Lapland’in başkenti: Rovaniemi

NİLÜFER TAKTAK
Abone Ol

Sayısız şehre gittim. Birkaçı, beni bu buzların içindeki masal şehri kadar heyecanlandırdı. Düşünsene daha uçaktan şehre bakarken bile bembeyaz karların içinde bir masal kasabası görüyorsun. Uçak iniş anonsuna geçince burnumu uçağın camına yapıştırdım. Hemen altımızda buzdan göller, karlı ağaçlar, minik evler… Uzun bir köprü gördüm, şehri Qunasvaara’ya bağlayan: Lumberjack’s Candle Bridge. Bu köprünün altından akan nehirde, yazları şehirdeki insanların geyiklerle birlikte yüzdüğünü çok sonraları öğrendim.

Küçük havalimanından çıkıp, yola koyulmak için acele ettik. Ama dışarı çıktığımda soğuk yüzüme çarptı. Bu kadar soğukla daha önce hiç karşılaşmamıştım. Nasıl idare edeceğimi bilmiyordum ama kar insana sınırsız bir neşe veriyordu, bu kesindi. Kar sebebiyle okullar tatil olduğunda, sevinçten nefesi içine kaçan küçük bir kız çocuğu gibiydim.

Gitmeden yazıştığımız rehberimiz Anukka, bizi otelde karşılayacaktı. Taksi tutup, doğruca otele gitmeye karar verdik. Çünkü henüz bu şehre göre giyinmediğimizi fark ettik. Bindiğimiz taksici Iraklıydı, buraya seneler önce yerleşmişler. Üniversite okuyormuş. Bu kadar küçük bir şehirde ilk karşılaştığımız insanın göçmen olması ilginç geldi.

Otele vardığımızda, turizm ofisi Visit Rovaniemi’den Anukka bizi karşıladı. Programlarımızı ve minik hediyelerimizi elimize tutuşturarak, bölge hakkında bilgi vermeye başladı. Saat öğleden sonra dört olmasına rağmen hava kapkaranlıktı! Üstümüzü sıkıca giyinip yola koyulduk. İlk durak, Arktikum Bilim ve Tarih Müzesi’ydi. Müzenin girişinde kocaman bir yılbaşı ağacı vardı. Hava karanlık ama müzenin ışıkları sayesinde birkaç poz fotoğraf çekmeyi başardık. Annuka bizi, müzeyi gezdirecek Hollandalı rehberle tanıştırdı. Müzenin cam tavanı, kuzey ışıklarını görmenize bile izin veriyormuş. Yılın bu dönemi şehirden ışıkları görmek için çok uygun olmasa da karların cama düşüşünü izlemek bile harika!

Fin mutfağı, ağırlıklı olarak balık ve sebze içerikli.

Müze, birkaç bölüme ayrılmış: Rovaniemi’nin tarihi, coğrafi konumundan oluşan bir takım özellikleri, kuzey ışıklarını deneyimleyeceğiniz simulasyon odası, Sami ırkına ait günlük yaşam nesneleri… Bütün bunları müzenin içinde bulmanız mümkün. Biz, pek vaktimiz olmadığı için hızlıca müzeyi gezdik. Çocukların da ilgisini çekebilecek birçok bölüm var burada. Özellikle bölgede yaşayan hayvanların balmumu heykelleri ilgimizi çekti. Kuzey ışıkları simulasyon odasındayken gerçeğini görmenin nasıl heyecan verici olacağını düşünmeden edemedim. Çok değil birkaç saat sonra, kuzey ışıklarını görmek için yola koyulacaktık. Düşündükçe içim içime sığmıyordu!

Anukka ile ayrılıp, Arctic Restoran’a gittik. İskandinav doğasının saf malzemelerinden yapılan dekorasyonuyla bu restoran, misafirlerine Fin mutfağını sunuyor. Fin mutfağı, ağırlıklı olarak balık ve sebze içerikli. Bu ülkenin somonları bir harika. Bunun yanında geyik etini de hemen her yemekte kullanıyorlar. Geyik etinden yapılan hamburgerlerini mutlaka tat mesela! Ormanlarında yetişen yaban mersini, ahududu ve böğürtlen gibi meyveleri tatlılarında, içeceklerinde görmen mümkün. Bunlardan yapılan içecekleri hem sıcak hem soğuk servis ediyorlar. Günün birinde Rovaniemi’ye yolun düşerse hepsini tat ve dönüşte de bu içeceklerden mutlaka yanına hediyelik olarak al!

Yemekten hemen sonra kuzey ışıklarını görmek için Beyond Arctic Ofis’e gittik. Ofise girer girmez rehber, elimize bir çanta tutuşturdu. Çantanın içinde üç kafa lambası, ağzına kadar yaban mersini çayı dolu üç termos ve ateşte bir şeyler pişirmek için uzun çubuklar vardı. Üstümüze kocaman tulumlar giydik, ayaklarımıza da botlar. Uzay yürüyüşünde kaybolmuş turistler gibi bir havamız vardı. Eldivenim olmasına rağmen, rehber elime eldiven tutuşturduğunda şaşırdım. Rehber tekrar etti: “-30 santigrat dereceye kadar düşen bir soğuk var. Sıkı giyinin!”

Fin mutfağı, ağırlıklı olarak balık ve sebze içerikli.

Araca atlayıp şehrin bir saat kadar daha kuzeyine gittik. Rehberimiz aracı durdurup montunu giydi, işte başladık! Dâhil olduğumuz küçük gruptaki herkes ışıkları ilk kez görecekti, tabii eğer şanslıysak... Ormanın içine doğru yürüyerek yol almaya başladık. Kafa ışıklarımızı kullanmamız gerekiyor ama öyle büyük bir dolunay vardı ki ormanı aydınlatmaya yetiyordu. Rehberimiz, grubumuzdaki herkesten fotoğraf makinelerini hazırlamasını istedi. Kara gömdüğümüz tripodları kurup, makineleri sabitledik. Ve işin en zor kısmı geldi: Beklemek. 15-20 dakika bekledikten sonra, yeşil bir ışık göründü uzaktan. Sonra oynamaya başladı. Fin mitolojisine göre bir tilkinin dünya üzerinde gezerken çıkardığı ışıklarmış, kuzey ışıkları. Tilki tepemizin üzerinde bir o yana bir bu yana dolanıp durdu.

O ana şahit olmak büyüleyiciydi. O güne kadar videolardan, fotoğraflardan görebildiğim ışıklar yanı başımdaydı. Birkaç dakika hiçbir şey düşünmeden, fotoğraf çekmeye uğraşmadan anın içine hapsoldum. Ormanda çıt çıkmıyordu. Bu sessizlik büyüleyiciydi!

O ana şahit olmak büyüleyiciydi.

Birkaç dakika daha fotoğraf çekip, dondurucu soğuktan daha az etkilenmek için biraz daha yol gittik. Aracı bu kez kocaman donmuş bir nehrin kenarına çektik. Nehrin ucunda kamp alanı vardı. Rovaniemi’de sık sık karşımıza çıkan ağaçtan yapılma, önü açık, deri ile korunmuş bir çadıra gittik. İşte şimdi ışıkların tadını çıkarma zamanıydı. Çantalarımızdaki termosları çıkarıp, çubuklara sosis taktıktan sonra ışıkları izleyerek ısındık. Gruptaki Romalı çiftten sosisi yakmadan nasıl kızartacağımı öğrendikten sonra, kıpkırmızı olan burnumu da ısıttım. -30 santigrat derece soğukta, donmuş bir nehrin kenarındaydım. Yanımda başka başka şehirlerin insanları… Rovaniemi giderek daha çok içine hapsediyordu beni...

Ertesi gün Bearhill Husky rehberi, bizi otelin lobisinden aldı ve dışarı çıktık. Sabah sekiz olmasına rağmen etraf kapkaranlıktı. Gördüğüm herkese, “Bu soğuğa alışıyor musunuz?”, “Karanlıkta yaşamak zor değil mi?” diye sordum. Ama neredeyse herkesten, “Rovaniemi öyle büyüleyici ki buradan başka yerde yaşayamazdım,” cevabını aldım. Rovaniemi’nin insanları öyle neşeli ve güler yüzlüydü ki onlarla birlikteyken soğuğu hiç hissetmedim.

Husky’lerle safari deneyimi, beni kuzey ışıklarından sonra ne çok heyecanlandıran şeylerden biri oldu. Karlarla kaplı husky çiftliğinde minik ahşap eve gittik. İçinde şömine, kapısında ışıklarla süslenmiş kocaman bir yılbaşı ağacı vardı. Safari için yine sıkıca giyinmemiz gerekiyordu. Montlarımızı hiç çıkarmadan, üzerimize kocaman tulumları giyip berelerimizi taktık. Husky’ler için hazırdık. Hava yeni yeni aydınlanmaya başlıyordu. Husky’ler kızaklarda bizi bekliyordu. Rehber kısa bir bilgilendirmenin ardından sordu: “Hazır mısınız?” Heyecanla kızaklarda yerimizi aldık. İki kişinin bindiği kızağı, yaklaşık beş Husky sürüyordu. Husky’ler, ara ara vücut ısılarını dengelemek için kar yiyorlardı. Karlarla kaplı kuzey ormanlarının içinde, köpeklerin taşıdığı kızakta harika görüntüler hafızama kazındı.

İki kişinin bindiği kızağı, yaklaşık beş Husky sürüyordu.

Yaklaşık 15-20 kilometrelik turumuz tamamlandıktan sonra şömineli bir çadıra girip böğürtlen çayımızı içip kurabiyeler yerken, Husky’ler hakkında bilgi aldık. Sibirya ve Alaska cinsi kurtların bulunduğu çiftlikte, her köpeğin kendi karakterine göre eğitilmesi beni şaşırttı. Bazıları çok üşürken, bazıları yalnız gezmekten hoşlanıyormuş. Kimisinin patilerinde yün patikler varmış, çünkü derileri çok hassasmış. Bazıları yalnız uyurken, bazıları arkadaşlarını asla bırakmazmış. Ve bu onlarca köpeğin bir adı ve pasaportu varmış. Biz gittiğimizde Alaska’dan yeni gelen iki kurt, arkadaşları ile tanışıyordu.

Husky safariden çıkıp şehre döndük. Buzdan donmuş Wilderness Gölü’nde yüzecektik. Donmuş bir göle atlamak için herkes çok istekli olmuyor. Ama ben burada olabilecek her şeyi tecrübe etmek istiyordum. Gölde batmayacak büyük bir tulum giyip hazırlandığımda, arkadaşım fikrini değiştirip bana eşlik etmeye karar verdi. Rehberimizle birlikte göle kendimizi bıraktık. Kulaklarım da suyun içinde olduğu için sessizliğe gömüldüm. Soğuğu hissetmek biraz zordu. Etraftaki donmuş buz kütleleri ellerime çarpıyordu bazen. Burnumun kıpkırmızı olduğunu hissetmek zor değildi. Sırt üstü yavaşça suda süzüldüm. Sudan çıktıktan sonra tulumları çıkarıp, yine koca bir çadırın içine girdik. Ateş başında marşmelov kızartıp kahvemizi yudumladık. Sıcak iklim insanları olarak ilk günden beri yanımızdan ayırmadığımız vitaminler ve soğuk algınlığı ilaçlarının yüzüne bakmadım. Hatta iki günde buranın soğuğuna alıştım bile. Belki de üşümek hiç bu kadar güzel olmamıştı.