Taklitsizedebiyat

MÜCTEBA ENES GÜN
Abone Ol

Yazarlar iyi bilirler: Konunun güzeli, çirkini olmaz. Hatta, güzel konudan sakınılmalıdır. Yapılabilecek en iyi şey kolları sıvayıp hemen işe girişmektir. Bu da umudu bir yana koyup inanca sarılmak demektir, yapmak için yıkmaktır. Roman ile onu ilham eden gerçek olay arasındaki ayrım da buradan kaynaklanır. Alain'in de dediği gibi "ressam modelin kendisine değil, gülümsemesine kapılır."

Edebiyatın ne için ortaya çıktığı sorusu mutluluk ile alâkalı olabilir ve mutluluk bir gölge gibi bizden sürekli kaçar vaziyettedir. Henüz olgunlaşmamış hayale dayanan bir mutluluğa hiçbir zaman ulaşamyacağımız fikri doğrudur ama yazı yazmak ve üretmek mutluluğu, hayale yaslanmaz o ancak madde hâlinde var olabilir, zihinde tasarlanamaz. Gün boyu zihnimizde çok güzel bir roman tasarladığımız günler olabilir fakat zihinde kalan veya onu bir akşam sohbetinde tükettiğimiz bu tasarım hiçbir zaman bir kitap hâline gelemez. Başladığımız bir roman bizi onu yapmaya götüren sebeplerden daha anlamlıdır. Kalem ve kâğıt ya da klavye ve ekran ile iş birliğinde bulunmak için bir sürü, üstelik çok da güçlü gerekçeler vardır. Yazdıkça kafamızda bir sürü fikri evirip çevirir fakat ritmimizin bozulduğu zamanlarda roman için yardım isteyip istemeyeceğimize bir türlü karar veremeyiz. Oysa temeli atılan bir roman, ortaklarını da bulmakta gecikmez. Burda önemli olan temelin atılmasıdır. Artık romanı sürdürüp tamamlamak için sebepler oluşmuş demektir. Bu bakımdan dünkü romanında iradesinin izlerini bulan kimse mutlu sayılmalıdır. Yazarlar iyi bilirler: Konunun güzeli, çirkini olmaz. Hatta, güzel konudan sakınılmalıdır.

Yapılabilecek en iyi şey kolları sıvayıp hemen işe girişmektir. Bu da umudu bir yana koyup inanca sarılmak demektir, yapmak için yıkmaktır. Roman ile onu ilham eden gerçek olay arasındaki ayrım da buradan kaynaklanır. Alain'in de dediği gibi "ressam modelin kendisine değil, gülümsemesine kapılır." Bütün sanatlar için şaşırtıcı bir ortak yön ortaya çıkar: O da, en güzel eserlerin hep bir işçiliğin ürünü olması ve hoşa gitme tutkusuna yabancı kalmasıdır. Usta bir tesviyeci gibi, onları, bir halkanın daracık çemberinden geçirircesine iyice işler. Bülent Akyürek, Bach, Picasso gibi coşkulu kişilerde güzelliğin kaynağı olarak dönüp dolaşıp aynı yere gelirler. Bu yönden düşünülürse, sağlam bir cami süslemeli bir kuleden daha güzeldir. İyi bir retorikçi ara sıra Orhan Pamuk'un kötü yazdığını söyler ve buna hayıflanır. İşte, söz konusu olan budur. Ben, Orhan Pamuk'ta bir kez olsun güzel şeyler yazmak amacıyla karşılaşmadım. Onda, daha çok yazı yazma eğilimi var. Bir marangoz atölyesinde neyse, Shakespeare de metinlerinde öyleydi; tahtalar arasından bir uygununu arar, halkın beğenisine göre ve hatta sipariş üzerine masa, dolap, sandalye yapar sonra da bütün eşyayı hiç düşünmeden kendi dehası gereği özgürce süslerdi.

Bütün kunduralar güzel değildir ama hepsi de işçinin elinden çıkmalıdır. Yazar her zaman güzel bir roman sunamayabilir ama bir roman ortaya koyabilir. Bunun gibi bütün şiirler de yazılır belki ama hepsi güzel olmaz; bununla birlikte hepsinin de bir güzel yanı vardır. Bu yanı bulup çıkaran her zaman bir başka yazar değildir ama onu benimseyip bir zanaatçının plânlarına göre şiirselleştiren hep bir yazardır. Herkesin kullandığı sözcüklerle ve en doğal kafiyelerle tümüyle ortak şeyleri dile getiren büyük şairler için de bu böyledir. Bunu doğrulamak üzere belki de müzisyenlerin, bir virtüözün süsünü andıran Grupetto'larından daha güçlü bir örnek yoktur. Tristan ile Yseult adlı Fransız bir aşk hikâyesini Alman müzisyen Richard Wagner Tristan und Isolde adıyla 1857'de operasını yazmıştır. Yseult'un ölümünü anlatan keman gruplarını bir dinleyin; işte, her şeye benzeyen ama taklit edilemeyen şey.