Filistin Meselesi: Emperyalizm, Siyonizm ve sermaye ittifakı

DR. ÖMER TELLİOĞLU GERÇEK HAYAT 5 DAKİKADA OKUNUR

1880’de sıfır mülke ve 15 bin nüfusa sahip Yahudi mevcutken, tarihi süreç içerisinde aşama aşama Filistin halkından arındırılarak boşaltılan köylere ve şehirlere; Rusya’dan, Almanya’dan, Romanya’dan gelen ve bu topraklarla hiçbir tarihi bağı olmayan yabancı işgalciler iskân edilmektedir.

Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi yurdu kurma düşüncesi 19. yüzyılın başlarına kadar gitmektedir. Mısır seferi sırasında Suriye’yi işgal etmek için harekete geçen Napolyon, dünya Yahudilerine çağrıda bulunarak kendi bayrağı altında toplanmalarını istemiş, bu durumda Filistin’i onlara vereceğini vaat etmişti. Ancak bu vaadi Akka’da aldığı kesin hezimet ile anlamını yitirdi. Bu döneme kadar Musevilerin Filistin’de toplanarak bir yurt kurma düşüncesi, dini ve tarihi geçmişi bulunan “Siyon” ütopyasından başka bir şey değildi.

Ancak bu tarihten itibaren Musevi sermayesinin İngiltere, Fransa ve Almanya’da ekonomi ve siyaset üzerinde etkisini hissettirmeye başlaması ile başta Avrupa ve Rusya’da olmak üzere dünya Musevilerinin “problemlerini çözmek” için fiili çalışmalar da yavaş yavaş filizlenmeye başladı.

1827 yılında İngiliz kraliçesinin dostu ünlü banker ve işadamı Moses Montefiore dikkatlerini Suriye ve Filistin bölgesindeki dindaşlarının meselelerine yoğunlaştırdı. Bu amaçla bölgede yaşayan Musevilerin ekonomik ve sosyal konumlarını güçlendirmek için hem mali destek sağlamak, hem de Osmanlı Devleti nezdinde diplomatik çalışmalar yapmaya başladı.

Bu minvalde Filistin’e ve İstanbul’a müteaddit ziyaretler gerçekleştirdi.

Ayastefanos Antlaşması’na çıkarlarına halel getirdiği için itiraz eden büyük Avrupa devletleri tarafından tertiplenen Berlin Konferansı sırasında Museviler Filistin’in kendilerine verilmesini talep ettiler. Bismark tarafından “delice bir fikir” olarak nitelendirilen bu teşebbüsten netice alamadılar, ancak bağımsızlığını kazanan Romanya’daki Musevilere eşit vatandaş statüsü kazandırabildiler.


Filistin’in Mehmet Ali Paşa idaresinde bulunduğu 1830’lu yıllarda Filistin’den bazı bölgeleri satın almak için teşebbüslerde bulundu. Ancak bunda da başarılı olamadı. Daha sonra Paris merkezli Alliance Israilite Universelle’nin kurulmasıyla dünya Musevilerinin meseleleriyle ilgilenecek ilk müesses yapı ortaya çıkmış oldu. Alliance, Osmanlı topraklarında Filistin dâhil Musevilerin kalabalık olarak yaşadıkları bölgelerde okullar açarak yoğun bir eğitim faaliyeti gerçekleştirdi. Ancak Alliance’nin Filistin konusunda açıkça deklare edilmiş bir siyasi hedefi yoktu.

Ağlama Duvarı, Kudüs'te bulunan ve Yahudilerce kutsal sayılan, Büyük Tapınağın ayakta kalan batı duvarıdır. Bu sebepten dolayı Batı Duvarı adıyla da bilinmektedir.

SİYONİSTLERİ HEVESLENDİ

Osmanlı Devleti, Kırım Savaşı’nın masraflarını karşılamak için 1854 yılından itibaren başladığı dış borçlanmalarda, başta Rothschildler olmak üzere bazı Musevi bankerlerle temas kurmaya başladı. Musevi sermayesi tekrar eden istikrazlarda Osmanlı hükümetine borç vermeye devam etti. Bu süreç içerisinde ilki 1867 tarihinde Macaristan Hahambaşısı Joseph Natonek tarafından, “baba ve dedelerimizin kadim vatanı” diye nitelendirdiği Filistin’de tahsis edilecek arazilere Musevi göçü konusunda Babıâli’ye bir teklif sunuldu. Bu teklifin arkasında Almanya’da Yahudiler tarafından bu iş için kurulmuş ‘Filistin Ziraat ve Sanayi Şirketi’ adında bir şirket bulunmaktaydı.

22 Mayıs 1799 tarihli Gazette Nationale. Napolyon, bayrağı altında Osmanlılara karşı savaşmaları durumunda Yahudilere Kudüs’ü vaadediyor.

BİSMARK: DELİCE BİR FİKİR!

Osmanlı Devleti ile kredi ve iş ilişkisi bulunan Avrupa Musevi sermayesi, siyasi boyutu olan böyle bir konuyu muhtemelen iş ilişkilerine zarar verebileceği endişesiyle doğrudan değil de bir aracı ile gündeme getirmişti. Sonuçsuz kalan bu teşebbüsten yaklaşık on yıl sonra Museviler Filistin konusunda önemli bir fırsat yakaladıklarını düşündüler. Osmanlı Devleti’ne ağır şartlar dayatan Ayastefanos Antlaşması’na çıkarlarına halel getirdiği için itiraz eden büyük Avrupa devletleri tarafından tertiplenen Berlin Konferansı sırasında Museviler Filistin’in kendilerine verilmesini talep ettiler. Bismark tarafından “delice bir fikir” olarak nitelendirilen bu teşebbüsten netice alamadılar, ancak bağımsızlığını kazanan Romanya’daki Musevilere eşit vatandaş statüsü kazandırabildiler.

2. Abdülhamid Han

Macaristan Hahambaşısı Jozef Natonek tarafından 1867 tarihinde Babi Aliye sunulan Filistin’de Yahudi yerleşimleri kurulması yönündeki teklifin Osmanlı Arşivi’ndeki tercüme müsveddesi. Bu teklif Siyonistler tarafından Osmanlı hükümetine Filistin ile ilgili sunulan ilk Siyonist projedir.

YAHUDİLERİN FİLİSTİN’DEN TOPRAK TALEBİ

Siyonistler Berlin Antlaşması’nın kapsamına sokamadıkları Filistin konusunun peşini bırakmadılar. Bir kez daha doğrudan Osmanlı Devleti’nin kapısını çaldılar. Filistin’de 4 milyon dönüm arazi satın almak, muhtar bir idareye sahip olacak bu araziye göçmen Musevileri iskân etmek için hazırlanan detaylı bir projeyi 2. Abdülhamid’e sunmak için ‘Hıristiyan Siyonist’ olarak tanımlanan ve bir İngiliz gazeteci olan Laurence Oliphant’ı 1879 yılında İstanbul’a gönderdiler. Ancak bu teklif Oliphant’ın yoğun lobi faaliyetlerine rağmen kabul görmediği gibi Osmanlı idaresinin Avrupa Musevi sermaye çevrelerinin Filistin üzerindeki ciddi planlarının farkına varması sonucunu doğurdu.

Bu tarihten itibaren Osmanlı hariciyesi Filistin’e yönelik Musevi faaliyetlerini dünyanın her tarafında bütün ayrıntılarına kadar takip etmeye başladı. Laurence Oliphant üzerinden gerçekleştirilen teşebbüsün başarısızlıkla sonuçlanması üzerine, bir defada Filistin’den özerk bir yapı oluşturacak büyüklükte toprak parçasının satın alınamayacağı anlaşıldığından parçalar halinde toprak satın alma ve yine küçük gruplar halinde göçmenlerin bölgeye sokulması stratejisi uygulanmaya başlandı.

Baron Edmund de Rothschild

DEVREYE ROTHSCHILDLER GİRDİ

1882 yılında Rus çarına düzenlenen suikastta Musevilerin de dahli olduğu gerekçesiyle başlatılan Musevi karşıtı kampanyalar sonucunda Rusya’dan Musevi göçü başlamış oldu. Bununla eş zamanlı olarak Baron Edmund de Rothschild de Filistin’de arazi alımı, koloniler inşa ederek göçmen iskânı konusunda yoğun faaliyetlere girişti. Osmanlı idaresi her ne kadar Filistin’de Musevilere arazi satışı ve göç konusunda tedbirler alma yoluna gittiyse de, bir taraftan Rothschildlerin Osmanlı maliyesi üzerinde borçlanmalardan kaynaklanan ağırlığı, diğer taraftan büyük devletlerin baskıları sonucunda arazi intikalleri ve göç konusundaki tedbirler büyük ölçüde başarısızlığa uğradı. Değişik yöntemlerle Filistin’in farklı bölgelerinde elde edilen yüzbinlerce dönüm arazi üzerine koloniler inşa edildi ve 1895 yılına gelindiği zaman artık Theodor Herzl gibi aktif bir organizatörün devreye girmesinin zamanı geldiğine karar verildi.

1897 yılında Dünya Siyonist Örgütü’nü kuran Theodor Herzl, bu örgütün bünyesinde teşekkül eden alt birimlerle Filistin’in kolonizasyonu konusunda yeni hamleler başlattı.

Ulusal Yahudi Fonu ile birlikte benzeri şirket ve bankalar, Filistin’de arazi alımı ve göçmen iskânı konusunda hummalı bir çalışmanın içine girdi. Ancak kısa sürede istenilen ölçekte arazi elde edilemeyeceğinin anlaşılması üzerine yine Filistin’in toptan satın alınması için teşebbüsler sahneye kondu. Bunun sonucunda, Theodor Herzl, Laurence Oliphant’ın II. Abdülhamid’e sunduğu teklifin genişletilmiş şekli olan bir proje ile II. Abdülhamid’in huzuruna geldi. Herzl’in mali açıdan iyice köşeye sıkışmış olan Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını ipotek altına alan borçların tasfiyesi karşılığında Filistin’i istemesi, aslında 1867 yılında Macaristan Hahambaşı, 1879 yılında da Laurence Oliphant ile yapılan denemenin daha güçlü bir şekilde tekrarından başka bir şey değildi.

Theodor Herzl

THEODOR HERZL SİYONİZM’İN KURUCUSU DEĞİL, ELEMAN

Aslında bu üç projenin arkasında aynı Musevi sermaye çevreleri bulunmaktaydı. Joseph Natonek sadece bir hahambaşıydı. Laurence Oliphant ise bir dönem parlamenter ve seyyah bir gazeteciydi. Oliphant ayrıca Yahudi de değildi. Theodor Herzl ise gazetecilik yapan bir avukattı. Dolayısıyla bu üç kişinin arkasında projeleri finanse edecek bir sermaye grubu bulunmaktaydı. Daha doğrusu projeleri onların eline verip İstanbul’a gönderen bir Siyonist bir üst yapının bulunduğunu söyleyebiliriz.

Öte taraftan Filistin, kadim zamanlardan beri meskûn bir bölgeydi ve Siyonistlerin tasarladığı tarzda bir Musevi göçünü kaldıracak kadar boş araziye sahip değildi.

Dolayısıyla başından beri elde edilen her arazi parçası aslında o arazi üzerinde yaşayan yerli halkın sürülmesi anlamına geliyordu. Filistin ve Siyonizm’in Filistin üzerindeki faaliyetleri konusunda söylenen her söz, büyük bir perdeleme ile yerli halkın varlığını yok sayma teşebbüsüdür. 1880’li yılların başında başlayan arazi alımları ve Musevi göçünden bahsedilirken, bu arazilerin üzerinden süpürülen yerli halk yokmuş gibi davranılır. Siyonistlerin, “Topraksız bir halk için halkız bir toprak” iddiasına haklılık kazandırılmaya çalışılmaktadır.

Oysa bahsettiğimiz dönemde Filistin’e Musevi göçü, arazi meseleleri ve Siyonistlerin diğer faaliyetlerine karşı çok büyük bir kamuoyu muhalefeti ortaya çıkmıştır.

Günümüzde son olarak “Asrın Antlaşması” hamlesi ile Filistin halkının tamamı yok edilmek istenmektedir. Bu, 1800’lerin başlarında başlatılan; 1917 İngiliz işgali ve 1948 İsrail devletinin ilanı sonrası devam eden Filistin’i Yahudileştirme projesine son noktayı koyma çabasıdır. Yani 1880’de sıfır mülke ve 15 bin nüfusa sahip Yahudi mevcutken tarihi süreç içerisinde aşama aşama Filistin halkından arındırılarak boşaltılan köylere ve şehirlere; Rusya’dan, Almanya’dan, Romanya’dan gelen ve bu topraklarla hiçbir tarihi bağı olmayan yabancı işgalciler iskân edilmektedir.