Buğday

HABER MASASI
Abone Ol

Buğday filmini izlemeden önce hakkında yazılanlara baktığımda, kendi yazıma “yönetmen bize uzak gelecekte geçme ihtimali olan bir hikâyeyi anlatmak istiyor.” diye giriş yaparım diye düşünmüştüm. Filmi izledikten sonra ise yazıya başlamak istediğim cümleyi değiştirdim: “Yönetmen bize birçoğunu hâlen yaşıyor olduğumuz, bir kısmını da çok yakında yaşıyor olacağımız olayları anlatıyor.”

Filmi anlatmaya başlamadan önce filmin arka planındaki dünyanın durumundan bahsetmek istiyorum.

  • İklim değişikliğinin yavaş yavaş yeryüzünü yok etmeye başladığı, gıda sıkıntısının baş gösterdiği, salgın hastalıkların yaygınlaştığı bir dünya tasviri var. İnsanlar, sadece yapay olarak korunmuş bazı şehirlerde yaşam sürebiliyor. Bu şehirlere ise serbestçe girmek yasaklanmış ve ancak bir düzine testten geçerek içeri girilebiliyor.

Ölünce Uyanacağız.

Filmi tamamen siyah beyaz izliyoruz. Bu tercih bence çok yerinde olmuş.

Bu korunmuş şehrin dışında bozuk (!) genetik dizilime sahip olan insan, hayvan, bitki ne varsa bırakılmış, yiyecek ihtiyacı da genetik müdahalelerle üretilmiş tohumlardan karşılanıyor. Bu tohumlar aslında büyük bir açığı kapatıyor gibi gözükse de birkaç üretimden sonra bozulmaya başlıyorlar. Bunun sebeplerini araştıran akademisyen Cemil Akman, bir süre sonra şu gerçeğin farkına varıyor: “Hiçbir zaman mükemmel bir tohum üretemeyeceğiz.”

Cemil’in keşfettiği bu gerçekten sonra bilim dünyası ona sırtını döner. Çünkü iddiasının hiçbir bilimsel temeli yoktur. Günümüzde bilimsel olanın dışında bir şey söylemeye çalışanlara yapıldığı gibi Profesör Cemil de ötekileştirilir ve ortadan kaybolur. Şehri terk etmiştir. Artık hayatının geri kalanını terk edilmiş topraklarda gerçek tohumlarla gerçek ürünler yetiştirmek ve maddeciği dediği maddeyi keşfetmeye harcayacaktır. Ona bu yolculuğunda eşlik etmek isteyen birisi daha vardır: Profesör Erol. Cemil’in ileri sürdüğü tezi benimseyen Erol, gerçek tohumu bulma yolculuğunda Cemil’e eşlik etmek ister ve birlikte yola düşerler. Ancak bu yolculuk dışarıdan göründüğü kadar kolay olmayacaktır.

Filmin bundan sonrasında iki akademisyenin gerçek tohumu bulmak amacıyla korunmayan bölgeye yaptıkları yolculuğu izliyoruz.

Yönetmenin gözümüze sokarcasına anlatmaya çalıştığı şey, insanın saf yaradılışını değiştirmek için elimizi uzattıkça dünya daha yaşanmaz hâle geliyor. Bugün birçok ülkede, daha fazla verim alabilmek amacıyla genetiği değiştirilmiş tohumlar kullanılıyor.

Evet, bu yöntemle sayıca daha fazla mahsul alınabiliyor ama çıkan mahsullerden alınan tohum yeniden ekilince ya ürün vermiyor ya da bozuk ürünler vermeye başlıyor.

Diğer yandan toprağı zehirleyip her geçen gün kullanılamaz hâle getiriyor. Yani bir yanını yapacağız derken başka bir yanını bozuyoruz. Daha önceki yazılardan birinde "Dirt! The Movie" filmini incelemiştik. Filmde Amerika Tarım Bakanlığının, çiftçileri laboratuvarda üretilen yapay tohumları ekmeye zorladığından, buna uymayanları cezalandırdığından bahsediliyordu. Artık yasalar da çiftçileri yapay ve genetiğiyle oynanmış tohumu kullanmaya zorluyor. Ülkemizde de her geçen gün bu tohumların yaygınlaştığını üzülerek izliyoruz. Devlet tarafından da desteklenen yapay tohum furyası şimdilerde yediğimiz meyveleri daha kusursuz gösteriyor olsa da muhtemelen uzun vadede dünyayı yaşanmaz bir hâle getirecek ve bakanlığın adını İklim Değişikliği Bakanlığı koymak da bizi kurtarmayacak.

“(Musa:) ‘İnşaallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın.

Filmin devamında genel çerçeve olarak Kehf Suresi’nde anlatılan Hz. Musa ve Hızır Aleyhisselam’ın keşif dolu yolculuğunu izliyoruz. Bazı sahnelerde Kuran-ı Kerim’de geçen cümleler neredeyse birebir aynı şekilde kullanılmış.

Örneğin, Profesör Erol Erin, Cemil Akman’a “Yanında beni de götür.” diyor. Cemil ise “Bu yolculuğa gücünüz yetmez.” diye cevap veriyor. Erol ise “Deneyeceğim.” diyor, “Lütfen denememe izin verin.”

Gelin şimdi de Kehf suresinin art arda gelen şu ayetlerine bakalım:

“Musa ona dedi ki: Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” (Kehf, 18/66)

“Dedi ki: Gerçekten sen, benimle birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin. (Böyleyken) Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?” (Kehf, 18/67-68)

“(Musa:) ‘İnşaallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim.’ dedi.” (Kehf, 18/69)

Filmin geri kalanında da surenin 82. ayete kadar olan kısmını izliyoruz. Erol, bazen dayanamayıp vazgeçse de Cemil ile gerçek tohumu ve kendi öz benliğini bulma yolculuğuna devam ediyor.

Yönetmen, genel olarak ne anlatmak istediğini açık açık söylese de bazı sahneler var ki her izleyen farklı bir yorum yapabilir. İlk olarak kamp yapacakları zaman bir odun ile yuvarlak çizmeleri beni, üzerine düşündüren sahnelerden. Bir gece kampa kurt geliyor ama o çizginin içine giremediği için zarar veremiyor. O çizilen dairenin içine ayakkabılarını çıkarıp giriyorlar bir de. Bu sahnede sanki ev, aile gibi mahremiyetin korunmasının insanı güvende tuttuğu meselesi anlatılmaya çalışılmış gibi.

Diğer bir sahnede ise, buldukları tohumları ekmek için kullanacakları toprağı bir türbenin içindeki camiden alıyorlar. Yönetmenin, camiyi bozulmamış toprağın korunduğu yer olarak tasvir etmesi de ilgimi çekti. İslam’ın amaçlarından birinin insanın fıtratını korumak olduğunu düşününce fıtratı bozulmamış toprağın da İslam’ı temsil eden bir ibadethanede saklanıyor olması oldukça anlamlı.

Filmin başkarakteri Cemil’in nezdinde yönetmen; bunun çaresini yaradılış ayarlarımıza geri dönmek, doğal olanı korumak olarak belirlemiş.

  • Özellikle yapıldığını düşündüğüm bir başka şeyse birçok sahnede karar verici konumda bilim adamlarının gösterilmesi. Mültecileri şehre almayan, yapay tohumlar üreten, bu tohumlar bozulunca düzeltmeye çalışan kişiler de bilim adamları. Bu ister istemez insana tamamen bilimin “Tanrı” edinildiği bir dünya işte böyle olur da dedirtiyor.

Film yakın zamanda yaşadığımız Covid süreci öncesinde çekilmiş ve yayımlanmış olsa da Covid süresince bilim adamlarını konumlandırdığımız yer açısından bu kadar benzeşiyor olması ilginç bir gerçeklik.

Film genel itibariyla manevi bir arayışıyla çevresel bir kaygı etrafında ilerliyor. Ve doğayla ve fıtratıyla sâfiyane ilişkisini kaybetmiş bir insanlığın nasıl bir felakete uğrayacağını bize açık açık gösteriyor. Filmin başkarakteri Cemil’in nezdinde yönetmen; bunun çaresini yaradılış ayarlarımıza geri dönmek, doğal olanı korumak olarak belirlemiş.

Filmi tamamen siyah beyaz izliyoruz. Bu tercih bence çok yerinde olmuş. Yönetmen anlatılan karanlık dünyanın portresini de destekliyor bu seçimle. Diğer yandan etraftaki nesnelere değil daha çok anlatılan hikâyeye odaklanmayı da sağlıyor bence siyah beyaz seçimi. Bu noktada ünlü Rus yönetmen Tarkovsky'nin “Sinemanın gelecekte tamamen siyah beyaza döneceğini düşünüyorum.” sözü geldi aklıma. Ben de siyah beyaz filmlerin hikâye anlatımlarını daha etkileyici buluyorum açıkçası.

Buğday filmi hakkında söyleyeceklerimi Semih Kaplanoğlu’nun Variety dergisine verdiği röportajdan bir kısımla sonlandırmak istiyorum: “Dinlere özel bir ilgim var. İslam dini tarih boyunca gelmiş tüm peygamberlere saygı duyar. Kur’an kitabımız Musa Peygamber’e geniş yer ayırır ve onun hakkındaki efsaneleri hatırlatır. Erol ve Cemil’in yolculuğu, Kur’an’daki el-Kahf/Mağara suresinde zikredilmiştir. Bu efsane tarih boyunca birçok İslam âlimi tarafından incelenmiştir. Ben bu filmde onun hem İbn-i Arabi’nin Füsusü'l-Hikem/ Aklın Mühürleri eserindeki yorumundan, hem de kendi inancımdan yararlandım. Kutsal kitaplardaki metinlerin sadece geçmişten birer masal olmayıp, bugün de hayatımızı etkilediğine inanıyorum.”

Film Yorumcusu Ali Burak Cesur