Şehzade Osman Selahaddin Efendi: 'Hanedanın acilen bir temsilciye ihtiyacı var'

MUSTAFA ARMAĞAN
Abone Ol

Sultan V. Murad’ın torununun torunu Osman Selahaddin Efendi eski demleri hatırlatan bir Osmanlı şehzadesi. Beylerbeyi’nde sade bir hayat yaşıyor. Meslekî becerileri, lisan kabiliyeti ve sportif yetenekleri yanında ecdadına yakışır bir asalet ve bilgelikle donanmış. Şimdi sizi Derin Tarih dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Armağan'ın kendisiyle gerçekleştirdiği öğretici olduğu kadar eğitici de olan söyleşiyle baş başa bırakıyoruz.

Bir kısmını kendisinin de yaşadığı Hanedanın tespih taneleri gibi dağılışını, gurbete alışma sürecini, maddi zorlukları, İstanbul’a dönüşte yaşanan travmayı ve bir asrı aşkın süredir usul usul kanayan yaralarını anlatırken bir an olsun umutsuzluğa kapılmıyor, Osmanoğullarına yakışır bir vakar ve genişlik içinde bakıyor tarihe de, bugüne de.

Aile ağacınızı sizin ağzınızdan öğrenebilir miyiz?

Babam Ali Vasıb Efendi, Sultan V. Murad’ın oğlu Mehmed Selahaddin Efendi’nin torunudur. Mehmed Selahaddin Efendi’nin iki oğlu vardı. Biri Ahmed Nihad, diğeri Osman Fuad. Babam Ahmed Nihad Efendi’nin tek oğlu. Ben de babamın tek çocuğuyum.

Anne tarafımdan ise Sultan V. Mehmed Reşad’ın soyundanım. Annem Emine Mukbile Sultan, onun babası da Ömer Hilmi Efendi ki, Sultan Reşad’ın üç oğlundan en küçüğüdür. Annem 1911’de büyükbabasının padişahlığı zamanında doğduğundan aile Dolmabahçe Sarayı’ndaymış. Annem Sultan Reşad’ın vefatına, yani 7 yaşına kadar Dolmabahçe’de yaşamış. Bir kardeşi oldu, o da Mahmud Namık Efendi. Babam 1903’te Çırağan Sarayı’nda doğmuş. O zaman tahtta Sultan II. Abdülhamid vardı. V. Murad ile ailesi Çırağan Sarayı’ndaydılar. V. Murad 1904’te vefat edince babam bir yaşındayken Çırağan Sarayı’ndan çıkmışlar. Serencebey Yokuşu’nda bir köşke taşınmışlar. Büyükbabam Ahmed Nihad Efendi çok kabiliyetli biriymiş ve inşaat işini severmiş; köşkü o inşa etmiş.

Osmanlı ailesi Şehzade Selahaddin Osman Efendi annesi Emine Mukbile Sultan ve babası Ali Vasıb Efendi ile(solda)…-Son Halifenin oğluyla... Şehzade Osman Selahaddin Efendi iki yaşındayken Ömer Faruk Efendi’nin kucağında (1942)…

Tahsili neydi babanızın?

Babam evvela Şehzadegân Okuluna gitmiş. O zaman okul Ihlamur Kasrı’ndaymış. Sonra Galatasaray Lisesi’ne gitmiş, Fransızca tahsil görmüş ve oradan mezun olmuş. Akabinde Harb Okulu’na gitmiş. Oradan “Mülazım-ı Sâni” (Üsteğmen) olarak mezun olmuş. Kısa bir süre sonra da sürgüne gitmeye mecbur olmuşlar. 1924’te babam 21 yaşındaymış. Tam askerî kariyerine başlayacağı sırada sürülmüş. Annem ise sürgüne gittiğinde 13 yaşındaymış.

Gurbette evlendiler sanırım.

Evet, Sirkeci’de trene binerken tanışmışlar. İkisi de hanedandan; fakat tanışmıyorlarmış. Tabii annem o zamanlar çocuk sayılır. 7 sene sonra 1931’de Nice’te (Fransa) evlenmişler. Başta Macaristan’a gitmiş babam, Budapeşte’de bir süre yaşamış. Babası ve bütün halalar oradaymış. Behiye Sultan, Adile Sultan ve Atiye Sultan… Babamın dört halasından Rukiye Sultan son Mekke Şerifi’nin büyük oğlu Abdülmecid Haydar’la evliydi. Onlar zannedersem Ürdün’e gittiler. Annemin yakın ailesi Lübnan’da az bir süre kalmış. Orada Namık dayım okula yazılmış. Annemin büyükannesi, Sultan Reşad’ın ikinci kadınefendisi olan Mihrengiz Kadınefendi’dir. Onlar da Paris’e yakın Vezin-le-Coquet isminde bir mahalleye gitmişler. Annem orada okula gitmiş. Fransızca bilmezdi babam gibi ama çok çabuk intibak etmiş. İyi bir talebe, zeki bir kızmış. Oradan Nice’e gitmişler. Babam onlarla orada yine karşılaşmış, çünkü Macaristan’dan sonra orada bir sene kalmış. Bir ara da Viyana’ya gitmiş.

Babanızın Macaristan’a gitmesinin özel bir sebebi var mı?

Vallahi bunlar Sirkeci’den alelacele trene binmişler. Tren kalktı gidiyor yani (gülüyor). İlk durak Sofya’ymış. Sofya’da inenler olmuş. Sonraki durak olan Budapeşte’de inenler olmuş. Diğerleri yola devam etmişler.

Hanedan mirasçılarından Sultan V. Murad’ın torunu, Osman Selahaddin Efendi’nin ise dedesi Ahmed Nihad Efendi(sağda)...

Macarların Türk kökenli olması fikri etkili olmuş olabilir mi orayı tercihinde?

Vallahi bilmiyorum. Zannedersem Behiye halamın bir tanıdığı varmış Macaristan’da. Veyahut diğer aileden birileri de indiler orada. Sultan Abdülhamid’in ikinci oğlu Abdülkadir Efendi ve çocukları, iki hanımı... Neslişah Sultan orada doğmuş. Ziyaeddin Efendi’nin kızı Rukiye Sultan oradaymış. Sultan Murad’ın küçük kızı Fatma Sultan, büyükbabam ve halalarım da oradaymışlar. Sonra Nice’e gitmişler. 1929’da annemle babam Nice’te nişanlanmışlar. Sabık padişah Vahdeddin San Remo’daymış. Nice deyince, San Remo’dan Cannes’a kadar uzanan güney sahilindeymişler. Ama çoğunluk Nice’teymiş.

Annenizle babanız evlenmeye karar veriyor. Peki hanedan reisinin evlilikle ilgili kanaat bildirmesi sözkonusu olmuş mu?

Edep gereği bir etkisi olur, evet. Sultan Vahdeddin 1926’da vefat etti. Teknik olarak iki sene süreyle aile reisi oydu fakat bir rekabet vardı Halife Abdülmecid’le arasında. Çünkü Abdülmecid de “Ben halifeyim, aile reisi benim” diyordu. Belki bazı fertler, Aziz dalından olanlar onu halife kabul ettiler.

Halife İsviçre’deymiş ilk seneler. Sonradan Nice’e gelmiş. Orada Villa Carabacel diye bir villaya yerleşmiş. İlk sene mühim bir hadise yaşanmış. Babam işgal senelerinde tanıştığı asil bir Fransız subayıyla Nice’te karşılaşmış. Babama, “Geçen görüştüğümüzde sen saraylıydın, şimdi bu durumdasın, bir kahvede karşıma çıktın” demiş. Babam derdini anlatmış: “Türk hükümeti bize bir senelik pasaport verdi ama bir sene sonra iptal edildi. Artık burada kaldık, bir yere gidemeyeceğiz.” Bunun üzerine adam, “Benim bir akrabam Dışişleri Bakanlığında müsteşar, çok ünlü biri” demiş. Bu mühim kişiye gitmişler. Bunun üzerine Fransız hükümeti tüm Osmanlı şehzadelerine, sultanlarına Fransız vatandaşı olarak değil, “Osmanlı vatandaşı” olarak pasaport vermiş. 1920’lerden 1980’e kadar isteyen herkesin üzerinde “Osmanlı vatandaşı” yazan Fransız pasaportu oldu böylece.

Ben dahil. 40 yaşına kadar “Prens Emperyal” olarak Fransız pasaportum vardı. Hala muhafaza ediyorum. Babama “Sen bir liste hazırla, kim istiyorsa pasaport verelim” demişler. Babam sayesinde hepsi pasaport sahibi oldu. Halife dahil.

Aile reisi mühim mi? diye sordunuz. Tabii ki mühimdi. Sultan Vahdettin’in vefat ettiği 1926’dan 1944’e kadar 18 sene Halife Abdülmecid aile reisiydi. Bu tür şeyler sorulurdu. Mesela bir kişiyi aileden azletti, kim olduğu hatırımda değil. Uygunsuz bir izdivaç, bu tür şeyler… Ama realitede pek bir şey fark etmedi.

Halifenin kızı Dürrüşehvar Sultan Haydarabad Nizamı’nın büyük oğluyla evlendi. Küçük oğluna da bir sultan arıyorlarmış. Annemin ismi geçmiş. Annem hiç istememiş, çünkü babama âşık. Bunun üzerine Fuad amcam, kız kardeşi Adile Sultan’ın kızı Nilüfer Hanım Sultan’ı önermiş. Böylelikle o zaman dünyanın en zengin adamlarından Nizam-ı Haydarabad’ın oğullarıyla evlenmişler. Annemle babam da aynı gün evlenecekmiş. Ama bir aksaklık olmuş ve birkaç hafta sonra, Kasım 1931’de evlenmişler. Halife Abdülmecid kendisini ciddi olarak aile reisi addetmişti. Her şeye karışmak isterdi. O zaman bir sürü mücadele veriyorduk petrol işlerinde. Kerkük ve Musul’daki arazilerle ilgili Lahey’e kadar gidildi. Bu bakımdan bir liderlik gösterdi Halife ama sonra Dünya Harbi patlayınca Avrupa’nın bir felakete doğru gittiğini gören pek çok kişi Mısır’a geldi. Ama Halife Paris’te kaldı ve orada vefat etti.

Fransız milliyetperverlerinden bir kısmı Abdülmecid’in evine sığınmış. Nazi subayları almaya gelmiş. Abdülmecid “Ben Osmanlıyım, bana sığınanı vermem mümkün değil. Ancak kendileri gitmek isterse gidebilirler” demiş. Bunu duydunuz mu?

Duymadım ama benzer bir şey oldu. Ömer Fevzi Efendi, ki Sultan Reşad’ın büyük oğlu Mehmed Ziyaeddin’in oğludur, sarışın, mavi gözlü biridir, o yakalandı. Fransız direnişçileri onu Nazi ajanı zannettiler. “Almanca bilmiyorum” dedi, inanmadılar. Başına bela açıldı. Fransız olmadığı belli, çünkü Fransızcası zayıftı. “Aileme sorun” demiş. Halifeye gittiler de paçasını öyle kurtardı.

Abdülmecid 1944’e kadar aile reisliği yaptı. Sonra yerine kim geldi?

Harp sırasında zaten kimse birbiriyle irtibatta olamadı. Abdülmecid’den sonra büyükbabam aile reisi oldu. Onun iki hanımı vardı. Safiru ve Nevrestan Hanım. Büyükannem babamla İskenderiye’de kaldı. Büyükbabam da diğer hanımıyla Beyrut’a gitti. 1954’teki vefatına kadar büyükbabam aile reisiydi. Bu müddet zarfında Lübnan ve Suriye’de herkes ona çok itibar ederdi. Mısır’dan yazları oraya gidenler oldu. Büyükbabam işini ciddiye alırdı. Bayramda seyranda herkes gelip elini öperdi. Suriye ve Lübnan’dakilerde böyle bir adet vardı. Amcam da iyi bir aile reisiydi. Bir de o zaman herkes birbirini tanıyordu. Türkçe konuşuyordu, aynı zihniyetteydiler. Halbuki şimdi herkes farklı eğitim görmüş, farklı ülkelerde yaşamış, başka lisanlar konuşuyor. Birbirinden koptular. Eskiden aile reisi ciddiye alınıyordu. Bir izdivaç olunca kendisine sorulurdu. Ben halen bu tür şeyleri tatbik ediyorum. Evlendiğimizde aile reisine bildirdim, kendisini davet ettim. Ondan sonra büyükbabamın küçük kardeşi uzun süre hanedan reisi oldu.

Halen Osmanoğlu ailesinin reisi olması gereken Osman Beyazıt Efendi kamuoyunun önüne çıkmıyor, galiba sevmiyor böyle şeyleri…

Hiç sevmez. Ben ona “Gelin burada oturun, bir şeyler yapalım” dedim ama istemiyor. Çok içine kapalı. Osman Ertuğrul da öyleydi, eşinin sayesinde ortaya çıkardı. Ömrü boyunca dışarıda kalmış. 90 yaşına gelmişken Türk vatandaşı oldu. O zamana kadar buna teşebbüs etmemişti.

Ailenize dönelim. 1931’de evlendiler. Sonra siz mi dünyaya geldiniz?

Mısır hanedanının ailemize çok büyük hürmeti vardı. Kral, Fuad’dı o zaman. Sonra Faruk oldu. Hanedanın tersine baba-oğul bize pek itibar etmezlerdi; İngilizlerin adamıydılar. Hıdiv Abbas Hilmi, 1. Dünya Harbi’nde onların oyununu oynamak istedi. “Benim efendim Padişahtır” dedi. Osmanlı taraftarıydı; İngiliz taraftarı olmayı kabul etmedi. İstanbul’daydı; bunun üzerine ülkesine dönmesine izin vermediler. Melik Hüseyin’i başa getirdiler. İngiliz oyununu oynamayınca onu da ayırdılar. Gittiler, Roma’da kendi dünyasında yaşayan kumarbaz Fuad’ı buldular. “Gel kral ol ama bizim oyunu oynayacaksın” dediler, öyle oldu. Onun için bizim aile Fuad’ı sevmez, o da bizi sevmezdi. Ama diğer aile de kendi krallarından pek hoşlanmazdı bu olaylardan dolayı. Çoğu harp esnasında dahi İngiliz taraftarı değildi. Bazıları İngilizler tarafından hapse atıldı.

Kısacası Mısır’da kraliyet ailesinden çok zengin prensler Osmanlı hanedanı mensuplarına yardımda bulundular. Dairelerini verdiler mesela otursunlar diye. Birisi okul paramı verdi. Bir de Mısır’ın, İskenderiye’nin iklimi çok güzeldi. Avrupa’ya nazaran kışları daha rahattı. Bir de İslam ülkesi. Onlara uygun geldi ve alıştılar, uzun seneler orada yaşadılar. Annem vefat ettiğinde 60 senedir (1935’ten 1995’e) oradaydı. Ailenin çoğu Kahire’deydi ama önemli bir kısmı İskenderiye’deydi. Sultan Reşad dalı, iki oğlu Mehmed Ziyaeddin ve Ömer Hilmi İskenderiye’ye yerleşti. Üçüncü oğlu Mahmud Necmeddin buradayken vefat etmişti. Ziyaeddin Efendi’nin altı kadar çocuğu İskenderiye’deydi. Namık dayım, Ömer Hilmi Efendi’nin oğlu ve kızı oradaydı. Sultan Hamid dalından olanlar genellikle Kahire’deydi. Sultan Aziz dalı da Kahire’deydi.

Siz İskenderiye’de doğdunuz.

Evet, 2. Dünya Harbi esnasında, 1940’da doğdum. 18 sene Mısır’da yaşadım. Victoria Koleji’ne gittim. Her şey İngilizceydi ama Arapça ve Fransızca tedrisat da vardı. Böylece dört dili öğrenmiş oldum. Evde Türkçe konuşurduk, sokakta Arapça, okulda İngilizce. Ecnebiler arasında da Fransızca konuşulurdu. İskenderiye o zamanlar kozmopolit bir şehirdi. 100 sene öncesinin İstanbul’u gibi... Birçok İtalyan, Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani, Lübnanlı, Levanten…

Şehzade Ömer Faruk Efendi’yle çok yakın temasınız olduğunu biliyorum. Kendisiyle hatıralarınız var mı?

Ömer Faruk Efendi son Halifenin tek oğlu, Abdülaziz’in torunuydu. Çok güçlü bir karakteri vardı. Sertti, zordu. Eşi Sabiha Sultan ise daha yumuşaktı. Üç kızları vardı: Neslişah, Hanzade ve Necla sultanlar. Maaile 1930’ların sonunda Nice’ten Mısır’a geldiler. Kızlarını Mısırlı prenslerle evlendirdi. En büyüğü Neslişah, geçtiğimiz sene vefat etti, Hıdiv’in oğlu Abbas Hilmi’yle evlendi. Necla ile Hanzade iki kardeşle evlendiler: Muhammed Ali İbrahim ve Amr İbrahim.

Ömer Faruk Efendi oğlu olmasını çok isterdi. Babamın çok yakın arkadaşıydı. Zihniyetleri de çok yakındı. Nice’te beraberdiler, birbirlerine çok yardım ettiler. Kahire civarında otururlardı. Kışları büyük halam Behiye Sultan’a giderdik. Noel tatilinde, yılbaşında. “İskenderiye soğuk” derdik. Bir de İskenderiye’de evi vardı Faruk amcanın. Oraya giderdim yazın. Yani beni çok gördü. Beni Osmanlı şehzadesi olarak severdi ama çok sert davranırdı. Beraber yüzer, balık tutardık. Tüfekle balık vururdu suyun altında. Ben de gitmek isterdim fakat annem çok kızardı. Kazara elinden fırlarsa balık yerine beni vurur diye (gülüyor).

Faruk Efendi’yle Kral Faruk iyi anlaşırlardı. Faruk amca çok agresif bir anti-İngiliz’di. İngilizler harp esnasında yakalayıp hapse attılar onu. Rommel geldi İskenderiye’nin yakınına kadar Montgomery ile muharebe ediyorlar. El-Alemeyn’de Rommel kazansaydı 24 saatte İskenderiye’ye girerdi Alman ordusu. Faruk amca Almanları sever, yardım ederdi. 1. Dünya Harbi’nde Potsdam’da subay olarak Kayzer II. Wilhelm’in yaveri olmuş.

İnebolu’ya gemiyle gidişini anlatır mıydı? Milli Mücadele’ye çağrılıp sonra yoldan çevrilmesini...

O konuyu biliyorum ama bana bir şey anlatmadı. O zamanlar 10 yaşında bile değildim. Bir süre bizim evde yaşadı, çünkü Sabiha Sultan’la arası açıldı ve boşandılar. Sabiha Sultan kendi evinde kaldı. Faruk amca ise bize geldi. Tek oğlan olduğum için biraz şımarık bir çocuktum. Faruk amca gelince birdenbire bir istibdat oldu, askerî bir rejim geldi evin içine (gülüyor). Hoşlanmadım bu durumdan. Babam çok daha yumuşaktı ve bana fazla karışmazdı. Faruk amcam gelmiş, bizim evde oturuyor. Beğenmediği bir şey oldu mu söylerdi. Annem ve babamdan hiç dayak yememiştim. Bir gün dördümüz yemek yiyoruz, Faruk amca karşımda. Bana bir şey söyledi, “Yeter artık” dedim, “nedir bu?” Elimde gevrek mi vardı bilmiyorum, kızdım fırlattım ona (kahkaha atıyor). Yüzüne geldi. Fırlayıp ensemden yakaladı. Bir vuruyor, bir vuruyor… İlk dayağımı ondan yedim. Ama hak etmiştim tabii!

18 yaşınızda mı İngiltere’ye gittiniz?

Gitmeden önce başka ilginç hadiseler oldu. 1952’de Kral tahttan indirildi, İtalya’ya gitti ve Cumhuriyet kuruldu. Muhammed Necîb isminde biri reisicumhur oldu. Bir iki sene sonra Cemal Abdünnasır iktidara geldi. Bize yardım eden prensler parasız kaldı. Evleri, sarayları, arazileri, hepsi ellerinden alındı. Kimseye yardım edecek durumda değillerdi. Dolayısıyla durumumuz maddi bakımdan epey değişti. 1956’da Süveyş Harbi oldu; Yahudiler, İngilizler, Fransızlar Kanal’ı istila ettiler. İskenderiye’yi bayağı bombaladılar. Okuldaki hocalarım tutuklandılar düşman olarak, okul kapandı. 16 yaşındaydım, Ekim ayıydı. Üç ay kadar okula gitmedik. O müddet zarfında biz de tutuklandık, çünkü Fransız pasaportumuz vardı, bu nedenle biz de düşmandık. Süveyş Harbi’ne kadar Fransız pasaportu çok güzeldi, sonra problem oldu (gülüyor).

Bir ara evden çıkamadık. Evvela Fransız vatandaşı olduğumuz için bizi Mısır’dan yollamak istediler. Babamı insanlar tanıyor tabii, “Bu Fransız değil, Osmanlı şehzadesi, Müslüman, Türk” dediler. Onu tespit edinceye kadar zor zamanlar geçti. Neyse ki atlattık. 1952 ve 1956’daki Fransız pasaportu taşıma vakası bizi zorladı. Okul ondan sonra bambaşka bir şeye döndü. İngiliz okuluydu, ismi Kraliçeden dolayı Victoria Kolej’di, onu değiştirip Victory Kolej yaptılar. Ama yine amblemi VC idi.

İki sene daha devam ettim. 1958’de İngiltere’ye gittim. Londra’da ikamet ettim ve muhasebecilik için hem okudum, hem staj yaptım. Burslu değildim. Bir sene kaybettim, çünkü geçtiğim imtihanları kabul etmediler. O zamana kadar hep kabul ederlerdi ama Süveyş harbinden sonra imtihan odasında olan hocalar İngiliz olmadıklarından itimat etmediler. Dolayısıyla bir sene öyle geçti. Bir daha imtihana girdim. Sonra beş sene hem çalıştım, hem tahsilimi sürdürdüm. Aileden para aldığım halde yetmiyordu. 1964’de okulu bitirdim.

Her yaşta at sırtında Şehzade Osman Selahaddin Efendi gençlik yıllarında at binerken… Solda ise geçen yıllara inat at sırtından inecek gibi görünmüyor.

Sonra hayata atıldınız…

1964’ten sonra İngiltere’de yaşamaya karar verdim. İyi ve makbul bir mesleğim vardı. O zaman ve o yaştaki biri için iyi para kazandım. 1966’da orada evlendim.

Bir de sizin atçılığa merakınızı sorayım. Çünkü pek sık rastlanan bir hobi değil bu.

1947’de ilk defa ata bindiğimde yedi yaşındaydım. Mısır’da 15 sene ciddi bir şekilde at binme dersi aldım. Müsabakalara girdim. İlk kupam Haziran 1948’dedir, sekiz yaşındayken...

Müsaadenizle biraz geriye gideceğim. Maddi durumumuz iyi değildi Mısır’da. Bizi sevenler yardım ederlerdi. At binme de pahalı bir spor. Masraflarımı hanedandan Prens Tosun öderdi. İki oğlu vardı: Hasan ve Hüseyin. Üçümüz ata binerdik. 1947’den 1952’ye kadar böyle geçti. 1952’de kraliyet sona erdiği zaman paramız azaldı. Babam da “Kısıtlayacağımız şeylerin biri de ata binmek olacak” dedi. Binicilik hocam bir Fransız subayıydı. Çok iyi ve sert biriydi. Babam Fransız hocaya, “Osman’ı artık getiremeyeceğim” dedi. Hocam da “Yok, mutlaka getireceksiniz, o çok iyi bir binici, böyle birini mahrum edemezsiniz. Onu ne zaman isterseniz getirin, ben dersini veririm, bir kuruş da almam” diye karşılık verdi.

1952’den 1956’ya kadar dört sene, ki o seneler çok mühim, çok yüksek seviyede ders aldım. Çok güzel atlara bindim ve çok ilerledim Fransız hoca sayesinde. Ama 1956’da Süveyş’ten dolayı o da düşman sayıldı ve atlarıyla beraber kovuldu. İkinci defa ata binemem gibi geldi bana ama artık Mısır’da tanınmış bir biniciydim. Çok kişi atlarını kullanmamı istiyordu. Yarışı kazandığımda onlar parayı alırdı, bense kupayı. Para cüziydi ama atım kazandı demek onlar için mühimdi. Bu müsabakalar engelli atlamalardı. Uzmanlığım oydu.

Belki de Osmanlı hanedanının at binme geleneğini yaşatan son şehzade sizsiniz.

Küçük oğlum Selim İngiltere’de. O iyi biner, atını da idare eder ama müsabaka kazanmak başka bir şey. Teniste de çok iyiydim. Mısır’da küçüklerde ikinci oldum; hem okulda, hem kulüpte birçok kupam var. Bunu turnuvalara katılarak devam ettirdim. Üç-dört sene öncesine kadar 65 ve üstü yaşta kulüp ve bölgemi temsil ettim. Golf ve futbol da oynadım. Bir de klasik müzik severim.

Türkiye’ye gelişiniz nasıl oldu?

Türkiye’ye şehzadelerin dönmesi için kanun 1974’te çıktı. Allah razı olsun, çok yakın dostum Rasim Cinisli Bey sayesinde. Rasim Bey (o zaman Erzurum milletvekiliydi) parlamentoda bu kanunun geçmesi için çok çaba gösterdi, herkesi ikna etti. Erzurum’un Cinis köyündendir. Köyüne gittik, ata bindik. Neyse uzattım.

1974’te babamla beraber kanunun geçmesin den üç ay sonra büyük hevesle İstanbul’a geldik. O Mısır’dan, ben İngiltere’den… Dayımın oğlu Ömer de geldi benimle. Babam için bambaşka bir şeydi; zavallı 21 yaşında çıkmış, tam 51 sene sonra, 71 yaşında İstanbul’a geri geldi. Onun için bambaşka bir şehir olmuştu burası. “Ortaköy’den atla Taksim’e giderdim” diyor (gülüyor). Öyle bir dünyadan sonra şaşkınlıkla bakıyordu etrafına. Galatasaray’dan çok yakın bir arkadaşı annemle babamı evine davet etti. Afif Tektaş isminde bir zat… Onlara Teşvikiye’de evini tahsis etti. İki sene kadar annemle babam orada kaldı. Kendisinin bir yalısı vardı, o da oraya giderdi. Bense ilk gelişimde iki hafta sarayları, camileri gezdim.

Saraydan çıkıyorsunuz ama sonra oraya ziyaretçi olarak gidiyorsunuz. Neler hissettiniz?

O zaman tabii saraylar şimdiki durumda değildi. Annemle gittim Dolmabahçe’ye. Üstüne para veriyorduk içeri girmek için. Görevli rehber bir şeyler anlatıyor; annem de, “Yok canım, böyle değildi” diye itiraz ediyor. Adam annemin kim olduğunu da bilmiyor. “Biz çocukken burada oturduk” diyor annem. Adam, annemi bunamış zannetti (kahkahayla gülüyor). Babamın burada çevresi, Galatasaraylı çok arkadaşı vardı. İlhami Çakın, ki ben de tanırdım, İskenderiye’de İş Bankası müdürüydü. Başbakanlık yapmış bir sınıf arkadaşı vardı: Suat Hayri Ürgüplü. Onun oğlu, Hanzade Sultan’ın kızıyla evliydi o zaman. Beylerbeyi’nde bir yalıda Münevver Ayaşlı isminde bir hanım vardı. Aileyi çok severdi. Hanedanı topladı, biz geldik diye. 10 kişi kadardık. Yalısında buluşup yemek yedik. Yemekte birdenbire babama dönüp “Efendi hazretleri, farkında değildiniz ama gençken size çok aşıktım” demesin mi? Babam şaşkın şaşkın baktı. Annem de (kahkahayla gülüyor). Eksantrik bir kadındı. Muhtemelen öyle bir şey yoktu ama öyle söylemek istedi herhalde.

Turist gibi dolaştım İstanbul’u. Camileri severim. İngiltere’de bunca sene hasret kalmıştım. Mısır’da alışmışım ezanı duymaya, Cumaya gitmeye…

Sonra döndünüz. Peki babanız kaldı mı?

Ben iki senede bir gelirdim tatile. Annem 1952’den itibaren her sene gelirdi. O alışıktı, burada bir çevresi vardı. Türk vatandaşı olmuştu. Babam 70’inden sonra buraya alışamadı. Mısır’daki rahatını bulamadı. Benim o zaman minicik çocuklarım vardı. Kızım 1971 doğumlu, oğlum 1972’li. İstanbul o yaştaki çocuklar için uygun bir şehir değil. Annem babam bize gelirlerdi İngiltere’ye.

1980’den sonra mı vatandaşlık elde ettiniz?

Nerede ikamet ediyorsak beş senede bir yeni pasaport alıyorduk oradan. 1974’te izin çıkınca ben alışmışım, Londra’da Fransızlara gittim. “Şimdi siz vatanınıza dönebiliyorsunuz, bizim mülteci pasaportumuza ihtiyacınız yok. Onun için size son defa pasaport veriyoruz” dediler. 1980’e kadar Fransız pasaportuyla idare ettim. Ondan sonra “Sen kendi ülkene git, Türk ol” dediler. Sonrasında 20 küsur sene İngiltere’de yaşadım. Eşim İngilizdi; gittim İngiliz oldum. Buraya geldiğimde 1985-1990’larda Türk vatandaşı oldum. Herhangi biri gibi müracaat ettim. Türkçe imtihanına bile girdim. İdrar tahlili yapıyorlardı, AIDS var mı? diye. Varsa kabul etmiyorlardı. Genel bilgi imtihanına girdim. Balkanlardan bir sürü insan vardı gelen. Yani lütufla girmedim. Türk asıllı ve başka ülkeden gelmiş herhangi biri gibiydim.

Daimi olarak Türkiye’de 20 sene mi kaldınız?

Hayır, kariyerim İngiltere’deydi. Orada bir sürü ecnebi, Alman, Kanadalı, Amerikan enternasyonel şirketlerin finans müdürlüğünü yaptım. 1959’da başlayıp 1994’e kadar 35 yıl çalıştım. 54 yaşında emekli olup buraya geldim. Çünkü dedem Selahaddin Efendi’ye ait bir sürü arsa vardı. Onlarla uğraşmak istedim, ne koparabilirim diye.

Fikirtepe Mahallesinde Selahaddin Efendi’nin bir arazisi vardı. 1952’de hanım sultanlar geldi. Selahaddin Efendi’nin dört kızı, iki oğlu vardı. Kızlar gelince haklarını istediler paylarını aldılar ama tabii erkeklere kötü yerler kaldı. Nihad Efendi ile Fuad Efendi’nin payları oraları değildi. Ondan eminim. Marmara Üniversitesi Ziverbey Kampüsü bizimdi! V. Murad’ın av köşküydü oralar. O araziyi Rukiye, Atiye ve Adile Sultan sattılar ve üniversite oldu. Biz 1970’lerde gelince iş zorlaştı; çünkü arsalara gecekondular yapılmıştı. Dolayısıyla büyük mücadele vererek elde edebildim. Binlerce insan yaşıyor orada. Araziyi değil ama bedelini elde edebildim. Belediye tapu vermişti, oysa böyle bir hakları yoktu. Biz davamızı şahıslara değil, belediyeye açtık. Şahıslar suçlu değil ki, adamlar para bile ödemişler.

Hanedan reisliğinde bir fetret dönemi yaşanıyor. Osman Ertuğrul Efendi’nin vefatından sonra hanedan reisi yok. Osman Beyazıt Efendi var ama bu işlere kendisini çok uygun görmüyor. Peki hanedan reisliği sona mı erdi?

Tarihte hanedan I. Ahmed’e kadar babadan oğula geçmişti ve o zaman genellikle iyi padişahlar tahta geçmişlerdi. Sonra ‘ekber ve erşed’ kanunu gelince çok daha geç yaşta padişah oldular. Vahdettin, Sultan Reşad… Herkes emekli olacağı zaman bunlar iş başına geçtiler. Tıp ilerlediğinden aile reislerimiz gittikçe daha uzun yaşıyor. Bu normal. Yakında aile reisi olmak için 100 yaşına gelmek gerekecek! Beyazıt Efendi’yi suçlamak doğru değil, ben de 90’ımı geçtikten sonra onun gibi olacağım. Ne yapabilirim ki?

O zaman fiilen bitmiş oluyor hanedan reisliği. O anlama mı geliyor?

Yahut hanedan reisi başka bir şekilde seçilecek. Düşüncem şöyle: Bir aile şûrası olsa. Eskiden şûra vardı. Sürgüne ilk çıktıkları zaman bu şûranın başında Halife vardı, bir komite vardı. Hamîdîlerden Mehmed Burhaneddin Efendi vardı vs.

İhtiyar heyeti gibi yani.

Evet, şimdi böyle bir heyetin kurulması için bir başkan olmalı ki emretsin ve kurulsun. Benim gibi birine düşmez. Ben şanslıyım; söylediğiniz gibi ailenin çoğunu, hatta yarısını yakînen bilirim. Çünkü Mısır’da yetiştim. Suriye, Ürdün ve Lübnan’la irtibatım vardı. Onları genç yaşta tanıdım. Arapça ve Türkçe biliyorum. Bu bölgedeki aileyle kaynaşabiliyorum. İngilizce ve Fransızca da bildiğimden Avrupa’dakileri de biliyorum, Amerika’dakileri de. Böyle bir avantajım var. Mesela burada eşim hanımefendinin ailesi var. Türkçe ve Arapça biliyorlar. Diğerleriyle irtibata geçemiyor, telefon edemiyorlar. Avusturya’da bir aileden bahsettik. Orhan’la görüştüler ama konuşamıyorlar birbirleriyle. Ortak bir dil olmazsa çok zor. Avrupa’dakilerden çok az Arapça ve Türkçe bilen var. Çat pat konuşabiliyorlar.

Sonra Dündar Efendi geliyor…

Dündar zavallı mahpus oldu şimdi Şam’da. Evinden çıkamıyor. Ekmek bulamıyormuş. Anlatıyordu Harun geçen akşam. Aramızda Cengiz var. Benden 6 ay büyüktür. Amerika’da yaşar; çok değerli biri. Biraz Türkçe bilir. Mısır doğumludur; Arapça da bilir. Cengiz’in annesi de, babası da Türk’tür. Cengiz’in annesi Perizat Hanım Bebek’te yaşar. Mehmed Nazım Efendi’nin ilk karısıdır. 1940’larda boşandılar. Cengiz en aşağı senede bir defa annesini görmeye gelir.

Sonra Nazım dayı Halime isminde bir hanımla evlendi ve ondan da iki oğlu oldu. Perizat Hanım da Mithat Perin adında meşhur bir gazeteciyle evlendi. Sonra ben varım. Benden sonra Ömer Abdülmecid gelir. Dayımın oğludur ama kardeşim gibidir. Ailede en yakın akrabam, yakınım odur. Çünkü babamın kardeşi yok, anamın bir tek kardeşi var. Onun da bir tek oğlu Ömer… O da İngiltere’de yaşar. Mısır’da doğduk, beraber büyüdük. Beş veya altı yaşındayken annesiyle babası boşanınca İngiltere’ye yolladılar onu. Çok küçük yaştan itibaren İngiltere’de leylî (yatılı) olarak okudu. Tam bir İngiliz gibi olması icap ederdi ama değil, çünkü ruhu çok Türk. Maşaallah ona! Annesi Mısır hanedanındandır, yarı Mısırlıdır. Babası Namık dayı da hapishanede vefat etti.

Türkiye’de zaman zaman hanedanla ilgili meseleler gündeme geliyor. Hanedanın tavır takınması gerektiğinde dağınıklık yaşanıyor.

Mühim bir konu açtınız. Ailenin tavrı nedir Tek bir merkezden konuşulması icap eder, onu kastediyorsunuz. Maalesef hanedanın tamamı burada değil. Harun amcayla iki oğlu, bir de ben varım şehzade olarak. Nedir bu? Dört kişi. Yüzde 20’si bile değil. Diğerlerinin söz hakkı yok mu? Burada olmadıkları için sorulmuyor. Hata onların, değil mi? Ara sıra memleketlerinde bulunmalılar. Ne Harun amca, ne de ben tek başımıza aileyi temsil edebiliriz. Bir müessese kurmak ve bu müesseseye bir sözcü bulmak gerekir. Ben bir teşebbüste bulundum ve bir şeyleri başlatmak istedim. Bu müessesenin neler yapabileceğini kafamda tasarladım.

Bir vakıf mıdır düşündüğünüz?

Evet ama tereddüde düştüm şimdi. Rasim Cinisli kurulmasını çok istiyor. Çok arkadaşları var, maddi bakımdan yardımcı oluruz diyor aileyi birleştirmek için. Korkum şu: Halen sayımız yetersiz. Başkalarının da üye olmalarını istiyorum. Yoksa kendi başıma altından çıkamam. İsterim ki çok kişi olsun ve çoğunluğun dediği olsun. Bir şûra kurmak için yeterli insan yok. Anaları sultan olanlar daha iyi Türkçe konuşuyor ama şehzadelerin anaları genellikle Türk değil. Bu vakıf, gençlerin, çocuklarımız ve torunlarımızın Türk örf ve adetlerine alışmaları, dinlerini daha iyi bilmeleri ve Türkçe öğrenmeleri için çalışabilir.

İkincisi, Türkiye’de Söğüt’te şenlik olur, Bursa’da fetih kutlaması olur. Osmanlı hanedanından bir temsilci olsun orada. Bursa’daki törende beyaz atlı bir adam dolaşıyor. Ben de dolaşırım beyaz atla (kahkahayla gülüyor). Ben 25 nesil Osman Gazi, 24 nesil Orhan Gazi’nin torunuyum.

Ayrıca bize lazım olan, bir konu ve olayla ilgili makul bir ağızdan konuşulmasıdır. Bir de sahte insanlar çıkıyor ortaya, ben şuyum, buyum diyorlar. Bunları yalanlamak için de vakıf lazım. Bir gün Büyükşehir Belediye Reisi yemek veriyordu. Masa 10-12 kişilik, ben davetliyim, Jak Kamhi var ve de bir hanım... “Ben Neslişah Sultan’ım” diyor. “Akrabanız” diye takdim ettiler. “Benim akrabam değil” dedim. “Unuttun mu beni Osman?” diyor kadın. Sanki kuzenim; laubalilik ediyor. Belediye Reisi Ali Müfit Gürtuna şaşırdı. ‘Hangisini masamdan kovayım?’ diye düşünüyor. Derken işi İlber Hoca (Ortaylı) kurtardı. “Aman efendimiz, nasılsınız” diyerek bana selam verdi. Belediye Reisi durumu anladı ve kadını gönderdiler. Bu mühim bir durum değil ama başka şeyler de oldu. Biri Sultan Hamid’in oğlunu gömmeye kalktı II. Mahmud türbesine. Selim isminde bir Ermeni. Mısır’dan tanıyorum onu, bir Ermeni kadının oğludur. İsmi Selim’dir. Kızı kafasına takmış, bu Sultan Hamid’in oğlu, o da Sultan Hamid’in torunu diye...

Bu bir skandal tabii.

Evet, annem vefat etmişti. Ben Vakıflar Müdürlüğündeyim, annemi Sultan Reşad türbesine gömmek için izin almaya gitmişim. Tam o haftaya rastlaması bir şans. Adam dedi ki: “Aileden biri için daha müracaat ettiler.” Dosyayı çıkardı. Anında önledim. Annem birkaç gün sonra vefat edeydi adamı gömeceklerdi oraya. “Bu adamın bizle hiç alakası yok” dedim. Bir başkası çıktı, “Ben hanedandanım” diye paralar aldı bankalardan. Sonra ortadan yok oldu. Bunlar imajımız için çok kötü. Bazen gazetelerde muhabirler yanlış şeyler yazıyor. Her gün birimiz oturup bütün gazeteleri tarayacak değiliz ya. Birinin görevi olur, her gün okur, bize ait bir şey varsa herkese bildirir.

Sadece ailenin kuracağı bir vakıf mı yoksa devletin de katkı sunacağı Osmanlı Hanedanı Araştırma Merkezi gibi bir şey mi kafanızdaki?

Devletten kira ödemeyeceğimiz bir mekân istedim. Bir de mütevelli heyette birkaç önemli isim olmalı. Mesela Harun amca, ben… Ürdün’de bir kuzenim var, Sultan Reşad’ın torunu ve Kralın amcası. O ilgilendi. Arap dünyasında tanınan bir isimdir. Vakıfta ara sıra toplantılar olur, okumak isteyen şehzade ve sultanlara yardım yapılır. Sempozyumlar olur, üniversitelerde kürsüler kurulur. Benim düşündüklerim bunlar.