Ne içindeyim şehrin ne de büsbütün dışında: Mimar Emre Erkal

SEHER ÇAKMAR
Abone Ol

Yaşamın en kadim tanıkları nedir veya tarihin? Ya da insanın en büyük tanıklığı nasıl olmuştur? İnsan yaratıldığında bu dünyayı yurt edindi. İşte insanın en büyük şehri bu gezegen… Soruya vereceğimiz cevapsa insanın bu doğal yerleşiminden doğan, daha sonra ise gelişerek sınırları belirlenen insan yapması şehirler olacak. “Bunu biliyor muydunuz?” parantezi açıyorum hemen: Eski Türklerin şehir kelimesinden önce “balık” kelimesini kullandığını biliyor muydunuz? Bu kelime, şehirleri korumak için inşa edilen surların yapıldığı “balçık” kelimesi ile yakından ilişkiliymiş. Parantezi kapatıyorum. Tarihteki kentleşmenin köklerini 10 bin yıl kadar geride buluruz. Sınırları dünya ile başlayan bu kocaman şehir, insanın politik bir varlık olması ve giderek çoğalmasıyla birtakım bölünmeler geçirdi. Bu, beraberinde kalıcı yapılar inşa etmeyi gerektirecekti. Çünkü tahakküm kurulan yerde ihtişamlı yapılar hem görünür olmayı hem de otoriteyi korumayı sağlayacaktı. Tabii zamanında çok akıllıca yapılmış şehirleşme planları, hâlâ adından söz ettiriyor. Antik çağın unsurları bugün bile bahis konusu olabiliyorsa zamanının ötesinde bir iş yapmayı başarmış demek olur.

Tarihin sayfalarındaki tozu attık ama epeyce de geriye gitmiş olduk. Bunun sebebi, zamanı aşan bu şehirlerin en önemli unsurlarından olan mimariye dokunabilmek ve bu mimarinin devamına talip olan, medeni miraslarımız olan şehirlerimize medeniyetin parmak izlerini basmak isteyen Mimar Emre Erkal’a sözü getirebilmek. Emre Erkal, mimar bir ailenin içine doğmuş. Fakat kendisi mimar olana kadar düz bir patikada yürümeyi tercih etmemiş. Sonucun mimarlığa çıkacağından habersiz çeşitli yollarda yürümüş. Bugün ise 1968 yılında anne ve babası, Filiz Erkal ile Coşkun Erkal, tarafından kurulan Ankara merkezli Erkal Mimarlık’ın ikinci kuşak kurucu ortaklarından biridir.

Emre Erkal, 1989-1993 yıllarında Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde elektrik - elektronik mühendisliği alanında lisans eğitimi aldı. Her ne kadar mimar bir ailede büyüse de o dönemde trend olmaya başlamış yapay zekâ konularıyla ilgilenmiş ve de aile geleneği mimarlığı reddederek mühendislik okumaya karar vermiş. Lisans yıllarında kendini geliştirmek için farklı girişimlerde bulunmuş; müzikle ve psikolojiyle ilgilenmiş. Tabii bu yıllarda mimar olmak isteyen arkadaşlarını, alanı tanıtmaları için anne ve babası ile tanıştırmaya getirdiğinden bahsediyor. “Neden ben olmuyorum da arkadaşlarıma bu mesleği satmaya çalışıyorum?” diye soruyor kendine. Gülerek hatırladığı bu anısını, -günün sonunda mühendislik okumuş bile olsa- mimar olmak yolundaki ilk sorgulaması olarak anlatıyor.

Anayol her zaman hedefe ulaştırmaz, tali yollar kullanmak gerekir.

Emre Erkal, bilim ve teknoloji, yapay zekâ gibi konularda derinlikli akademik çalışmalar yürütmek için yurt dışına çıkar. Farklı disiplinlerde doktora yapmak üzere gittiği yurt dışında teknoloji, sanat, beyin, zihinsel süreçler, psikolojik/duyusal alımlama gibi alanlarda çeşitli deneyimler kazanır. Fakat burada bazı hayal kırıklıkları yaşadığını söylüyor. Bu, aradığı şeyin, onu tanımlayan uğraşın aslında bu ilgi alanları olmadığının farkına varmasıyla ilgili sanıyorum. Nihai olarak algısal birtakım konulara olan merakı, onu mimarlığın kucağına bırakmış. Buna, “mimar genlerin ağır basması” diyebilir miyiz bir bakıma?

Belki herkes aynı yolda yürüyor ama bizim farklılıklarımız, bizi parmak izimiz gibi özgün kılan şey, o yolda yürüme şeklimiz. “Düz patikalar, kıvrımlı patikalar” demiştik ya etrafımıza bakarsak kıvrımlı olanların daha çok olduğunu görürüz. Anayol her zaman hedefe ulaştırmaz, tali yollar kullanmak gerekir. Bu nedenle yolumuzu çizmek için o tali yoldan birine sapmak lazımdır. Emre Erkal da mimarlığa giden yolda kendince bazı çıkmaz sokaklara girmiş ve en sonunda kendisi için en iyi yolun mimarlık olduğuna karar vermiş. 1995 yılında gittiği Amerika’da, Harward Üniversitesi’nde 1999’a dek mimarlık yüksek lisans eğitimi görmüş. Orada aldığı eğitimin sadece kurama bağlı değil, daha çok uygulama ve projeye yönelik bir eğitim programı olduğundan söz ediyor, bir söyleşisinde. Bu bir bakıma yüksek lisans üzerinden mimarlık yapabilir belgesi elde etmesi anlamına geliyor ama gelgelelim Türkiye’deki meslek kanunu kapsamında işleyen yasa, Emre Erkal’ın yüksek lisans derecesini mimarlık yapabilmek için yeterli ve geçerli görmüyor. Kanun, “mimar ve mühendisler lisans derecesine sahip olmalıdır,” ibaresini içeriyor. Böylece yoluna bir kıvrım daha eklenerek, geriye dönük olarak, Türkiye’de eksik derslerini tamamlıyor ve lisans derecesi elde ediyor.

Emre Erkal mimar olduktan sonra hemen Türkiye’ye dönmemiş, yurt dışında büyük bir şirketin projesinde yer almış. Tabii o dönemleri projelerin hayata geçmesi, tasarlanan binaların inşa edilmesi için zor zamanlar olarak anlatıyor ve bu durumun yurt dışında da geçerli olduğundan bahsediyor. Öğrencilerin stajlarını tamamlamak için alan bulamadığı zamanlardan söz ediyoruz. Bu noktada bir yarışma vesilesi ile proje için Türkiye’ye gelerek birkaç ay çalıştıktan sonra, yeniden Amerika’ya dönüyor. Tabii bu projeyi ailesiyle beraber yürütüyorlar. Ama o zaman bir kıvılcım yanıp sönüyor zihninde. Çünkü bir şeyler tasarlayıp onu hayata geçirmenin pek de mümkün olmadığı zamanda yaptığı şeyin karşılığını buluyor olması, onu heyecanlandırıyor. O zaman, hâlihazırda kurulu bir düzene eklemlenmiş olmanın nasıl bir deneyim olduğu sorusuna da cevap vermiş oluyoruz. Farklı bilgi bikrimi ve ekolden geliyor olmaları, kendilerine dezavantajdan ziyade olumlu geri dönüşler sağlamış. Emre Bey’in çağına daha yakın duran tarafı onları beslemiş, o da geçmişten bu yana birçok başarılı projeye imza atmış olan ailesinin bilgi birikiminden faydalanmış. Böylece bir adaptasyon sürecinden sonra, kardeşiyle birlikte, bu aile şirketinin devam ettirici kolları olmuşlar.

Emre Erkal mimar olduktan sonra hemen Türkiye’ye dönmemiş, yurt dışında büyük bir şirketin projesinde yer almış.

Ebeveynlerinin zamanındaki Türkiye, Ankara odaklı bir mimari üretimi benimsemiş görünmekte. Bunda Bayındırlık Bakanlığının büyük bir rolü var elbette. O dönemde bu Bakanlık ekseninde açılan birçok yarışma ve iş mevcut. Zamanında yapılmış olan işlerin birçoğu, hâlâ adından söz ettiren, kalıcı olmayı başarmış işlerdir. İlk büyük proje, Konya’daki Merkez Bankası olmuş (1970) ki şehrin modern mimarlık mirası içinde önemli bir yapı addediliyor. Yine bir yarışma sonucunda, Ankara’daki Atatürk Kültür Merkezi projesi elde ediliyor (1981). Bu yapının ilginç yanı, yapı biçimlendirilirken bir “kenotaf” (cénotaphe, simgesel mezar) konseptinden yola çıkılmış olması. 18. yüzyıl mimarlarından olan Boullee’in üçgen prizma benzeri, bir piramidi andıran cénotaphe yapısını getiriyor akla. Şehirlerin zamanı nasıl aştığından sözediyorduk değil mi? Güzel bir örnek değil mi sizce de?

Emre Erkal’ın ilk işi, İstanbul Sarıyer’de bulunan Eşref Denizhan Açıkhava Tiyatrosu’dur. İki aşamalı bir iştir bu. Önce bir sahne örtüsü yapılması isteniyor kendisinden ve istek üzerine çelik bir örtü tasarlıyor. İkinci aşamada ise kulis ve sahne arkası yer alıyor. İşin başında, tüm arka fonksiyonlarıyla beraber bir örtü tasarımı istenmiş olsa böyle bir yapının ortaya çıkmayacağını söylüyor. Böylece bir tarafı çelik, bir tarafı betonarme olan çarpıcı bir iş çıkmış ortaya. O sıralar Emre Bey’in sanat uğraşları içinde olduğu ve işitsel mekânlar üzerine doktora yaptığı dönemdir. O vesile ile mimarların da çok yakından alakalı oldukları dokunma duyusu ile ilgilendiğini söylüyor. “Haptik” denen dokunsal yöntem ile görme duyusunu birleştirerek bürüt bir doku vermek, seramiğin parlak yüzeyini kullanmak, yukarıyı pütürlü bir sıva ile bitirmek gibi her bir kademede farklı yüzey dokusu kullanmak istemiş ve “bunun başarılı bir örneğini vermiş,” diyebiliriz.

2007-2011 yılları arasında Çankaya Üniversitesi’nin kampüs projesini yapmaya soyunuyorlar. Çoğul konuşmak gerekir. Çünkü bu, anne ve babasıyla birlikte yaptığı belki de son çalışma diyebiliriz. Bu yerleşke birkaç aşamada meydana gelmiş, sürekli olarak sağına ve soluna yeni yapılar inşa edilmiş. Bunun sebebi ise topografyasının düz bir yüzeyde değil, engebeli bir arazide bulunuyor olması. Doğu batı, kuzey güney koordinatlarında, düz bir ızgara biçiminde, tek hamlede yapılamamış. Bu nedenle irrasyonel bir örgütlenme ile kampüs, birden fazla işlemle bugünkü vaziyete getirilmiş.

Emre Erkal, Erkal Mimarlık’taki konumunun yanı sıra, hâlihazırda Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Mimarlık Bölümü’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışmakta.

Sıradaki projenin ise ilginç bir hikâyesi var: Antalya’daki Doğu Garajı Kültür Merkezi ve onlar için de sürpriz olan Nekropol Müzesi. Bu projeye 2013 yılında başlanmış. Yapılan kazılarda ise erken dönem Romalılara ait bazı lahitler, mezar taşları bulunmuş. Aslında biraz araştırmayla o bölgenin böyle bir yapıya sahip olduğu görülmüş ve bunun sonucunda tarih sahnesinde önem arz eden herhangi bir ismin mezarına rastlanmamış ama yine de arkeolojik çalışmaların ve koruma kurulunun devreye girmesiyle uzun bir süreç başlatılmış. Erkal Mimarlık, bu noktada titiz bir çalışma yürüterek koruma kurulu ve arkeoloji birimiyle iş birliği içinde bu işi kotarmayı başarmış. Nekropol Müzesi ile birlikte kültür merkezi de 2022 yılında hizmete açılmış.

Son çalışması ise 2018’de gerçekleşen Hacettepe Üniversitesi Biyoçeşitlilik Araştırma Merkezi ve Müzesi’dir. Buranın ilginçliği, mimari çözüme ulaşmada biyoçeşitlilik temasından yola çıkılarak yapılmasıdır. Bina bir hücre biçimindedir. Doğadaki çeşitli formasyonlarda, örneğin bir petek dokusunda, bir böceğin kanadında, yaprağın üzerindeki damarlarda alt birimler birbirlerini iterek bir denge arayışına girerlermiş. İlham aldığı hücre, bu arayıştan meydana gelen bir formdur.

Emre Erkal, Erkal Mimarlık’taki konumunun yanı sıra, hâlihazırda Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Mimarlık Bölümü’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışmakta. Eğitim sektörünü de deneyimlemiş biri olarak, elbette “öğrencilere neler söyleyebilirsiniz?” sorusuna vereceği birkaç cevabı olacak. Öncelikle okul, insana belli bir bilgi birikimi ve değerler sistemi kazandırıyor. Fakat dışarıda deneyimlenecek pek çok şey var ve çok dağılmamakla birlikte bu deneyim paketlerini tecrübe etmenin önemli olduğunu düşünüyor. Okulda verilen veya odaklanılan bölümün ezberlettiği doğrular siteminin dışında bir alanı deneyimlemek pek çok artı sağlayabilir. Örneğin mimarlık alanında hatırı sayılır ofislerde yer bulmaya çalışmak yerine, belki bir mühendislik, belki teknoloji veya herhangi farklı bir alanda iş yapmak, asıl yapmak istenilen mimarlık alanına da gözle görülür geri dönüşler sağlayabilir. Alakası olmadığı düşünülen yerlerde bulunmanın bile, oranın mekânsal ihtiyaçlarını öğrenmek açısından bir mimar için müthiş bir deneyim olacağını dile getiriyor. Azminin ve çalışma gücünün çimento kadar kuvvetli olması dileğiyle…