Deprem ülkesinde yaşamak ve çareler

SEMİH AKŞEKER - MİMAR GERÇEK HAYAT 5 DAKİKADA OKUNUR

Deprem bölgelerinde arazi kadar malzeme seçimi de önemlidir. Şöyle ki depremin etkisi, bina ağırlığı ile doğru orantılıdır. Bir bina ne kadar ağırsa depremden o kadar çok etkilenir. Ülkemizde en çok (sağlam denilen) beton binalar yıkılmaktadır. İstanbul’u özelde konuşursak; sadece çürük binalar için yenileme ruhsatı verilmeli, bunun dışında olan imar izinleri bile kaldırılmalıdır.

Deprem ülkesiyiz sözde, hala bina envanterimiz yok. Yıllardır belediyelerde çalışan meslektaşlarıma “ne olur şehrinizin yapı envanterini çıkarın” diye ricalarda bulunuyorum, lakin kulak asan yok. Oysa kat mülkiyeti kanunun çıktığı 1955 yılını başlangıç kabul ederek bir arşiv taraması yapmak, ruhsatları dijitale aktarmak hiç de zor değil. Üstelik bu envanter, ileride yapılacak pek çok ilmî çalışmaya kaynaklık teşkil edecek.

Bu çalışma sayesinde her il veya ilçede “kaç bina var, bunlardan kaçı konut, kaçı işyeri, kaçı okul, kaçı apartman, kaçı müstakil ev, kaçı iskelet bina, kaçı yığma bina, binalar kaç yaşında, kaçı kaç katlı, beton, çelik, taş, ahşap, kerpiç bina yüzdeleri neler” gibi pek çok sorunun cevabına ulaşmış olacağız. Daha önemlisi bu envanter ileride depreme dayanıklı binalar tasarımı konusunda bize yeni ufuklar açacaktır. Umarım bu memleketin hayrına arzumuz gecikmeden yapılır.

Bu dilekten sonra sıra geldi şu hayati soruları cevaplamaya. Depreme dayanıklı binalar nasıl olmalı? Hangi malzemeler depreme daha dayanıklıdır? Konut işinde nerede yanlış yapıyoruz?

Her sene belli bir oranda kullanım azaltılma yoluna gidilmelidir. Bunun için doğal malzeme kullanan ev sahiplerinden harç almamak gibi bir takım teşvik ve kolaylıklar sağlanabilir.

Önce müsaadenizle ev, şehir, mimari üzerine birkaç hususa temas edelim. Her insan ve toplumun sahip olduğu bir değerler sistemi vardır.

İnsanlar günlük hayatlarını bu değerler sistemini referans alarak düzenlerler. Mesela Amerika ve Avustralya yerlileri avcı-toplayıcıdır, tarım yapmazlar. Çünkü onlar toprağı ana (kutsî) belledikleri ve çapayla yapılan tarımın ana karnına yarmak mânâsına geldiğine inandıkları için ziraattan uzak dururlar. Yine toprağa/tabiata verdikleri değer sebebiyle bu insanlar evlerini çadır gibi basit yöntem ve malzemelerle yaparlar. Şimdi bu toplumun inanç ve fiilleri arasında tam bir bütünlük ve uyum olduğunu söylemek mümkündür.

Peki, bugünkü Müslümanların inanç ve eylemleri arasında bir bütünlükten söz edebilir miyiz? Mesela evlerini ve şehirlerini inançlarına ve dünya görüşlerine uygun yaptıklarını söyleyebilir miyiz?

Karadeniz’de ahşap, Doğu-Güneydoğu’da kerpiç, İç Anadolu’da taş evler yapılmaya başlanmalıdır. Hammadde boldur, üstelik bin yıllık yapı geleneğine sahibiz.

Bunu söylemek zor.

- Zira İslam tevazu öğütlediği halde Müslümanlar lüks yani gösterişli binalara yönelmiyorlar mı?

- İslam komşu hakkına tecavüz etmeyin dediği halde Müslümanlar komşu evlerin yanına kocaman binalar dikmiyorlar mı?

- İslam, alın teri dediği halde Müslümanlar rant/emeksiz kazanca rağbet etmiyorlar mı?

- İslam, israf etmeyin, yetimi fakiri doyurun dediği halde Müslümanlar yılda sadece birkaç hafta kalacakları yazlık evlere yüzbinlerce lira para dökmüyorlar mı?

- İslam, ölüm yanı başınızda dediği halde Müslümanlar hiç ölmeyecek gibi ihtirasla inşaat yapmaya devam etmiyorlar mı?

- Doğrusunu söylemek gerekirse inanç ve eylem bütünlüğümüzden söz etmek için ev, şehir ve mimari üzerine daha uzun uzadıya düşünmemiz gerekiyor.

Beyoğlu İlçesinde yığma sistem apartman, 120 yıllık.

TEDBİR TEKLİFLERİ

Deprem konusunda tedbir ve tekliflerimi maddeler halinde sıralamakta fayda var.

- Türkiye, İran ve Japonya’dan sonra dünyada sayıca en çok deprem olan üçüncü ülkedir. Aktif 3 ana, 400 civarında tali fay kırığı var. Nüfusumuzun yüzde 71’i birinci derece deprem bölgelerinde yaşıyor. Bu tespit bize temel mimari ve şehircilik kararlarının deprem gerçeğini göz ardı etmeden almamız gerektiğini gösteriyor.

- Yapılacak ilk işlerden biri yeni şehirler kurmak üzere sağlam zeminli araziler tespit etmektir. Bu iş için jeolog ve jeofizikçilere önemli görevler düşüyor.

- Fay hattı üzerinde ve fay hattına yakın şehirlerde yapılaşma durdurulmalı, yeni inşaatlara ruhsat verilmemelidir. Mevcut yapı stoku yaşını dolduruncaya kadar kullanılmalı, sonra yıkılmalıdır. Ancak üzülerek görüyorum ki birinci derece deprem bölgesi olmasına rağmen Adapazarı, Düzce vb. yerlerde yapılaşma hızla devam ediyor.

- Yeni şehirler fay hattına en az 10 km uzakta kurulmalıdır. (bu bilimsel bir sonuç değil, ama tartışmakta fayda var)

Betonarme binaların kısa ömürlü olmasının iki nedeni var: Karbonatlaşma ve korozyon.

- İstanbul’u özelde konuşursak; sadece çürük binalar için yenileme ruhsatı verilmeli, bunun dışında olan imar izinleri bile kaldırılmalıdır. (İstanbul’un sadece deprem değil, emniyet, yoğunluk, kaynak kıtlığı, dışarıya bağımlılık ve kendine yetememe gibi başka büyük sorunları daha var)

- Deprem bölgelerinde arazi kadar malzeme seçimi de önemlidir. Şöyle ki depremin etkisi, bina ağırlığı ile doğru orantılıdır. Bir bina ne kadar ağırsa depremden o kadar çok etkilenir. Ülkemizde en çok (sağlam denilen) beton binalar yıkılmaktadır. Gölcük depremi sonrası yayınlanan bir yazıda “ağırlık” faktörünün yıkıcı etkisi şöyle dile getirilmiştir. “1994-Los Angeles, 1995-Kobe, 1999-Gölcük depremleri sismik olarak yakın büyüklükte olmasına rağmen ölü sayısı açısından büyük farklar gösteriyor. Burada kritik faktörün yapı malzeme özellikleri olduğu anlaşılmaktadır. Amerika ve Japonya’da evler hafif çatkılı malzemeler olmasına rağmen Türkiye’de çöken evlerin neredeyse tamamı betondu. Katil ağırlıktır!” (The Economist, 28.08.1999)

Usulüne uygun yapılan yığma tuğla/ahşap/kerpiç/taş evler ayakta kalır, yapılmayan evler betonarme de olsa yıkılır.


- Beton yerine hangi malzemeler kullanılmalıdır? Ben betonarmeye;

- Ömrü kısa olduğu

- Depreme dayanıksız olduğu

- Geri dönüşümü olmadığı

- Enerji ile üretildiği

- Sağlığa zararlı olduğu için itiraz ediyorum.

KARBONATLAŞMA VE KOROZYON

Bütün bunları bu yazıya sığdırmak mümkün değil elbette, ancak ilk başlığı biraz açmak istiyorum.

Betonarme binaların kısa ömürlü olmasının iki nedeni var: Karbonatlaşma ve korozyon. Havada ve yağmur sularındaki karbondioksit betona nüfuz ettiğinde içindeki kalsiyum hidroksit ile reaksiyona girerek (nötr bir tuz olan) kalsiyum karbonata dönüşür, buna karbonatlaşma diyoruz. CO2 + Ca(OH)2 --> CaCO3 + H2O.

Bu reaksiyon ile beton alkalisi değişir, pH değeri 12,5’dan 7,5 seviyesine kadar düşer. Bu seviyede donatı demirleri üzerindeki beton film tabakası bozulmaya başlar. Karbonatlaşma sonucu betonda oluşan mikro çatlaklar bu sefer karbondioksit, su buharı ve tuzların betona daha derin nüfuz etmesiyle demir donatı paslanmaya başlar, buna da korozyon diyoruz. Tüm bu kaçınılmaz, önlenemez reaksiyonlar nedeniyle beton diğer malzemelere göre daha kısa ömürlüdür.

Ne “zemin” ne “malzeme” tek başına yıkım sebebi değildir. Bir yapının deprem dayanıklılığı ayrıca “tasarım”, “uygulama”, “denetim” gibi doğrudan insan faktörüne bağlıdır.

Ancak betonu hemen bırakmak öyle kolay değil. Zira piyasa ani değişikliğe müsaade etmez.

Her sene belli bir oranda kullanım azaltılma yoluna gidilmelidir. Bunun için doğal malzeme kullanan ev sahiplerinden harç almamak gibi bir takım teşvik ve kolaylıklar sağlanabilir. Karadeniz’de ahşap, Doğu-Güneydoğu’da kerpiç, İç Anadolu’da taş evler yapılmaya başlanmalıdır. Hammadde boldur, üstelik bin yıllık yapı geleneğine sahibiz. İsviçre, Çekya, Fransa, Almanya gibi Avrupa ülkelerine kerpiç enstitüleri vardır bu enstitüler kendi evini yapan vatandaşlara teknik destek sağlarlar. Bizde de üniversite enstitü, STK vb. kuruluşlar geleneksel doğal malzemelerle kendi evini yapmaya karalı vatandaşlara çok cüzi bedel karşılığında plan/proje ve teknik destek verebilir.

Kamunun yani belediye veya hükümetin işi konut yapmak değil, arsa temin etmek olmalıdır.

BETONA MUHTAÇ DEĞİLİZ

- İstanbul’da 1850-1950 yılları arasında harman tuğla, taş duvar ve volta döşeme ile yapılan 7-8 katlı apartmanlar hâlâ sapasağlam ayaktadır. Betona muhtaç değiliz.

- Ancak ne “zemin” ne “malzeme” tek başına yıkım sebebi değildir. Bir yapının deprem dayanıklılığı ayrıca “tasarım”, “uygulama”, “denetim” gibi doğrudan insan faktörüne bağlıdır. Bu yüzden yıkılan pek çok binada suç “malzeme”“sistem”“teknik” ve “bilgi” eksikliğinde değil doğrudan insanda ve “ahlâkî yozlaşma”da aranmalıdır.

- Son olarak depremle doğrudan ilgili olmasa da en az onun kadar önemli bir diğer konuya dikkat çekmek isterim ki, Türkiye’nin yani milletimizin istiklal ve istikbali açısından toplu-konut modeli terk edilmeli, mutlaka müstakil ev modeline geçilmelidir.

Bu deprem tedbirleri almak kadar önemli siyasî, iktisadî, içtimaî, güvenlik ve ahlâkî açılardan stratejik bir karar olacaktır.

BİNA DEĞİL ARSA TEMİN EDİLMELİ

Kamunun yani belediye veya hükümetin işi konut yapmak değil, arsa temin etmek olmalıdır. Halk kendi konutunu kendi yapabilir. Elbette konunun müdahilleri (mimarlar, stk’lar, odalar, bakanlık vs.) konut tipleri geliştirmek ve halka yol ve yöntem göstermek, bilgi aktarmak üzere yardımcı olmalıdır. Ben müstakil ev çalışmalarıma istinaden söylüyorum, yeterli arsamız, bilgimiz, güvenimiz, geleneğimiz, insan gücümüz var.