Şiddetin eleştirisi üzerine

SERDAR BİLİR
Abone Ol

Modern insanda gelişen şiddetin son hâli çok daha travmatiktir. Artık bir düşman kalmamıştır. Öteki yok edilmiştir. Yıllarca “güç senin içinde”, “sen de yapabilirsin”, “daha iyisini yapmalısın” gibi cümlelerle motive edilip performansından tam verimle yararlanılan insan, günün sonunda bir türlü istediğini elde edemediğini fark ettiğinde kendini teskin edecek hiçbir şey bulamaz hâle geliyor. “Nasip, kısmet” gibi onu kabullenmeye götürecek kavramlara yabancılaştırıldığı için, kendini sorumlu olarak görecektir.

Kapitalizm, zanaatkarın titiz işçiliğini hıza kurban etti
Cins

Şiddet, tüm müzakerelerin güvencesidir. Savaşsızlık/sulh, caydırıcı bir şiddetin varlığıyla ayakta kalabilir ancak. Bu anlamda, şiddetin hukuku hem kuran hem de koruyan bir görevi vardır. Walter Benjamin,“Şiddetin Eleştirisi Üzerine” adlı makalesinde kavramı bu iki başlıkta irdelemiştir. Onun ele aldığı şiddet bir amaç değil, hukuk ve adalet için kurucu ve koruyucu bir araçtır. Benjamin, şiddeti yasadan bağımsız yani dolayımsız tanılayan bir strateji izlediği için hep saf şiddete odaklanmıştır. Onun şiddeti ötekiyi hedef alır ve fiziki bir eylemdir. Günümüzde ise geç kapitalizmle birlikte şiddet birçok şekle bürünmüş, çatallanmıştır.

Şiddet bir hükmetme aracıdır artık ve meşru şiddet diye bir kavram doğmuştur.

Terör, vandalizm, aile bireyleri arası şiddet, cinsel şiddet, psikolojik şiddet, mobbing, insanın hayvanlara ve doğaya aşırı güç kullanması, bireyin kendi kişiliğine uyguladığı şiddet sonucu oluşan depresyon hastalığı gibi birçok çeşidi mevcuttur. Öyle ki kişinin karşısındaki bireyi jest ve mimikleriyle aşağılamasını dahi şiddet kavramı içerisine alabiliriz. Toplumların bir araya gelmesi ve devletleşmenin başlamasıyla şiddet bir bakıma el değiştirmiştir.

Aynı zamanda da kontrol altına alınmıştır. Şiddet bir hükmetme aracıdır artık ve meşru şiddet diye bir kavram doğmuştur. Meşru şiddet, düzeni koruyandır. Artık şiddetin kullanım hakkı devlette, aristokrat sınıfında ya da din adamlarındadır. Buna en ortak anlamda “otorite” diyebiliriz. Yani şiddet, otoriteyi elinde tutanın meşru olarak kullanabildiği bir kavram hâline geliyor. Egemenler şiddeti kullanma yetkisini gerçekten çok sert bir biçimde uygulamışlardır. Ölümle cezalandırma, işkence ile öldürmeyle beraber soyun da cezalandırıldığı korkunç ve aşağılayıcı ölüm biçimleri kullanılmıştır.

Geçmişi bilmek günümüze ulaşmanın tek yoludur
Cins

Blackstone tarafından hazırlanan İngiltere yasalarını konu edinen çalışmada iç organlarının daha canlıyken çıkartılıp yakılması, kafasının kesilmesi, bedenin dört ata bağlanıp parçalanması, kafasının bölünüp kralın emrine verilmesi gibi korkunç cezalar vardır. Yine bunlara da ek olarak Michel Foucault Hapishanenin Doğuşu eserinde, 19. yüzyıl İngiltere’sinde ceza olarak ölümü gerektiren iki yüzden fazla suçun olduğunu belirtiyor.

“Vurun kellesini!” değil, “Alın vergisini!”

Kapitalizmin en çok ihtiyaç duyduğu şey emektir, insan emeğidir. Bütün hümanist bakışın, insan temelli nutukların, hayatı kolaylaştırma çabalarının temelinde insana olan muhtaçlık yatmaktadır. Kapitalizm ilk tecrübelerinde kişilerin ölümü pahasına emeklerini kullanmaktan kaçınmadı, ancak bunun da sınırlı bir güç olduğunun farkına vardığında onu yaşatmayı da hedefleri arasına aldı. Zamanla emeğin sahibi haklar istedi, sistem de onlara hem çalışan, hem müşteri olabilecek kadar konfor sundu. Bir ayakkabı işçisi artık ürettiği ayakkabının aynı zamanda müşterisi olabilecekti. Birey sınırlı bir konforun öznesi hâline geldikten sonra bütün değerlerini kaybedecek, tamamen bu konforun sağlayıcısına gönüllü köle olacaktı. Öyle de oldu. Kapitalist ekonomi teorisinin çok kısa pratiği budur.

Kapitalizmin en çok ihtiyaç duyduğu şey emektir, insan emeğidir.

Bu pratikte bireye artık şiddet uygulamaya gerek kalmamıştır. Birey konfor ve bahşedilmiş haklara muhtaç hâle getirilmiştir. Onun artık mahrum bırakılma şiddetine karşı dayanabilecek gücü yoktur. Efendisinin sağladığı imkânlara bağımlı hâle gelmiş olan birey artık konfor müptezelidir ve aşağılandığının, insani değerleri kaybettiğinin farkında değildir. Agamben, tüm krizler ve olağan üstü hâl durumlarının artık birer şiddet olduğunu öne sürerken bireyin kendisine sunulan rutinin bozulmasına karşı düşeceği dehşeti düşünerek böyle bir yargıya varmıştır. Aksi hâlde takım elbiseler içinde, tıraşı düzgün bir devlet başkanın kameralar önünde nazik bir dille yaptığı kriz açıklamaları neden şiddet olsun? Artık her zam haberi, her yeni vergi, hatta kaçırılan indirim fırsatı modern insanın dehşete düşmesine yeterli bir gelişmedir.

Artık bir düşman kalmamıştır. Öteki yok edilmiştir.

Madem güç içinde, başaramazsam kim suçlu?

Modern insanda gelişen şiddetin son hâli çok daha travmatiktir. Artık bir düşman kalmamıştır. Öteki yok edilmiştir. Yıllarca “güç senin içinde”, “sen de yapabilirsin”, “daha iyisini yapmalısın” gibi cümlelerle motive edilip performansından tam verimle yararlanılan insan, günün sonunda bir türlü istediğini elde edemediğini fark ettiğinde kendini teskin edecek hiçbir şey bulamaz hâle geliyor.

Nasip, kısmet gibi onu kabullenmeye götürecek kavramlara yabancılaştırıldığı için, kendini sorumlu olarak görecektir. Çünkü ona “yapabilirsin” dendi ama bakıyor ki “yapamamış”. Burada bir öteki yok. Zaten o, ötekinin emriyle değil kendi isteğiyle hareket etmişti. Öteki sadece onu özendirmişti. Efendi olma yolunda başarısız olan modern insanın artık kendinden başka düşmanı kalmadı. Birey, şiddeti kendine yöneltiyor artık. Burada kendine yönelen şiddetten kastımız mazoşist bir eylem olarak algılanmamalı. Kendi içine duyulan kızgınlık, öfke ve nefreti kastediyoruz. Yani, günümüzde bir salgın gibi çoğalan melankoli ve depresyon hâli. Modern insan artık depresif insandır.

  • *Walter Benjamin’in 1921 yılında Archiv für Sozialwissenschaft und Sozialpolitik dergisinde yayımladığı makalenin adı: “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”