Cape Town

HABER MASASI
Abone Ol

Rotam uzun zamandır Asya kıtasındaydı. Önüme kocaman dünya atlasını alıp vizesiz ülkelere şöyle bir tekrar baktım. Güney Afrika bana göz kırpıyordu. Karar verildi, Cape Town’a gidecektim!

  • Afrika kıtasının en ucunda bir ülke Güney Afrika Cumhuriyeti. Sınır komşuları Namibya, Botsvana, Zimbabve, Mozambik ve Esvatini. Güneydoğusunda Hint Okyanusu, güneybatısında Atlas Okyanusu’nun yer aldığı şahane bir coğrafya.

Cape Town’a gideceğimi söylediğimde herkesten güvenlik konusunda uyarı almıştım.

Ülkenin yasama, yürütme ve yargı başkentleri ayrı şehirler. İlginç değil mi? Yürütme başkenti Pretoria, yasama başkenti Cape Town, yargı başkenti ise Bloemfontein. Ülkede birden fazla resmi dil bulunuyor. Yaklaşık 10-11 resmi dille bayağı bir fazla… 1400’lü yılların sonuna dek yani Avrupalılar buraya gelene kadar bölgenin durumu tamamen değişmiş. İlk gelen Portekizlilerle beraber kolonileşme başlamış. Hollandalılar da gelmiş, eee İngilizler durur mu? Onlar da hemen damlamışlar. Ülkede 1948 yıllarında kölelik gibi yeni bir sistem ortaya çıkmış: Apartheid. Afrikaanca “ayrılık” demek olan bu kelime tam olarak bu anlama geliyor. Beyaz ırkın, siyah ırktan üstün olduğunu savunan bir ideoloji ile yürütülmüş sistem. 1948-1994 yılları arasında devlet tamamen bu sistem ile işlemiş. Siyahilere yapılan bu ayrım resmileşerek sürüp ırkçı bir zemin oluşturmuş. Ülkenin ilk siyahi devlet başkanı Nelson Mandela başa geldiğinde bu ırkçı uygulamalarla savaşmış ve böylece bütün bunlar ortadan kalkmış. Tam 9 yıllık iktidarı boyunca bütün bu ırkçı söylemlerle mücadele eden Mandela, 1993 yılında da Nobel Barış Ödülü başta olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı Özgürlük Madalyası ve Sovyet Lenin Nişanı da dahil olmak üzere 250’nin üzerinde ödülün sahibi olmuş.

Cape Town’a, İstanbul’dan yaklaşık 10 saat süren bir uçuşun ardından gittim. Bütün gece süren yolculuktan sonra şehre öğle vakitlerinde ayak bastım. Pasaport kuyruğunun ardından hemen şehrin merkezi bir yerinde olan otelime yerleştim. Cape Town’a gideceğimi söylediğimde herkesten güvenlik konusunda uyarı almıştım. O yüzden oteli özenle seçmem gerekti. Şehrin herhangi bir yerinden otel tutman burada çok mümkün gözükmüyor. Güvenli kabul edilen noktalarından biri olan Kloof Street ile Long Street bölgelerinden birinde otel bulman iyi olabilir. Yine de otel ararken bütün yorumları okumakta fayda var! Otel dışında bir seçenek de Airbnb olabilir. Hele kalabalık bir grupla geziyorsan çok uygun bir seçenek. Airbnb’de de yorumlar sana yol gösterecektir.

Bu şehrin doğal güzelliği her noktasında insanı hayrete düşürüyor.

İlk günümde hava açık olduğu için Masa Dağı’na çıkmak istedim. (Orijinal adı Table Mountain) Burası Cape Town’ın en önemli noktalarından birisi. Uçaktan inerken gözüktüğünde bile insana heyecan veriyor. Eğer hava sisli ve pusluysa dağı görmek mümkün değil. Bu yüzden gidilecek günü iyi ayarlamak gerekiyor. Masa Dağı, dünyanın en eski dağ oluşumlarından biri. Okyanusun kıyısından yüzlerce metre yükseğe uzanan dik kayalık üzerine kurulu platosundan dolayı “masa”ya benzetiliyor. Yani dümdüz olduğu ve masaya benzediği için masa demişler, dümdüz mantık. Bunu öğrenince ufak bir aydınlanma yaşadım. Yerli halk ise ona “Deniz Dağı” diyor. Masa Dağı aynı zamanda UNESCO’nun dünya mirası listesinde de yer alıyor. Ve yaklaşık 1470 endemik çiçek türüne sahip. Her yönüyle benzersiz bir yer.

Taksi ile otelden ayrılıp teleferiklerin çıktığı yere gittim. Teleferiğe binmek şehrin tamamını görmek için eşsiz bir deneyimdi. Hem bütün şehri izleyerek çıktım hem de bir sürü harika fotoğraf çektim. Dağ epey rüzgarlı olduğu için yanıma rüzgarlık mont götürmüştüm. Buraya yedek bir şeylerle gelmekte fayda var. Uçmamak için hiçbir sebep yok. Dağı gezip teleferikten başlayan manzara seyrine doydum. Burada bir kafede soluklandım. Biraz kahve içip dağ havasının tadını çıkardım. Dağda 350’den fazla doğa yürüyüşü parkuru var. Eğer yürüyüş seviyorsan burada yürümek çok keyifli. Dağa teleferikle çıkmak yerine tırmanmak da bir seçenek. Ama yorucu bir seçenek tabii. Bununla ilgili rehber turları da mevcut.

Masa Dağı maceram uzun sürdüğü için otele varışım epey geç oldu. Akşam otelin yakınlarındaki Waterfront Bölgesi’ndeki bir restoranda balık yedim. Buranın balıkları ef-sa-ne, eğer bir gün gelirsen mutlaka dene.

Afrika pengueni diye bir tür var. Ve yaşam alanları da tam burası.

İkinci gün erkenden uyanıp otelin harika kahvaltılarından denedim. Otel görevlilerinin hepsi güler yüzlü ve son derece tatlıydı. İkinci gün için internet sitesinden Hop on-Hop off turu satın almıştım. Cape Point, Ümit Burnu ve penguenlere kavuşacaktım. Şehirde görmek için sabırsızlandığım şeylerden ilki penguenlerdi. Boulders Beach penguenlerin yaşam alanı. Onlarca penguenin bir arada yaşadığı yanlarına gidip dokunabileceğin, fotoğraf çektirebileceğin bir yer. Bu kadar çok penguenin sahilde paytak paytak bir o yana bir bu yana gidişlerini izlemek bile harikaydı. “Afrika’da penguenin ne işi var?” gibi bir şey geçiyorsa aklından hemen söyleyeyim, Afrika pengueni diye bir tür var. Ve yaşam alanları da tam burası. Burası ulusal park olduğu için giriş ücretli. Boulders Beach ya da Foxy Beach’te penguen deneyimi yaşayabilirsin. Ben Boulders tarafını tercih ettim daha çok penguen olduğu için. Ama çok da yaklaşma, ısırabilir diye bizi de baştan uyardılar.

Bir sonraki durağım Cape Point’ti. Fünikülerle tepeye tırmandık. Manzara yine harikaydı. Sanırım bu şehrin doğal güzelliği her noktasında insanı hayrete düşürüyor. Ümit Burnu Cape Town’ın güneydeki en uç noktası. Afrika’nın en güneydeki noktası olduğuna inanılsa da aslında bunun 160 kilometre güneydoğusunda bulunan Agulhas Burnu en uç nokta.

Otobüsle geri dönerken hediyelik eşya dükkanına uğramayı ihmal etmedim. Otobüste giderken devekuşları gördüm, harikaydılar. Dönüş yolu epey uzun sürdü, otelin yakınlarında bir yerlerde yemek yiyip üçüncü güne dinç uyanmak için yatağa koştum.

Küba’daki evler gibi rengarenk evlerin hikayesi mutlu sona ulaştığı için beni mutlu etti.

Üçüncü gün uyanıp kahvaltı ettikten sonra Bo-Kaap’a gitmek için otelden ayrıldım. Bo-Kaap Cape Town’ın Müslüman mahallesi. Zamanında köle olarak Malezya, Endonezya gibi ülkelerden gelen Müslümanların yoğun olarak yaşadığı yer burası. Burada yaşayan halk özgürlüğüne kavuşunca oturdukları mülkleri satın alma hakkını elde etmiş. O yüzden evlerini rengarenk boyamışlar. Buradaki renkli evler köleliğe başkaldırı niteliğinde adeta. O yüzden Küba’daki evler gibi rengarenk evlerin hikayesi mutlu sona ulaştığı için beni mutlu etti. Cıvıl cıvıl evlerin önünde bir sürü fotoğraf çektirdim.

Kahve ve öğle yemeği için Greenmarket Meydanı’na gittim. Greenmarket Meydanı, Grand Parade’den sonra şehrin en eski ikinci meydanıymış ve eskiden köle pazarı olarak kullanılıyormuş.

  • Buranın ardından şehrin en ünlü caddelerinden olan Long Street’e gittim. Burası şehrin en turistik caddesi. Evler, sokaklar Avrupa şehirlerinden birindeymişsiniz hissi veriyor. Lola’s, Mama Africa, Fiction, Kamili Coffee gibi mekanlar en sevdiklerim oldu. Şöyle bir turlarsan sen de harika mekanlar keşfedebilirsin.

Greenmarket Meydanı, Grand Parade’den sonra şehrin en eski ikinci meydanıymış ve eskiden köle pazarı olarak kullanılıyormuş.

Kamili Coffee’de küçük bir mola verdim. Buradaki kahveciler dünyanın en iyileri arasında. Öyle güzel mekanlar var ki sırf bunlar için birkaç gün harcanabilir.

Şehrin dışındaki noktalara gidecek vaktim kalmadığı için alpaka görmeye gidemedim. Bu kez yapamadım ama bu sevimli hayvancıkları bir sonraki sefere mutlaka göreceğim. Ayrıca Robben Island, Kirstenbosch Botanik Bahçesi ve Company’s Garden’a da gidecek vaktim yoktu. Senin vaktin olursa ve ilgini çekiyorsa mutlaka planına ekle. Ayrıca macera seviyorsan, köpekbalıklarıyla dalış yapabileceğin yerler var. Ben pek cesaret edemedim. Ama yine de çok istersen, neden olmasın?

Ha unutmadan buraya gelmeden önce priz girişlerimizin farklı olduğunu unutma. O yüzden uygun dönüştürücüyü mutlaka yanına al. Güney Afrika’ya gelmeden önce aşı olmana gerek yok, merak etme.

  • Ve Güney Afrika’nın para birimi Rand. Parayı bozdurmak için Waterfront bölgesindeki exchange yerlerine gidebilirsin. Başka noktalara götürmek isterlerse pek de inanmayın.

Güney Afrika ile saat farkımız yalnızca 1 saat. O yüzden jet-lag falan olmayacaksın. Bu da güzel haberlerden biri.

Cape Town’a kaç gün ayrılır bilmiyorum. Elimden gelse birkaç ay burada yaşamak isterdim. İnsanları, doğası muhteşem bir yerdi. Hazır vize de istemiyorken, planlarına eklemeye ne dersin?