Yeni başlayanlar için karanlığın doğum tarihi

MEHMET MÜLTECİ
Abone Ol

Amerika bir devlet değil kaynakları tekeline alma tutkusuyla dünyayı yeyip bitiren bir virüs. Ayağa kalkmak isteyenin ayağına dolanan bir yılan. Değerleri safsatayla, politikası riyakarlıkla, ekonomisi sömürüyle, tarihi ırkçılıkla, yolu zulümle örülmüş bir şebeke.

Boşver şimdi. Kızılderililer kabak yetiştirerek yerleşik hayata geçmişmiş. Kimsenin umurunda değil bu pasaj. Kolomb’un pusulası şaştı ve her şey bundan sonra başladı. Hiçbir zaman anakaraya ayak basmadı. Teksas’da çiftlik kurmadı, boy boylamadı, soy soylamadı ancak adı kâşif olarak kaldı. Gerçi asırlar önce Vikingler’in Amerika yakınlarında balık tuttukları söyleniyor ama İskandinav ahfadının ılıyan havaya alışamamışlığından Vikingler ol diyarı mesken tutmamış olmalı. Bunun yanı sıra Polinezyalılara, Mısırlılara, Uzaylılara, Zaman yolcusu insanlara da kaşif payesini veren var. Yeni Dünya Epigrafi si üzerine çalışmalarıyla meşhur Harvard Üniversitesi profesörü Barry Fell’in Saga America adlı kitabında arkeolojik verilere dayanarak Müslümanların Avrupalılardan çok önce kıtaya ayak bastığına ve burada denizcilik eğitimi verdiklerine dair teorisi de yabana atılacak cinsten değil. Neylersin yalan dünyada, seyir defterini sömürgeci bir güce sunmadıkça kaşiflik titrini alamıyorsun. Amerika’yı kimin keşfettiği meselesi çok su götürür. Benim daha çok ilgimi çekense Amerika’nın kimi/ neyi keşfettiği ve bu keşiflerin sonuçları. Hollywood’un keşfiyle sizin için bir Amerikan Rüyası başlayabilir ya da ABD hükümetinin ülkenizin doğal kaynaklarını keşfiyle Amerikan Kâbusu ile tanışabilirsiniz.

1990, Kuzey Karolina, ABD.

Mesela siyasi bir figürseniz ve Amerikan politikalarına tamamen teslim olmayacağınız keşfedilirse; kara propagandayla, mahkeme kararlarıyla, tankla tüfekle olmadı suikastle gelirler ve geldikleri gibi gitmezler... Keşif yerine fark etmek desek olmaz mı? Orada insanlar yaşıyordu. İnsanlar bu cümledeki en önemli öge. Avrupalı krallıklar için ise yerliler sadece bir detaydı ki onlar insan sayılmazdı. Yeni Dünya’nın öyküsüne böylece kan sıçradı. Gezginlerin valiye, valilerin caniye dönüşmesi çok zaman almadı. Hernando de Soto ismiyle belki çoğumuz bir bilgisayar oyunu olan Colonization’da tanıştık. Oyunda De Soto, yerlileri ıslah eden (exterminate) kurucu babadır. De Soto Missisipi Irmağı’nı geçen ilk Avrupalı olma şerefi ne nail olmuştur. Zatı şahaneleri İspanya devletiyle el ele yerlilerin topraklarına çökmüş, paganların mal ve ten sevdasına düşmelerine mani olarak nefi slerinin ıslahı için büyük emek harcamış bir kırıcı babadır. 16. yüzyıl boyunca Meksika’da Aztekler’in çocukları, Brezilya ormanlarındaki Tupi halkı ve Pampalar’da yaşayanlar yok edildi... Fransızlar ve İngilizler bizim neyimiz eksik diyerek sömürge yarışına katıldılar. Yıllar sürecek bölüşüm kavgalarına rağmen zamanla eski kıtadaki yerleşim planı yeni kıtaya da taşındı, alışkanlıklar hattı ve sathı çizdi.

Kıtada geniş ve bereketli topraklarda, özellikle şeker pancarı üretimi için çalıştıracak insan ihtiyacı ortaya çıktı. Afrika’dan köle ticareti başladı. Benim Portekizlim, toprağı işlemekle değil işletmekte ilgilenmekteydi… Nazik ve seçkin elleri çamura bulanmamalı; kılıç tutmalı, barut kokmalı, gümüş saymalıydı.

17. asırda Avrupa ekonomik bunalım içinde. İş yok amele çok. Zengin altın yatakları düşleri süsler, şeker pancarı masalları ağızlarına bir parmak bal çalar. Biz burada açlıktan öleceğimize yeni kıtaya gidelim derler. Nerede işsiz güçsüz, hırsız, kalleş, keleş, gebeş varsa Amerika yollarına düşer. Avrupa safrasını atar yeni kıtaya.

Avrupalı krallıklarda koruma duvarları yükseltilir ve değerli madenler ne pahasına olursa olsun biriktirilir. Güney ve kuzey Amerika talan edilir. Krallık hazineleri lale devrini yaşar ancak bu durum enfl asyona davetiye çıkarır. Portekiz bitişin eşiğine gelir. Altın içinde boğulmak her kula nasip olmaz… İngilizler boş durmamaktadır elbette. Kızılderili’ye yanaşır başta. Mısırı öğrenir, mısır ekmeğini ve avcılığın inceliklerini. Karşılığında üç kadeh acı suyu verir. Kızılderili ayıldığında elinde boş bir şişeden başka şey kalmadığını fark edip savaş açar ama nafile…

18. asırda güney, kuzey ve orta koloniler örgütlenirler. Kendi hükümetlerini kurmaya başlarlar. Büyük kumpanyalar valilerini seçmek isterler. Tacirin devletleşmesi gerçek anlamını bulmaya başlar. Krallıklar gelen seli görmektedir elbette ancak ilk olarak birbirleri ile çatışmaya girerler. Fransızlar ve İngilizler, Yedi Yıl Savaşları’nda kozlarını paylaşırlar. İngilizler savaştan galip çıkar ve tarafl ar Paris Antlaşması’nı imzalar… Tüm bu karmaşadan bunalan koloniciler cadı yakalayıp yakma şölenleriyle can sıkıntılarını gidermeye çalışmaktadırlar. Birleşik Krallık’da mali sıkıntılar baş gösterir. Kolonilerdeki vergi oranları arttırılır bir de Şeker Yasası çıkarılır. Tacirler burnundan solumaya başlar. Pul Yasası son darbeyi vurur. Pul Yasası ilk elden entelektüelleri, ruhban sınıfını ve gazetecileri olumsuz etkiler. Bu kesimleri de kendilerine düşman etmeyi başarır lordlar. Nihayetinde tacirlerin krallığa direnişinin ateşi bir 1775 gecesi yakılır.

Kongreler toplanır. Kölelikle ilgili tartışmaları yaşanır. Güneyli kolonileri yönetenler kölelere özgürlük verilirse çalıştıracak adam bulamayacağız diye telaşa düşer. Buna rağmen 1776 yılında Jefferson’ın önderliğinde Bağımsızlık Bildirgesi kabul edilir. Devrimci mücadele dedikleri; esnaflardan ve toprak sahiplerinden oluşan kralcılar ile müteşebbisin/tacirin/burjuvanın didişmesinden ibarettir. Her federal devlet kendince anayasalar hazırlar. Metinlere baktığımızda demokratik açılım hedefinin izleri görülebilmektedir ancak iş dönüp dolaşıp ‘çobanın oyuyla benim oyum bir mi olacak ayol’ cümlesine varmaktadır. Ödediğin vergi kadar adamsın. İşçiysen zaten sen sus ellerin konuşsun…

Federalist ve Antifederalist kavgaları görülür. Birleşik Devletler’in kuruluşu kongrelerce tescillenir. ‘Kızılderililer, Beyazlardan toplu yıkımdan başka bir şey görmeyi hak etmeyen vahşi hayvanlardır’ gibi vecizelerin sahibi Washington usta başkanlık koltuğuna kurulur. Yönetimde aristokrasiye karşı dünyevileşme kozu benimsenir. Elli yıl sonra da sekülerleşmeye tepki olarak yeni Hıristiyan mezhepleri doğar ve eyaletler içerisinde şehir kuracak güce kavuşurlar. 19. yüzyılda eyaletler arası banka savaşları başlar. Kontrolsüz para basma enflasyona neden olur. Karmaşık finansal durum başkanlık seçimlerini şekillendirir. Bir tarafta yüksek faizle kredi kullandırmak isteyenler diğer tarafta “para basın faizleri düşürün” diyen çiftçiler. Ceksınlar namıyla meşhur demokratlar türer. Karşılarında da Whigler... USA Political Life’ın öncü siyasal partileri finansal sermaye dağılımı kavgasından doğmuştur. İktidar mücadelesi dikey bir sınıf çatışmasına, etnik ve dini farklılıklara değil düz bir yolda geçiş üstünlüğü hangi varlıklı kesimde olacak meselesine dayanmaktadır.

Kölelik ve bölgecilik Amerika’yı ikiye böler. Bir başkanlık seçimi ve yine iç savaş çıkar. Sayın Amerika’nın başkanlık seçimlerinde iç savaş çıkartma geleneği bize de sirayet etmiş gibi. Darbe ithal ederek Amerika ile olan tarihsel bağlarımız kuvvetleniyor. Amerika iç savaş dolayısıyla savaş teknolojilerini keşfeder. Silah sanayisini geliştirir. Kuzey eyaletleri hızlı bir yükselişe geçir. Rockefeller piyasaya çıkar. Standart Oil Company, hükümetlerin belki içerde çok derinlerde bir yerde hâlâ nabzı atan vicdanına zift çeker. İletişim ve nakliye sorununa da demir ağlarla yurdu dört bir baştan örerek aşarlar. Diğer yandan kölelik sonrası büyük bir işçi açığı doğmuştur. Demiryollarını herhalde biz yapmayalım biz müteşebbisiz biz beyazız biz bir harikayız diye düşünmektedirler. Amerika kıyılarını ikinci bir göç dalgası vurur… Bu arada Kızılderili katliamı devam etmektedir. Dünya Savaşı patlak verir, Amerika durumdan vazife çıkartır. Silahlarını ihraç etmeli tabii. Boşuna mı kurdu o kadar tesisi? Bir büyük abi olmanın zamanı gelmiştir artık. Milletler Cemiyeti kurulur bağımsızlık vaadiyle Milletleri bölmek için… Dışarıda politika tayini derdine düşmüş hükümete savaş çığırtkanlığı konusunda gaz veren Rockefeller ve avanesi bankacılık sistemini ellerine geçirirler. Çok geçmeden piyasayı depresyona sokarlar.

1929 yılında Büyük Bunalım tüm ihtişamıyla kendini gösterir. Piyasalar çöker. Çöküş içerisinde tefeciler köşeyi döner. Döndükçe de karınları büyür, büyür, büyür. Ekonomi tamamen onların tekeli altına girer. Parasız kalan cengaverler hırçınlaşır ve kendilerinin de birer göçmen olduğunu unutmuş olanların ırkçılık hastalığı nükseder… ABD 2. Dünya Savaşı finansörlüğüne girişir. 2. Dünya Savaşı’nda geliyorum diyen Pearl Harbour baskınına göz yumulur ve halka intikam yeminleri ettirilir. İngiliz başbakanı Churchill‘in baskını duyunca söylediği ‘’Sonunda kazanıyoruz!’’ sözü pek manidardır. Ve Amerikan Ordusu son teknolojisini denemek için Japonları denek olarak kullanır. Binlerce ölü. 5 yıl sonra Kore. Guatemala, Endonezya, Laos, Kamboçya, Küba.

Kennedy, Amerikan tahtına kurulur. Kennedy bir Katolik’tir bu yetmezmiş gibi izolasyoncu bir züppedir. Büyük biraderler bir suikastle Kennedy engelinden kurtulur, gerileme devrine girmiş cinayetler hızlanarak devam eder… Faşist cuntalara askeri eğitimler verilir. Suharto’ya milyon insan öldürtürler, Pinochet’yi desteklerler. Milton Friedman’i çoğu iktisat öğrencisi bilir. O bir formülden ötesidir. Pinochet’ye kucak açan Amerikan politikasının en netameli simalarından birisidir... Dominik, Vietnam, Kamboçya ve Laos’tan arkalarında en az 3 milyon ölü bırakarak çıkarlar. Şili’de CIA darbe operasyonu düzenler; 30 bin ölü.

Reagan başkanlığa gelir. Profilden verdiği artistik pozlara rağmen onun da diğer sırtlanlardan farkı yoktur. Lübnan, Grenada, Libya bombalanır ve darbe destekleri devam eder. Baba Bush dönemi cinayet durmaz. Bu kan hiç durmaz. Körfez Savaşı ve Irak’a müdahale. 100 binden fazla ölü. CNN yeteneklerini keşfeder. Bir başka kıtanın karabatakları ne kadar da Iraklıya benziyor petrole bulanmış şekilde değil mi sayın seyirciler… Harekâta katılıp geri dönen askerlerde savaş sonrası sendromu ve seri katillerde artış olur ama durmaz duramaz ki kana dayalı ekonomi. 11 Eylül’de ikiz kuleler yıkılır. Evlat olsa sevilmeyecek oğul Bush sanki hali hazırda bir sefer yokmuş gibi piyesteki repliğini söyler, Haçlı Seferi başlattığını ilan eder. Afganistan işgal edilir. Üstüne bir de Irak operasyonu… Yüz binlerce insan katledilir. Bir imaj çalışması yapılır, kahverengi tenine rağmen bir beyazdan daha sarışın daha mavi gözlü daha Brad Pitt ev kölesi Obama koltuğa oturur.

Ara sıra Barakoğlan peşine kameraları takıp Sıtarbaksta figüranlara beşlik çakıyor. Cebinden bir tomar dolar çıkarıp herkese benden chai tea diyor. Ağır ortamlarda küresel tahakküm anlayışından kurtulmalıyız diyor ve küresel liderlikten dem vuruyor. Nasıl da hoşuna gitti değil mi gevşek lobici. Hâlbuki tüm bunlar pazarlama hilesi. Küresel liderlik şudur; çokça adam kaybettim köşede biraz soluklanacağım, tekrar zırhımı kuşanana kadar dost ülke ve örgütler çizeceğim yol haritasıyla benim yerime savaşmaya devam etsin. Halklar finansal analiz teknikleri kursuyla oyalanıp New Age danslarıyla sarhoş olsun. Obama Lordlar Kamarası artığı küresel liderlik projesiyle, Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Fakat İngiliz sömürü tarzını kovboylar ellerine yüzlerine bulaştırdılar. ABD, Mısır’daki darbeye darbe diyemedi. Ukrayna’da dili tutuldu. Suriye’deki insanlık dramı karşısında sürekli top çevirdi. Türkiye’deki kalkışmalara çanak tuttu. Hakkını yemeyelim bazen hayli cömert davrandı; mesela direnişçilere terörist, teröristlere müttefik demek konusunda.

Sözün özü son beş asrın bize anlattığı; Amerika bir devlet değil kaynakları tekeline alma tutkusuyla dünyayı yiyip bitiren bir virüs. Ayağa kalkmak isteyenin ayağına dolanan, panzehir bulanın başını koparan bir yılan. Değerleri safsatayla, politikası riyakârlıkla, ekonomisi sömürüyle, tarihi ırkçılıkla, yolu zulümle örülmüş bir şebeke. Amerika’yı araç ve yöntemlerinin karşı konulamaz oluşu değil yenilmezliğine ve yıkılmazlığına iman etmek yükseltiyor. Öyleyse en başta zihinlerimizi işgal etmiş bu devasa sütunun devrilmesi gerek, gerisi hallolur.