İslam düşünce geleneğinde bilimsel açıklamanın sınırları-3

İBRAHİM HALİL ÜÇER
Abone Ol

Newton öncesi klasik fiziğe baktığımızda, açıklayıcılık vasfını sahiplenen tutumun parçacıkçı fiziksel teori olduğu görülür. Demokritos'tan başlayarak Epikuros ve Lukretios'a kadar gelen ve İslam düşüncesindeki kelamî ekoller tarafından sürdürülen parçacıkçı tutum, gözlemlenebilir özelliklerin onları doğuran gözlemlenemez parçacıklar aracılığıyla açıklanması gerektiğini savunur. Buna göre özellikler açıklanma düzeyini, onları doğuran parçacıklar ise açıklama düzeyini ifade eder.

İslam düşünce geleneğinde bilimsel açıklamanın sınırları-2
Cins

Fiziksel evrenin nasıl kavranılacağı hakkında felsefe-bilimin tarihi boyunca iki temel yaklaşım ortaya çıkmıştır. Pierre Duhem'in deyişiyle, bu yaklaşımlardan biri fiziksel evrende müşahede ettiğimiz süreklilikleri, yani ateşin yakması, pamuğun yanması, buğday tanesinin ekildiğinde buğday olarak bitmesi, insanın düşünmesi ya da canlıların kendiliğinden hareket etmesi gibi fiziksel cisimlerde daima tekrar eden örüntüleri, betimleme ve mantıksal bir şekilde tasnif etme yoluyla kavrarken, diğeri açıklama yoluyla kavrar. Açıklamak, açmak kökünün de ima ettiği hâliyle, bir şeyin üstünde bulunan perdeyi açarak onun saf gerçekliğini görmeye ve göstermeye çalışmaktır. Çünkü fiziksel fenomenlere çıplak gözle yönelttiğimiz bir bakış, bizi doğrudan doğruya onların içkin gerçekliğiyle yüz yüze getirmez, duyularımıza sunulan şey bir görünüşten ibarettir. Bu görünüşü dokunma duyusuna veya bir çift göze sahip olan herkes gözlemler: Ateş yakar ve çitalar kendiliğinden hareket eder. Peki neden? İşte bu soru, bizi gözlemin ötesine taşıyarak ateşin ve çitanın fiziksel özelliklerinin arkasında neyin yattığını merak etmeye yöneltir.

Newton öncesi klasik fiziğe baktığımızda, açıklayıcılık vasfını sahiplenen tutumun parçacıkçı fiziksel teori olduğu görülür.

Şayet ateşin yakmasının ya da çitanın kendiliğinden hareket etmesinin açıklanmaya ihtiyaç gösterdiğini kabul ediyor ve nihayet bunları açıklarken gözlemsel her türden özelliğin ardına doğru ilerlemeye çalışıyorsanız "açıklayıcı" olarak nitelenebilecek bir fiziksel teori modelini tercih ettiğiniz söylenebilir. Newton öncesi klasik fiziğe baktığımızda, açıklayıcılık vasfını sahiplenen tutumun parçacıkçı fiziksel teori olduğu görülür. Demokritos'tan başlayarak Epikuros ve Lukretios'a kadar gelen ve İslam düşüncesindeki kelamî ekoller tarafından sürdürülen parçacıkçı tutum, gözlemlenebilir özelliklerin onları doğuran gözlemlenemez parçacıklar aracılığıyla açıklanması gerektiğini savunur. Buna göre özellikler açıklanma düzeyini, onları doğuran parçacıklar ise açıklama düzeyini ifade eder. Bu tutuma mukabil doğa merkezli süreklilikçi fiziksel teori modeli, gözlemlenebilir özelliklerin bulunduğu katmanı nihai açıklama düzeyi olarak görür ve onun daha altına inmeyi reddeder.

Sözgelimi parçacıkçı tutumun sıcak özelliğini onun altında bulunup kendileri sıcak olmayan atomlara müracaatla açıkladığı ve şu şekildeki atomların, şöyle bir dizilimle bir araya gelmesiyle sıcaklık oluşur dediği yerde, süreklilikçi tutum sıcak özelliğini sınır olarak kabul eder ve onu nihai açıklayıcı olarak değerlendirir. Böylece "Ateş nedir?" sorusu, zaten gözlemlediğimiz nitelikler merkeze alınarak "sıcak ve kuru unsur" şeklinde cevaplandırılır, onun yukarı doğru yükseldiği ve hafif olduğu gözlemlendiğinde bu özellikler de tanımına dâhil edilebilir. Bu yaklaşım aslında ateşi sıcak, kuru, yukarı doğru yükselen ve hafif bir cisim olarak betimlemekte ve bu özelliklerle ilgili daha ileri bir açıklama vermekten kaçınmaktadır. Bunun sebebi sıcaklık, kuruluk, hafiflik gibi özelliklerin kendilerinin birer doğal nitelik olarak kabul edilmesinden ileri gelir. Her şey bu gözlemlenebilir birincil doğalara indirgenerek açıklanır, ama bu doğaların kendisi herhangi bir şeye indirgenemez.

Daha aşağı seviyede madde ve suretin bileşimine bağlı olarak ortaya çıkmış olsalar bile bu niteliksel doğalar ve tözler birlik sahibi olup, onların oluşuma sebebiyet veren madde ve suretten daha fazla ve başka bir şey olarak ortaya çıkarlar. Madde ve suretin dıştaki cismin içinde bağımsız bir gerçekliği bulunmaz; cisimler kendi başlarına birlik sahibi olan süreklilik sahibi tözlerdir. Nasıl ki bir pencere veya kapı eve nispetle tanımlanıyor ve evden bağımsız bir şekilde ele alındıklarında artık pencere veya kapı olma vasfını yitiriyorlarsa, aynı şekilde madde ve suret de artık onlardan oluşan cisme nispetle tanımlanır ve kendinde herhangi bir anlama sahip olmazlar. Buna mukabil atomlar dıştaki cisimlerin gerçek parçalarıdır, onların içinde olduğu gibi korunur ve atomlar cisme nispetle değil cisimler atomlara nispetle tanımlanır. Diğer taraftan doğa merkezli süreklilikçi tutuma göre dıştaki maddeler ve suretler daima nitelik sahibi maddeler ve suretler olarak düşünülür, sıcak-soğuk-kuru-yaş niteliğine sahip olmayan bir madde veya suret ancak metafiziksel bir ilke olabilir, dışta bir gerçekliğe sahip olamaz.

Oysa atomlar niteliksiz bir şekilde var olur ve bu hâlleriyle dıştaki cisimlerin gerçek kurucuları hâline gelir.

Oysa atomlar niteliksiz bir şekilde var olur ve bu hâlleriyle dıştaki cisimlerin gerçek kurucuları hâline gelir. Onlara gözlem yoluyla işaret edemesek bile gerçektirler ve niteliksiz hâlleriyle nedensel etkide bulunurlar. İki yaklaşım arasındaki ayırt edici en önemli iki özellik, birinde açıklayıcı doğaların daima niteliksel olması ve bu doğaların parçalılıktan uzak bir şekilde daima birlik-bütünlük içinde kendisini göstermesi, fakat diğerinde açıklayıcı parçaların hiçbir niteliksel özelliğe sahip olmaması ve onlarla oluşan cisimlerin dışta parçalı bir yapı içinde kendisini göstermesidir. Gerçek anlamda Aristoteles'ten başlayan ve Aristotelesçiler, Yeni-Eflatuncular ve Meşşai filozoflar tarafından sürdürülen niteliklere dayalı doğa merkezli süreklilikçi tutum, birlik sahibi tikel tözleri nihai fiziksel gerçeklik olarak kabul etmiş ve onların farklı özelliklerini açıklamak için de sıcak-soğuk-kuru-yaş gibi niteliksel doğalara müracaat etmiştir.

  • Buna mukabil parçacıkçı tutumun temsilcileri bu ağaç, bu insan gibi tikel cisimleri atomlara indirgeyerek açıklamış ve bu atomların niteliklere değil, hareket, hız, yer kaplama ve şekil gibi niceliksel özelliklere sahip olduğunu iddia etmiştir. Cisimlerin oluşumunu da bu türdeş parçaların farklı şekilleri, farklı dizilimleri veya boşluktaki farklı yoğunluklarına bağlayarak açıklamıştır. Parçacıkçı tutum karşısında niteliksel doğalara dayalı süreklilikçi tutumun gücü, gözleme verili özellikleri merkeze alıp bilimsel araştırmaları bunları üzerinden yürütmesiydi. Sağduyusal gerçeklik seviyesinde yürütülen bilimsel araştırmalar, cisimleri sağduyusal gerçeklik seviyesindeki özelliklerin mantıksal bir tasnifine göre tanımlıyor; hastalıkları sağduyusal seviyedeki fenomenal özelliklere bakarak tarif ediyor, ilaçları bitkiler ve diğer cisimlerin sağduyusal özelliklerine bakarak hazırlıyor; tüm bu özellikleri de yine sağduyusal gerçeklik seviyesinde varlık kazanan sıcak-soğuk-kuru-yaş gibi birincil niteliklere indirgeyerek açıklıyordu.
Açıklamak, açmak kökünün de ima ettiği hâliyle, bir şeyin üstünde bulunan perdeyi açarak onun saf gerçekliğini görmeye ve göstermeye çalışmaktır. Çünkü fiziksel fenomenlere çıplak gözle yönelttiğimiz bir bakış, bizi doğrudan doğruya onların içkin gerçekliğiyle yüz yüze getirmez, duyularımıza sunulan şey bir görünüşten ibarettir.

Bu açıklamalar ve onlara eşlik eden uygulamalar, en azından elle tutulur gözle görülür gerçeklik düzlemine dayandığı için belirli bir seviyede de olsa işe yarıyordu. Sözgelimi soğuk algınlığı gibi rahatsızlıkların bedende soğuk ve yaş niteliklerinin baskın hâle gelmesiyle oluştuğu düşünülüyor ve bu hastalıklar sıcak ve kuru niteliğine sahip devalar kullanılarak izale ediliyordu. Bu sınırlı nedensel rasyonalite içerisinde işlevsellik kazanan uygulamalara mukabil, nitelikçi açıklama birçok şeyi formel seviyede de olsa izah imkânından yoksundu. Sıcak ve kuru niteliklerine sahip bir bitkinin soğuk algınlığına iyi geleceği düşünülebilir, fakat aynı bitkinin sarı safranın salınımını kolaylaştırmasının nasıl açıklanacağı soru işaretidir. Sıcak ve kuru olan diğer bitkilerin böyle bir etki doğurmayıp bu bitkinin böyle bir etki doğurması, tek açıklayıcı ilkesi nitelikler olan bir model için şaşırtıcıdır. Aynı şekilde demirle aynı gözlemsel niteliklere sahip mıknatısın çekmesi, fakat demirin çekmemesi de şaşırtıcıdır.

Bu şaşırtıcı nitelikler izah edilemediği için bilimsel rasyonalite içerisinde bir acayipler alanı açılıyor ve bu alan ya okült bilimler ve ezoterik izahlar tarafından dolduruluyor ya da tanrısal kudretin idrak edilemez yüceliğine havale ediliyordu. Atomcu geleneğin müdahil olduğu yerlerden biri de burasıydı. Atomcular iki hususu öne çıkarıyordu: 1) Doğa merkezli yaklaşımın aslında bir açıklama vermeyip, açıklanması gereken şeyi açıklayıcı konumuna yükselttiği, dolayısıyla onun bir açıklama değil yalnızca betimleme olarak değerlendirilmesi gerektiği; 2) niteliklere indirgenemeyen ve acayiplikle nitelenen özellikler de dâhil olmak üzere tüm fiziksel özelliklerin atomlarla açıklanabileceği. MÖ. 1. Yüzyılda yaşayan atomcu Lukretios ikinci husus üzerinde o kadar ısrarlı bir şekilde durur ki, Şeylerin Doğası Üzerine kitabında evrendeki tüm fiziksel fenomenlerin tam anlamıyla fiziksel bir açıklamasını vermek suretiyle "ölümlülerin yerde ve gökte tanık oldukları olaylara gözle görünür bir neden bulamamalarından dolayı kapıldıkları bunca korkuyu" izale etmeye ve her şeyi "kolayca tanrının iradesiyle açıklamaya kalkan" sahte izahları ortadan kaldırmaya söz verir.

Aurelius atomcu modelin önerdiği düzensiz ve amaçsız yığına yönelmek için hiçbir istek duymadığını söyler.

Bu söz atomların hiçbir şekilde gözlemlenebilir olmadığı bir ortamda, metafiziksel bir tutum ifadesinden ibaret kalsa da önerdiği bilimsel rasyonalite itibariyle Yeni Çağ felsefe-bilim anlayışı üzerinde önemli etkilere sahip olacaktır. Newton öncesi klasik fizik daima bu iki yaklaşımın çatışmasına şahitlik etmiştir. MS. 2. yüzyılda yaşayan Roma İmparatoru Marcus Aurelius Meditasyonlar kitabında (VI, 10) parçacıkçı ve süreklilikçi tutumu mukayese ederek, parçacıkçı tutumun parçalı, karışık, atomlar arası ilişkiler açısından düzensiz ve dağınık bir evren fikri inşa ederken doğa merkezli tutumun birlikli, düzenli, gayeli ve inayete dayalı bir evren fikri inşa ettiğini söylemekteydi. Aurelius atomcu modelin önerdiği düzensiz ve amaçsız yığına yönelmek için hiçbir istek duymadığını söyler ve ilave eder: Böyle bir dünyada "günün birinde nasıl toprak olacağımdan" başka bir şey niçin ilgilendirsin ki beni? Ne yaparsam yapayım gün gelecek dağılıp çözüleceğim ben de." Sonra devam eder: "Oysa ikinci durumda sükûnet içinde, her şeye nizam veren varlığa güven içinde yaşarım".

Marcus Aurelius'un tasvirinden, doğa merkezli süreklilikçi tutumun düzen, gaye ve ilahi inayet fikrini önemseyen dini düşünce açısından daha kabul edilebilir olduğu anlaşılır. Zaten İslam öncesi dönemde metafizik ve dini düşüncenin önde gelen temsilcileri niteliklere dayalı, doğa merkezli süreklilikçi fiziksel teoriyi benimsemiştir. Buna mukabil atomculuk, özellikle Lukretios'ta görüldüğü hâliyle, gayeli bir evren anlayışından ölümden sonraki hayata, ilahi inayet anlayışından içkin veya aşkın metafizik nedenlere kadar dini düşüncenin temel ilkelerini dışlayan bir tutumu temsil etmiştir. Bu tutuma bağlı olarak atomcular ilahi inayet ve gayeden bağımsız mekanik bir düzen içinde hareket eden ve açıklayıcı tüm ilkelerini atomların karşılıklı ilişkilerinden alan, tümüyle fiziksel bir evren fikrini savunmuştur. Lukretios Evrenin Yapısı kitabında atomcu bakış açısıyla "tanrıların eli olmadan tüm varlıkların nasıl oluşup var olduklarını" izah etmenin bir yolu bulunacağını göstermeyi vadeder. Ona göre atomculuğun önerdiği açıklayıcı çerçeve artık dinsel ve metafizik herhangi bir izaha ihtiyaç bırakmayacaktır.

İslam düşünce geleneğinde bilimsel açıklamanın sınırları-4
Cins

Atomcu geleneğin bu yönü dikkate alındığında, İslam dünyasındaki kelamcıların neden metafizik ve dini düşünceyle daha uyumlu olagelmiş doğa merkezli yaklaşımı değil de atomcu yaklaşımı benimsedikleri ve ilahi inayetten bağımsız mekanikçi bir çerçeve ile "fâil-i muhtar" tanrı anlayışını nasıl telif ettikleri şeklindeki sorular önem kazanmaktadır. Bunların cevapları başlı başına bir çalışmanın konusu olmakla birlikte, atomculuğun benimsenmesinde niteliklere dayalı doğa merkezli anlayışın erken dönemde Müslümanların mücadele ettiği sapkın dini ve metafizik geleneklerin temelinde yer almasının önemli bir etken olduğu söylenebilir. İlahi inayet ve gaye fikrini dışlayan mekanikçi bir çerçevenin nasıl âleme her yönüyle müdahil bir tanrı anlayışıyla uyumlu hâle getirildiği sorusunun cevabı ise erken dönemde Mu'tezilî kelamcıların geliştirdiği nedensellik anlayışında takip edilebilir. Dahası erken dönem kelamındaki nedensellik tartışmalarını yönlendiren neredeyse en temel kaygı bu telif arayışıdır.

İtimad, tevlid ve adet teorileri, atomculuğun zorunlu fiziksel nedenselliğini ilahi inayet fikriyle telif arayışının neticeleri olarak görülebilir. Önümüzdeki yazıda kelam atomculuğunun bir yandan mekanizm ile inayet gerilimini nasıl aştığına, diğer yandan doğa merkezli betimleyici tutuma mukabil atomculuğun açıklayıcılık iddiasını ne kadar ileri götürebildiklerine bakacağız.