alternatifi, farklı bir modeli sunabilecek bir potansiyele zaten sahip. Varlığı, eşyayı, insan ilişkilerini, yönetimi, iktisadı, şehri, sosyal hayatı, eğitimi yeniden farklı kavramlar altında tartışabilmenin zeminini kurduğu için böyle. O yüzden de bugün mesela Batı'da niye Müslüman dünya gündemi var sürekli? Müslüman dünyanın nesi var Allah'ını seversen? Şöyle bir kenardan baktığında şunu diyebilirsin, ya burayla niye uğraşılıyor ki? Zaten kendi iç problemleri çok fazla, kaos içinde, bunalım içindeler. Zaten herhangi bir üretkenliği olmayan bir dünya değil mi bir açıdan baktığında Müslüman dünya? Niye burayla bu kadar uğraşılıyor, niye burası bu kadar merkeze alınıyor? Tam da bu modernitenin o evrensellik iddiasını aşabilecek, modernitenin insanlığı taşımayı vaat etmiş olduğu ufka insanlığı taşıyabilecek bir alternatif oluşturduğu için Müslüman dünyası Batı'da bu kadar tartışmanın odağında. Bunu biz bir tek buradakilere anlatamıyoruz.

Böyle çalışmalarla inşallah buradakiler de anlamış, görmüş olacaklar…

Mesele şu, kendi birikimimize yabancılaşmadan, onu da kutsallaştırmadan, eleştirel bir gözle ve bugünün meseleleriyle yüzleşerek bu düşünce birikiminin yeniden harmanlamamız gerekiyor. Biz çalışmada, üretmede, dünyayı anlamada bir yere geldik. Bu eserler ortaya çıkabiliyorsa bu sebeple ortaya çıkıyor. Bu geldiğimiz yerden yeni kavram, yeni teori, yeni düşünce ve yeni öneri oluşturmada daha güçlü bir zemine sahibiz. Bu eserler de o zeminin oluşturulmasına bir tuğla nispetinde bir görev yapacaktır. Bunun bugün burada, bu dünyadan ortaya çıkmış olması da bizim için mutluluk verici bir hadisedir.