‘Buhran’ nasıl halledilir, ‘kriz’ nasıl çözülür? (1932’den 2022’ye)

D. MEHMET DOĞAN
Abone Ol

Dünya Kovid (taçkıran)19 salgınından sonra sadece sağlık bakımından sarsılmadı, aynı zamanda iktisâdî bir krize girdi. Bir taraftan işsizlik arttı, diğer taraftan enflasyon azdı. Bütün dünyada iktisâdî gelişme durağanlaştığı, hatta geriledi… Benzer bir krizle 90 yıl önce karşılaşılmıştı ve işin içinde sağlık yoktu... 1929 Buhranı ABD’de borsanın çöküşüyle açığa çıktı ve otuzlu yılların başında bütün dünyada tesirini gösterdi.

Avrupa’da bu buhranın tesiri Hitler’e iktidar yolunu açtı. Sovyetler Birliği otoriter yapısıyla güçlendi. Birinci dünya harbinin haraca bağlanmış mağlûpları üzerlerine yüklenen harp tazminatlarını ödemeyi reddetti. Bu bilhassa Fransa ve ABD’yi zor durumda bıraktı.

Buhrandan en fazla etkilenen ülkelerden biri de Türkiye idi. Nüfusun yüzde 75’i kır kesiminde yaşıyordu. İhracatımız tamamen tarıma dayalı idi ve tarım ürünlerine talep azalıyordu, buğday fiyatları dahi düşüyordu.

Buğday 15 kuruştan 5 kuruşa düşünce, buğday müstahsili köylünün hâli yaman oldu. Buğday satıp ihtiyaç karşılamak güçleşti. Ertesi yıl köylü buğday ekemez hâle geldi… Mühim gelir kaynaklarından biri olan tütünde de aynı şeyler yaşındı. Bazı tütün üreticileri düşük fiyatlar karşısında tütünlerini satmak yerine yaktı. Hükûmet buğday dahil bazı ihracat gelirlerinden mahrum kaldı. Devlet bütçesi 1929’dan sonra düşüşe geçti, devlet borçları arttı… İşte 4 yılın bütçesi (milyon lira):

  • 1929 210.408
  • 1930 222.646
  • 1931 186.000
  • 1932 170.000

Piyasa allak bullak oldu. Şeker, kahve gibi temel gıda maddelerinin fiyatları yükseldi. O zaman Türkiye ciddi bir çay tüketicisi değildi, kahve temel ihtiyaç maddeleri arasındaydı. Şeker ihtikârı, yani vurgunu; kahve ihtikârı haberlerine limon ihtikârının eklenmesine ne demeli?

Şeker iddihar edenler (stoklayanlar), kahve karaborsası yapanlar, dışarıdan alınacak ürünler arasında olmayan limonu ithal edenler mahkemelere sevk edildi…

1932’den 2022’ye…

Hâlâ atlatılmamış olan yaşadığımız “kriz” süresince dünyada benzer alâmetler görüldü. Türkiye’de elbette buhranın tesirine mâruz kaldı. 2002’den beri düşüş eğiliminde olan enflasyon yüzde kırklara dayandı… Hayat pahalılığı aldı yürüdü. Vatandaş dünkü fiyatı bugün bulamaz hâle geldi.

Bu süre içinde hükûmet ne yaptı?

Yaşımız bir asrın üçüncü çeyreğinde. 1960’lardan beri olup bitenleri takip ediyoruz. Bir hayli sıkıntılar atlattık, belki bu ölçüde değil ama hayli “bunalım” da gördük. Son iki yıl içinde yaşadıklarımızı ise daha önce görmedik, tahayyül bile etmedik.

Hükümet, salgının tesirlerini ortadan kaldırmak için tedbiren bir süre sokağa çıkılmasını yasakladı. Hayatımız boyunca darbe günleri ve nüfus sayımları dışında sokağa çıkma yasağına mâruz kalmamıştık. Aylarca evlerimizde kapalı kaldık. Koskoca hayatı, yani dünyayı, evlerimize, hatta odalarımıza sağdırmaya çalıştık. Sonra kısmî serbestlik dönemi başladı. Bu arada ekonominin kırılganlaştığını, iş sahiplerinin işlerini çeviremez duruma düştüğünü tahmin etmek güç değil. Böyle zamanlarda işten çıkarmalar furya hâlini alır. Hükûmet hem işletmecilere maddî destek verdi hem de işçilerin ücretlerinin bir kısmını karşıladı ve bu arada işten çıkarmaları da yasakladı.

Salgında, normalleşme ilerlerken ekonomi normali kaybetti ve bunun tesirleri hissedilmeye başladı: Hayat pahalılığı, enflasyon, geçim darlığı…

Böyle bir zamanda ne yapılması gerekir?

İlk akla gelen “sıkı para politikası” takip etmektir. Yani devletin kadrolarda tensikata girişmesi, maaşları ve ücretleri dondurması veya mümkün olduğu kadar artırmaması…

2020’lerde bu yol tercih edilmedi. Devlet çeşitli kurumlara eleman almaya devam etti. Ücretlerin artırılması faslına gelince, Cumhuriyet tarihinde pek görülmemiş şekilde asgarî ücrete ve maaşlara zam yapıldı. Benzer bir uygulamayı Refahyol hükümeti sırasında, yani Necmeddin Erbakan’ın zamanında görmüştük. Hoca’nın yüksek maaş ve ücret artırma hamlesinin siyaseten bir işe yaramadığını da…

Krizin atlatılması için başvurulan bu usûlün yakın ve uzun vadede nasıl sonuç vereceği zamanla görülecektir.

Kriz vergisi yok, ‘Buran vergisi’ vardı!

Ya bundan 90 sene önce “Cumhuriyet’in altın devri” sayılan yıllarda buhranı alt etmek için ne yapılmıştı?

Bugüne kadar bu konuda bir fikir ortaya koyanı görmedim. Ekseriya şu söylenir: Cumhuriyetin 9. yılıdır, bir yıl sonra 10. yıl tantanalarla kutlanacaktır, dolayısıyla millet refah içinde yaşamaktadır ve ekonomi tıkırındadır. Öyle olmasa Onuncu Yıl Marşı öyle yüksek perdeden konuşur muydu?

Onuncu Yıl Marşı’na, yani tescilli bir propaganda malzemesine bakarak tarih okuması yapmak bazı kesimlerde yaygın bir alışkanlık. Türkiye’de modern siyasî propagandacılık İttihat Terakki ile başladı, Cumhuriyet’te geliştirilerek sürdürüldü. Artık o devri yaşayanlar, gerçek şahidler tamamen ortadan çekildiği için ulu orta sıkılan palavralar yaygınlaştı. Mustafa Kemal’in portakal ihraç ederek Türkiye’yi iktisadî buhrandan kurtardığı ile ilgili uçuk iddialar tedavüle sokuldu. Yine öğretmen maaşlarının milletvekili maaşlarının altında olmadığı iddiaları da…

Peki, 1930’larda buhran nasıl aşılmaya çalışıldı?

1931 yılında “Buhran vergisi” çıkarıldı…Maaşların azaltılması sözkonusu idi, açıkça o kadar ileri gidilemedi, fakat maaşlar sabit tutuldu (bu Başvekil İsmet Paşa tarafından “memur maaşlarında tenzilat yapılmayacak!” şeklinde açıklandı.) Maaşlar doğrudan düşürülmedi, fakat “buhran vergisi” uygulanarak eksiltildi. 30 liraya kadar maaş ve ücretler buhran vergisinin dışında tutuldu. Otuz lira üstüne yüzde on buhran vergisi uygulandı.

1931’de bir şey daha yapıldı, Cumhurbaşkanı, 1930 Serbest Fırka denemesi sırasında seçilen bazı meb’usların da bulunduğu Meclis’in feshini istedi. Bu üst iradeye karşı durması mümkün olmayan milletvekilleri fesih kararı alırken, vekil maaşlarının 500 liradan 350 liraya düşürülmesini de kabul etti!

1932’de devlet memurlarının maaşlarında bir eksiltme de “muvazene/denge” vergisiyle yapıldı.

• 1930’lu yıllarda, yani tek parti devrinde iktisadî çözümden çok, idarî-inzibatî çözüm tercih edilebiliyordu; demokrasi sözkonusu değildi, seçim yoktu.

• Harf inkılâbından sonra ayakta kalan gazeteler devlet bütçesinden besleniyordu.

• Siyasî muhalefete son defa Serbest Fırka denemesi ile kapılar tamamen kapatılmıştı.

• Hükûmet sıkı para politikası takip etmekten başka bir çâre aramaya ihtiyaç duymadı. Vatandaşın nasıl sıkıntılar içinde kıvrandığı Türkiye’yi yönetenlerin meselesi değildi!

Bugün de hayat pahalılığının artmaması, enflasyonun azmaması için takip edilecek yolların başında sıkı para siyaseti gelmektedir. Türkiye hiç olmazsa bir yıl ücretleri dondurabilir miydi? Bırakın kriz vergisi koymayı, denge vergisi ihdas etmeyi, Devlet başkanının o yıllardaki gibi, ücretlerde indirim yapılmayacağını açıklaması beklenebilir miydi?

Bunların mümkün olmadığı ortada; ücret artışları alım gücü düşen kesimlere can suyu oldu, fakat piyasaya bu şekilde para arzı maliyet artışları dışında temel gıda maddelerinde dahi ciddi artışlara yol açtı. Daha da açacak ve yine enflasyonu hükmünü yürütecek!