Şah Baba'nın Günah Galerisi

MUSTAFA ARMAĞAN
Abone Ol

Sultan Vahdettin'in hala tartışılan hainliği meselesine ilk ciddi neşter tarihçi olmayan, bir şair ve düşünür olan Necip Fazıl tarafından kaleme alındı. Tarihin yalana galebe çalan molozlarını temizlemekte yaygın görüşlerden radikal ayrılıklarla mümkün olacak.

Necip Fazıl Kısakürek'in ilk baskısı 1968 yılında yapılan Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Vahidüddin adlı halen yasaklı olan kitabı tarihçilik yönünden olmasa bile fikir düzleminde yeni bir dönemin başlangıcı kabul edilebilir.

Türkiye'deki resmi tarih söyleminde on yıllardır tek taraflı bir propagandayla hırpalanan, itilip kakılan, Damat Ferid Paşa ile birlikte 'hainliğin timsali' kabul edilen “son padişah”ı ilk kez cepheden savunmaya girişen ve yaygın görüşten radikal bir ayrılışı temsil eden bu kitabın 1975 ve 1976 tarihlerinde iki baskısı daha yapılacak ve son baskısı hakkında açılan dava mahkûmiyetle sonuçlanacaktır. Nitekim Necip Fazıl 25 Mayıs 1983 günü vefat ederken üzerinde 1,5 yıllık hapis cezası bulunuyordu.

Özetle Sultan Vahdettin'in (Vahîdüddin) hala tartışılan hainliği meselesine ilk ciddi neşter tarihçi olmayan biri, bir şair ve düşünür tarafından vurulmuş oluyordu.

Bundan sonra iş tarihçilere düşüyordu. Nitekim sonraki yıllarda bazı hatırat ve araştırmaların yayımlanmasıyla Necip Fazıl'ın bundan 45 yıl önce buzların arasından kırarak açtığı yol giderek şehrahlaşmakta… Tarihin normale dönme yoluna girdiği bu dönemde artık üniversite camiasından daha cesur çıkışlar beklemekte olduğumuzu da belirtelim.

Ancak bu iş hiç de kolay olacak gibi görünmüyor. 80- 90 yıldır tarih üzerine konulan devlet ipoteğinin kaldırılması ve izlerinin temizlenmesi de uzun bir zaman alacak gibi. Malum, molozu kaldırmak için de ciddi bir emeğe ve zamana ihtiyaç bulunuyor.

Baksanıza, henüz Enver Paşa'yı fiilen Başkomutanı olduğu Çanakkale Zaferi'nin içine sokabilmiş değiliz. Vehip Paşa da, Selahaddin Adil Bey de, hatta Yarbay Mustafa Kemal Bey'in komutanı olan Esad Paşa da henüz resmi tarihin Çanakkale'sine uğrayamadı. Kıyıda kenarda sinmiş vaziyette duruyorlar. Ya 3. Ordu Komutanı Esad Paşa'nın kırpılıp kuşa döndürülerek yayınlanmış hatıralarına ne diyeceğiz? (Neyse ki, son Çanakkale seyahatimde Dr. Lokman Erdemir'den orijinal metninin bulunduğu ve yayına hazırlandığı müjdesini aldım da biraz rahatladım.)

Daha Esad Paşa'nın hatıralarına tahammül edilemeyen bir ortamda Vahdettin'i tartışmak biraz lüks kaçabilir ama olsun. Kürt meselesinde olduğu gibi “iki ileri bir yana” da olsa yolumuza devam ediyoruz. (Bu arada mehter takımının “iki ileri bir geri” gittiği de görme özürlülere mahsus bir yanılsama olsa gerek. Mehter takımları “iki ileri, bir yana” usulüyle ilerlerler. Geri adım yoktur yani. Azıcık dikkatle bakan görecektir bu basit olguyu.)

Ne diyorduk? Hatırlayalım: Moloz kaldırma işleminin emek ve zaman istediğinden bahsediyorduk.

Vahdettin'in Mekke Beyannamesi
Sultan Vahdettin konusunun Türk tarihyazımının görüş alanı içine girmesi bu kadar gecikince tabiatıyla gözler hanedanın elinde bulunan evraka çevrilmişti. Tek umut, Vahdettin'in yazdırmaya başladığı söylenen hatıratın ve ailenin muhafaza ettiği evrakın neşredilmesindeydi. Bu umut, 1998 yılında gerçekleşti. Murat Bardakçı ailenin kendisine teslim ettiği yazılı belgelerin yanı sıra sözlü malumattan da hareketle Şah Baba adlı 700 sayfaya yakın hacimli bir kitap yayımladı.**

Kitap; belgeleri, içeriden alınmış malumatları ve Vahdettin'in yazdırmaya başladığı hatıratının ilk kısımlarıyla kızı Sabiha Sultan'ın hatıraları ve aile içi mektuplar gibi çoğu ilk kez yayımlanan belgeleri içerdiği gibi merhum Nezih Uzel'in Yüzbaşı Bennett'le yaptığı konuşmanın ilgili yerlerinin düzenlenmiş deşifresi, bazı gazete kupürleri ile Vahdettin'in 1923 yılında Mekke'deyken yazdığı beyanname gibi daha önce basılmış veya ehli tarafından bilinen metinleri de bir araya getirmesi bakımından önemliydi.

Sultan Vahdettin konusunun Türk tarih yazımının görüş alanı içine girmesi bu kadar gecikince tabiatıyla gözler hanedanın elinde bulunan evraka çevrilmişti. Tek umut, Vahdettin'in yazdırmaya başladığı söylenen hatıratın ve ailenin muhafaza ettiği evrakın neşredilmesindeydi.

Vahdettin'in Türkçe ve Arapça olarak hazırlanan Mekke Beyannamesi metninin Türkçesini ilk kez Kadir Mısıroğlu 1978 Eylül'ünde Sebil dergisinde (8-22 Eylül) neşrederek kamuoyunu haberdar etmişti. Aynı metni Jean-Louis Bacque- Grammont 1982'de Turcica'da, 3 yıl sonra da Tarih ve Toplum'da yayımlamıştır. Mısıroğlu Lozan III (1992) ve Hilafet (1993) adlı kitaplarına almış, bu arada Hüseyin Kâzım Kadri'nin hatıratında Arapçasından çevrilmiş bir nüshası çıkmıştır (hazırlayan: İsmail Kara, İletişim: 1991). Arapça metnin yeni bir neşri Metin Hülagü tarafından kaleme alınan Yurtsuz İmparator Vahdeddin (Timaş: 2008) kitabının içinde yer almaktadır.


Ne gariptir ki, bu neşirlerde matbu (basılı) olan Türkçe metnin Latin alfabesine aktarılmasında çeşitli hatalara düşüldüğü görülmektedir. Çok ağır olmayan basılı bir Türkçe metnin Latin harflerine aktarılmasında içine düşülen bu çaresizliği anlamak da kolay değildir. Biraz gayretle fark edilebilecek olan okuma hatalarının 35 yıl gibi uzun bir süre boyunca düzeltilmeden bugüne gelmesi tarih araştırmalarımızın içinde bulunduğu durumu da göz önüne sermektedir. Gelecek sayılarımızda beyanname metninin hatasız bir çevirisini sunacağımızı belirtmekle yetinelim ve şimdi beyannamenin Şah Baba kitabında hangi ağır hatalarla yayımlandığını gösterelim.

Murat Bardakçı'nın hazırladığı kitabın 447-454. sayfalarında yer alan beyanname metninin henüz içine girmeden ilk hata çıkıyor karşımıza. Sol taraftaki fotokopide köşeli parantez içinde görünen li't-tâbi' ibaresi Li't-Tabii şeklinde hatalı okunmuş. 'Doğal olan için' gibi anlamsız bir şey çıkmış oluyor ortaya. Aşağıda beyannamede dikkatimi çeken hataları metindeki sırasına uyarak sıralıyorum.

“Semer-dâr” ne ola?
Ayrıca Murat Bardakçı'nın “bittabiî” diye okuduğu kelimenin doğrusu “bi't-tab'” olacaktı.
“Semer-dâr” diye okuduğu terkibin doğrusu “semere- dâr” olacaktır. (Bu arada “semer-dâr” ne demekse?)
Bardakçı'nın “İstanbul, İzmir işgalleri gibi” diye okuduğu ibarenin doğrusu “İstanbul, İzmir işgalleri ki” olacaktı.
“İmzasında” diye geçen kelime dikkatsizlik sebebiyle “imzasından” şeklinde yazılmış. “İttihaz eylediğim” değil,
“ittihaz ettiğim” olmalı. “Ettiğim” ve “eylediğim” kelimelerinin yazılışları yakın olduğu için dikkat edilmeliydi. Nitekim bir sonraki sayfada geçen “takip ettiğim” yerine de “takip eylediğim” yazılmıştır.
Keza dikkatli bir göz “mucibince” değil, “mucebince” yazıldığını hemen fark edecekti.
“Vakıanın” değil, “vak'anın” olacak. Vakıa olgu, vak'a olay demektir malum.
Şah Baba'da “müşarülileyhâ” gibi evlere şenlik bir kelimeye de rastlıyoruz. Doğrusu “müşârünileyhâ” olacaktır.
“Yunan meselesi haline tahvili” değil, “…tahavvülü” olmalıydı. Aynı şekilde “Vaziyet-i siyasiyenin tebdili” olmaz, “…tebeddülü” olacaktır.
Yayına hazırlayan kişi “meslek-i mezburu müeyyed” değil, “…müeyyid” olacağını fark edememiş görünüyor. Bardakçı'nın “tahdîdâtı” diye okuduğu kelimenin doğrusu “tehdidâtı” olacaktır.

Hangi birini düzeltelim? En iyisi liste yapalım da yerden kazanalım.

Tebâiyet” değil, “tebeiyyet”, “simmâ” değil, “siyemmâ”, “hiçbir” değil, “hiç”, “korkak” değil, “korkarak”, “mesleğini” değil, “mesleği”. Ayrıca “şerzemme” diye bir kelime yok, onun doğrusu “şirzime”dir. “Müftereyâtı” kelimesini “müfteriyatı” diye okumuş ki, Şemseddin Sami'nin Kâmus-i Türkî'sine baksaydı orada “râ'nın kesriyle istimali galattır” cümlesini okuyacaktı. “Askeriyeden” değil, “askerîden”, “mûcib-i mefharet” değil, “mûcibu'l- mefharet”, “mahmidetle” değil, “mahmedetle”, “necibesinin” değil, “necibiyyesinin”...

Kitaptaki hatalar bu kadarla kalmıyor. Daha önce yine Şah Baba'daki hatalar üzerine Gerçek Tarihin Peşinde adlı kitabımda genişçe durmuş, ayrıca yazarın Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi adlı kitabındaki Osmanlıca okuma hatalarını da uzunca bir liste halinde vermiştim. 'Osmanlıcayı en iyi ben bilirim' edasıyla ekranlarda kurumlanan birinin ara sıra da kendi yazdıklarına bakmasını tavsiye ediyoruz.

Son olarak sayfa 455-456'da Vahdettin'in kızlarına yazdığı bir mektupta “Hususiyle askerî manevra, Dersim geçidindeki intizam, mehâbet…” satırlarını okuyunca “Acaba Sultan Dersim'deki hangi geçitten söz ediyor?” diye epeyce meraklandım. Doğrusu, yan tarafa kibrit kutusu büyüklüğünde konulan orijinale göz atınca bizim “Dersim geçidi”nin aslı ne çıktı biliyor musunuz? Şu: “Ve resm-i geçidindeki intizam, mehâbet..” Yani bizim “resm-i geçit” olmuş, “Dersim geçidi”. Sonra da biz buna belge okuma uzmanlığı vs. diyoruz. Hadi canım sende!

Kitaptaki hatalar üzerine ayrı bir kitap yazmak yazan için zevkli olabilir ama okuyanları bıktırma tehlikesi sözkonusu. Onun için burada keselim ve Mark Twain'in dinozor fıkrasını tavsiye edelim.

Hani üstat bir müzeye gitmiş, bakmış ki kocaman bir dinozor iskeleti. “Nereden buldunuz bu kadar mükemmelini?” diye sormuş. Müze yetkilisi, “Yalnızca yüzde 10'u gerçek, diğer kısımlarını kendimiz tamamladık!” diye cevap vermiş. Biz de o yüzde 10'luk gerçeğe razı mı olmalıyız ne?

** Alt başlığı şöyledir: Osmanoğulları'nın Son Hükümdarı VI. Mehed Vahideddin'in Hayatı, Hatıraları ve Özel Mektupları (8. baskı,
Pan Yayıncılık: 2002. İlk baskısı Kasım 1998)