Karmaşık işler mi desek?

MUSA YAŞAROĞLU
Abone Ol

Tamamına erdirdiğinde ise artık her şeyiyle yazmaya hazırdı. Epeydir devam eden bu fetret dönemini bitirme vakit gelmişti artık. İçi ferah bir hâlde yeni word dosyasına tıkladı. Parmakları klavye ile buluşunca hikâye akmaya başladı: "Ağır bir gönül, üşengeç bir eda, karmaşık bir zihin ile oturdu bilgisayarın başına."

Ağır bir gönül, üşengeç bir eda, karmaşık bir zihin ile oturdu bilgisayarın başına. Nicedir yazmanın fetret dönemindeydi. Yeni kitabı çıkalı pek fazla olmamıştı aslında ama yine de kendini yıllardır yazıya uzak kalmış gibi hissediyordu. Yaz tatili, misafirlikler, geziler derken kitapları da kalem ve klavyeyi de çıkarmıştı hayatından. Ne onlar onu tanıyordu ne de onun öyle bir dünyadan haberi vardı adeta. Böylesine bir hissiyatı kendine yakıştırmasa da hakikat tam da buydu. Aklında deli sorularla çekti döner sandalyeyi önüne. Sandalye de mi değişmişti böyle? Altı ay önce almıştı hani. Ya arkadaki tozlu kitaplar... Onlar neden böyle yabancı duruyorlardı ki? Öylece oturdu oturmasına ama hissettikleri de düşündükleri de pek sağlıklı değildi sanki. Bir yazı dosyası açayım derken yine eli internet sayfasına gitti. Nicedir yaşadığı şey tekerrür etmişti yine. Epeydir bu döngüden kurtaramamıştı kendini. Tıpkı cep telefonundan vazgeçip de kitap okumaya vakit ayıramaması gibi.

Gündem onun için çok mühimdi. Siyasetten de ekonomiden de haberi olmalıydı. Gazetelerin ilk sayfalarını okumalı, bazı işe yarar –ki birçoğunun böyle olmadığını düşünürdü- köşe yazarının yazılarına göz gezdirmeliydi. Hangi kuliste ne söylenmiş, yeni parametreler neyi gösteriyormuş, enflasyon ve faizdeki durum neyi anlatıyormuş takip etmeliydi. Bu günlük rutinler olmadığında kendinde eksiklik hissediyordu. Peki, gerçekten de bir şey kaybediyor muydu gündemi atlayınca? Bu soruyu birkaç kez tekrarladı zihninde. Sonra da aslında kaybetmekten ziyade kazançlı çıktığına hükmetti. İyi giden ne vardı ki toplumda? Haberler de gazetelerde artık sadece "Üçüncü Sayfa" tabiriyle anılıyordu. O zaman daha niye böylesine bir tuhaflığın içine giriyordu ki? Elindeki fareyi öylece bırakıp arkasındaki kitaplara döndü. Yoksa "mouse" mu demeliydi ona? Aman yahu bu da mı dertti yani şimdi!

İçinde bulunduğu dağınık ruh hâlinden onu kurtaracak şeyin yazmak ve okumak olduğunu çok iyi biliyordu aslında. Ama gelin görün ki bunu epeydir başaramıyordu. Evet, o da bir yazardı; kitapları vardı. Okuması da fena sayılmazdı ama ya daha fazlası... Başkalarının da ondan yeni beklentileri olacaktı. Nitekim daha bir hafta önce kendisine akıl danışan, yol yöntem soran gençlerden birisi çıkardıkları dergi için yazı istememiş miydi? Yine başka bir dergi için telefon edilmemiş, başka bir dergi için birkaç kez üst üste email atılmamış mıydı? Bunca beklentiye karşılık rahatıma bakarım, diyebilmek mümkündü belki ama gençlerle yaptığı söyleşilerde coşkun seller gibi anlattığı "gelecek ideali"ne olacaktı? Öğrencilerine derslerde çektiği "çalışma ve kararlılık" nutuklarının anlamı neydi?

Düşündükçe içindeki darlık daha da çoğaldı. Kitaplıktan bir kitap alıp ona kapıldı. Sanki her cümle her başlık gönlüne bir huzur ağacı dikiyordu. Okudukça rahatladı biraz. Her şey daha iyi olabilir, nicedir yapamadığı zaman planlamasını tam anlamıyla oturtabilirdi. Evet, neden olmasındı ki? Ama... Daha birkaç saat önce sosyal medya hesabında görmüştü bir yazarın yazdıklarını. Adamcağız koca kütüphanesinin önünde çalışmaya gömülmüş, yoğunluğunun ne kadar çok olduğundan bahsediyordu. Ya kendisi...

Zihni yine dağıldı. Kitabı aldığı yere koyup pencerenin ardındaki karanlığa daldı bu kez. Evine oldukça yakın otobandan gelen araç seslerine kulak verdi. Sahi ne kadar yoğundu araç geçişi. Nereye gidiyorlardı bu insanlar böyle. Tatil gününde kendisi de herkes gibi daha çok yatmak isterken bu adamların hiç mi duracağı yoktu yahu. Sabahleyin eski arkadaşlarıyla kahvaltıdayken yeni kitabıyla ilgili yapılan ciddi eleştiri geliverdi aklına şimdi de. Canı bir kez daha sıkıldı. Bugün canı mı sıkılmak istiyordu yoksa olumsuzluklar üst üste mi geliyordu? "Gözleme dayalı ve biraz sıradan..." demişti kadim dostu. "Ne anlarsın sen edebiyattan?" cümlesi dilinin ucuna düşecekti ki kendini toparladı. Herkes kendince bir şeyler anlardı kitaplardan. Dostu da gayet kaliteli bir eleştiri yapmıştı aslında. Bunu şimdi salim kafa ile daha net onaylıyordu. İşte böyle eleştirilerle daha iyiyi yakalayabilecekti. Nicelerinin düştüğü hataya düşüp "ben en iyisini bilirim" dediğinde kaybedeceğini çok iyi biliyordu.

Sahi bilmek ne sıkıntılı bir şeydi. İnsan bilmeyince rahat ediyor, diye geçirdi içinden. Sonra da bir kez daha bilgisayara döndü yüzünü. Gözlerini kapatıp kendini dinledi. Bir şiir sayfası açtı Youtube sekmesinden. Şiirlere kaptırdı benliğini. Zamanın önünü açıp zihnine sınır koymadı. Bir, iki, üç derken akıp gitti dakikalar. Duyguları ona kâh köyünün dağlarına çıkardı, kâh çocukluk yıllarına taşıdı. Yüreğini şiirle ferahlattı. Kulağına çalınan her mısra ruhundaki karanlığı biraz daha dağıttı. Saat on ikiyi vurduğunda o Mona Rosa'yı yarılamıştı.

"Zaman ne de çabuk geçiyor Mona;

Saat on ikidir, söndü lambalar.

Uyu da turnalar girsin rüyana,

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona"

Tamamına erdirdiğinde ise artık her şeyiyle yazmaya hazırdı. Epeydir devam eden bu fetret dönemini bitirme vakit gelmişti artık. İçi ferah bir hâlde yeni word dosyasına tıkladı. Parmakları klavye ile buluşunca hikâye akmaya başladı:

"Ağır bir gönül, üşengeç bir eda, karmaşık bir zihin ile oturdu bilgisayarın başına."