Neler oluyor?

GÖKHAN ÖZCAN
Abone Ol

Yine bir cumartesi günüydü. Metrodan çıkıp ara sıra uğradığım kitap kafeye kadar yürüdüm. Hava soğuktu ve kafenin camları yine buğulanmıştı. İçerisinin kalabalık olduğu belliydi ama kim var kim yok o belli olmuyordu.

Tam açmak üzere elimi uzatmıştım ki kapı kendiliğinden açıldı ve içeriden iki adam çıktı. Gözüm bir yerlerden ısırıyordu ikisini de ama tam teşhisi koyamadım. Konuşa konuşa uzaklaştılar, derin bir meseleydi görünüşe göre.

İçeri girdim, kalabalığın arasından kasaya doğru yürüdüm. Kasiyer oldukça sakindi, yeni kitap sipariş listesini hazırlıyordu. Sesimi alçaltarak, "Çıkan adamlardan biri Peyami Safa'ya çok benziyordu." diyecek oldum.

Kasiyer kafasını yaptığı işten hiç kaldırmadan, “Oydu zaten.” dedi,"Yanındaki de Samuel Beckett…"

O kadar normal bir şeymiş gibi söylemişti ki öylece yüzüne bakakaldım. Bir şeyler söylemeye çalıştıysam da sadece anlamsız bir hırıltı çıktı ağzımdan. Kasiyer donakalmış hâlimi fark ederek bir açıklama lütfetmeseydi orada taşlaşıp kalabilirdim: "Bugün sabahtan beri durum böyle!"

"Ne açıklama ama!" diye isyan ettim içimden ve sonra bir sürü soru birbirini kovalayarak geçip gitti zihnimden: "Sabahtan beri böyle olan da ne? Peyami Safa’nın Samuel Beckett ile birlikte şu kapıdan kol kola çıkıp gitmesi günün kendi normallerinin azıcık dışına çıkmasıyla açıklanabilir mi yani? Bunu garip bulan tek kişi ben miyim burada?"

Zihnimde bu şaşkınlık çalkantısı sürerken gözlerimle de çabucak etrafı taradım. Şaşkınlığımı paylaşacak bir çift göz aradım. Ama bu arayışım derdime çare olmadığı gibi şaşkınlığımı kat kat artıracak yeni bir acayiplikler manzarasıyla karşılaşmama sebep oldu. Bulunduğum yere en yakın sandalyede Şeyh Galip oturuyor ve kahvesini yudumluyordu. Onun yanındaki masada Orhan Veli, Heidegger'le tavla oynuyordu. Üst raflardan Mesnevi’leri indirmeye çalışan adam da muhtemelen William Faulkner’dı. Az ilerideki masada Ali Fuad Başgil “gençlerle baş başa” sohbet ediyordu. Başlarında dikilip ara sıra sohbete kılçık atan da yanılmıyorsam Gogol’dü. James Joyce, Dostoyevski ve Kemal Tahir peçetenin üstüne bir fanzin taslağı karalamakla meşguldüler. Rimbaud dalgın dalgın buğulanmış camdan dışarıya bakıyor, muhtemel ki bir şey göremiyordu. Andrei Tarkovski, yanına gidip parmağının ucuyla camın buğusuna göz büyüklüğünde bir delik açtı ve onun bu müşkülünü çözdü. Bu arada Sait Faik boşları topluyor ve sallana sallana kafenin mutfak kısmına götürüyordu. Ben bu acayip manzara karşısında büyük dilimi ısırmak ve küçük dilimi yutmak ikilemi arasında gidip gelirken, "Bir şey alır mısınız?" diye soruverdi yanımdan geçen garson. Ne diyebilirdim ki… Cümle kurabilecek durumda değildim. "Su böreği ve çay…" diyebildim sadece. "Bir su böreği, bir çay…" diye mutfağa seslendi garson.

Biraz sonra her zamanki suratsızlığıyla Wirgina Woolf su böreğimi ve çayımı getirdi, bana en yakın masaya bıraktı. Çaresiz gidip oraya oturdum. "Afiyet olsun." dedi yan masadakiler hep bir ağızdan. Baktım Haldun Taner, Emile Zola ve Boris Vian. Teşekkür ettim kendilerine. Topu topu dört masa sığan bu avuç içi kadar kafede bu kadar masa nasıl olup da kendilerine yer bulabiliyor diye bir soru düştü aklıma. Güldüm kendime, bu kadar normalin arasında bu kadarcık bir anormallik de bulunsundu artık!

Bu arada Orhan Veli, Heidegger'in defterini dürmüş, tavlayı koltuğunun altına sıkıştırmıştı. "Yakışıyor mu sana bu hâllere düşmek, koskoca filozofsun!" diye takıldı Fuzuli ona. Ardından Sait Faik'e dönerek, “Benden bir kahve Heiddeger’e." dedi. Bunun üzerine Turgenyev, Kafka ve Yahya Kemal de birer kahve istediler. Sait Faik içeriye yöneldi hemen. Sait Faik'i görür görmez tanımıştım ama benden sipariş alan garson tanıdığım biri değildi. Yanımdan geçerken çevirip kim olduğunu sordum. "Tanımazsınız beni." dedi, "Yazmaya yeni başladım ben daha!"

Uzatmadım sözü, çay soğuyor, su böreği de biraz sonra alacağı çatal darbesinin korkusuyla tir tir titriyordu tabağında.