Filistin meselesini çözemesek de doğru yerde durmakla mükellefiz!

HABER MASASI
Abone Ol

Siyonist işgalci çete bir yandan çoluk çocuk, yaşlı, kadın, hastane, mâbed, okul ayırımı yapmaksızın Gazze'ye bomba yağdırırken, diğer yandan Filistin’in diğer coğrafyalarında da katliamlarını sürdürüyor. Dünya ise sadece seyretmekle yetiniyor. Sadra şifa hiçbir müdahale yok. Gönderilen 3-5 gıda ve kefen kamyonu da İsrail'in izni olmadan Gazze'ye giremiyor. Dünya devletlerinin siyonist sisteme isteyerek yahut istemeyerek teslim olduğu gerçeğini şuraya not düşmek zorundayız. Fakat halklar olarak biz bu teslimiyete karşı direnmek, doğru yerde durmakla mükellefiz. İnsan olabilmenin asgari şartı, zulme boyun eğmemektir çünkü. Devletlere baş eğdiren bu sistemin kaderini bizim ne kadar direneceğimiz, ne kadar ayakta kalacağımız belirleyecek. Dünya Gazze'den başlayan direnişin dalga dalga yayılmasıyla hürriyetine kavuşacak. Baş eğmeyen hür Gazze'nin istiklâl mücadelesi yarınlar için bir umut meşalesidir. Kamuoyunda Gazze hassasiyetiyle bilinen mütercim ve yazar Ayçin Kantoğlu Hanımefendi ile Filistin'i, siyonizmi, 7 Ekim'den bu yana yaşananları ve insanlığın geleceğini konuştuk.

Malum, insanlık zor zamanlardan geçiyor. Siyonizm diye bir mefhum var. Siyonizm deyince ne anlıyorsunuz?

Siyonizm deyince tuhaf bir tarikat, kendi içine kapalı bir örgüt benim aklıma geliyor. Niye böyle düşündüğümü soracak olursanız, uzun yıllar ortaçağ çalıştım. O dönemdeki tarikatlarla bir benzerlik görüyorum. Son derece tehlikeli bir yapıyla karşı karşıyayız. Bir din temelli ama onu da aşmış, mutlak Yahudi olma mecburiyetini ortadan kaldıran, dolayısıyla başka güç odaklarını da kendi yapısına dâhil edebilen siyasi bir oluşum. Kehanetleri var, arzu ettikleri var, kendine ilişkin düşüncüleri var, üstün bir ırk tasavvurunun dünyanın geri kalan halklarına karşı giriştiği bir mücadeledir siyonizm.

Siyonizmin gerçek yüzünü insanlık anladı mı sizce?

7 Ekim'den bu yana yaşananlar göz önüne alındığında öncesiyle sonrasının bir olmadığını düşünüyorum. Dediğim gibi ortaçağ çalışmalarımdan aşina olduğum, kendi içinde gelenekleri olan, bir ezoterizme dayanan, dışa kapalı bir yapı var burada. Bunun da ötesinde siyasi manada, ticari manada ve medya bağlamında birçok yeri ele geçirmiş. Neredeyse dünyanın siyaset arenasını belirleyen, milletlerin kaderiyle oynayan, ticari olarak hepimizin cebine elini sokabilmiş bir yapı. Bu bana çok ürkütücü geliyor.

Tutarsız bir kitle var karşımızda

Yahudilerin toplam nüfusu 15 milyonu bulmuyor. Evanjelistler örneğinde olduğu gibi zihnen Yahudileşmiş bir kitleden bahsediliyor. Bunların dışında ise esir edilmiş büyük bir çoğunluk bahis konusu. Buradan bir çıkış var mı?

Bu oldukça rahatsız edici bir durum. Çünkü karşınızdaki kişinin bir İsrailli olmadığını biliyorsunuz. Fakat davranış biçimi, konuşma tarzı, bilhassa Gazze konusundaki yorumuna baktığınızda sanki karşınızda bir İsrailli duruyor. Bunu anlamakta tabii ki güçlük çekiyorum. Bunu iki sebebe bağlıyorum.

• İlki, karşınızdaki kişinin görüntüsü ne olursa olsun, içi, özü İsrailli olabilir. O takdirde böyle bir tavır takınması doğal görülebilir.

• İkincisi, farkında olmadan, kötü niyet taşımadan belki çok da düşünmeden ortaya konulan argümanları satın alan kitleler var. Niçin böyle olduğuysa sosyolojinin konusudur herhalde.

Sosyal medyadan yansıyanlara bakılırsa, Türkiye'de bunların sayısının sanki az olmadığı görülüyor. Sesleri mi çok çıkıyor yoksa kaybedilmiş bir nesil mi var karşımızda?

Bir kısım insanın hiç sesi çıkmıyor. Sanki Gazze'de yaşananlar hiç yaşanmamış gibi. Hâlbuki bu kitlenin birçok konuya duyarlı olduğunu biliyoruz. Tabiata, insan haklarına, çocuk haklarına, hayvan haklarına duyarlı insanlar bunlar.

Burada gerçekten bir duyarlılık mı, yoksa bir duyarlılık gösterisi mi var? Çünkü bir yerde ağaç kesiliyor, tepki gösteriyorlar. Fakat aynı ağaçlar başka bir yerde kesilince görmezden geliyorlar.

Bir tutarlılık problemi olduğu doğru. Duyarlı ama tutarsız bir kitle var karşımızda. Yaşanmış acıların yaşanmamış gibi görmezden gelinmesi, orada ölenlerin bebekler ve çocuklar olması, bir akademisyenin, bir sanatçının, bir annenin buna dair söyleyecek bir şeyi olmaması hâli benim açımdan bir kâbus. Bunu kabullenemiyorum. Bir şeyler söylemiyorsan, ama ile başlayan cümleler kuruyorsan, bir takım zehirlerin, zihin olarak bir işgalin etkisindesin ve hür değilsin demektir.

Yazar, Ayçin Kantoğlu.

Gençlere kötü örnek oluyorlar

Bu bir eğitim sistemi problemi değil midir? Gençlere Kudüs'ün, Gazze'nin, Doğu Türkistan'ın, başka mazlum coğrafyaların öğretilmesi gerekmez mi?

Eğitim sistemiyle ilgili ciddi problemler yaşadığımız bir vakıa. Gençliğin bu hadiseye tepkisine baktığımız zaman şok eden yaklaşımlar oluyor. “Bu bizim davamız değil”,“Bize ihanet eden Araplara niçin üzülelim ki”, “Zamanında kendi toprağına sahip çıkamayanlar” gibi böyle peş peşe galiz ve sağlam bir temele dayanmayan, velev ki temeli olsa bile şu an orada katledilen çocukların bunda bir kabahatinin olmadığı bir durumda tuhaf bagajları yüklenmiş bir gençlik var. Bunu üzücü buluyorum. Çünkü ortada bir ihanet yok. Olsa bile sana ihanet edilmedi. Bir çarpışmaya girildiyse, sen çarpışmaya girmedin. Onlar toprak sattı diyelim, sen alıcı veya satıcı değilsin. Geçmişi, başkalarını manipüle etmek üzere kurgulama anlayışı bu. Gençleri çok da suçlamayalım, bunu yaşlılar da yapıyor çünkü.

İlber Ortaylı ve Celal Şengör gibi isimler ilk zamanlar bunu söyledi ama bugün o rahatlıkta söylenebilir mi?

Fakat neticede söylendi ve insanlar bunu satın aldı. Çoğu insan için defter orada kapandı. Bunu duyduktan sonra TV'lerini kapatıp hayatlarına devam ettiler. Siz şimdi bunun böyle olmadığını izaha çalışıyorsunuz ama geçmiş olsun, dünya 7 kere döndü bu arada. Orada bir kayıp var yani.

Holokost illüzyonu alt edilmeli

İsrail'in kuruluşu ve bugüne değin kurduğu bütün argümanlar holokosta dayanıyor. Edebiyat ve sinema bu insanların elinde. Holokostu işledikleri soykırımı perdeleme adına çok iyi kullanıyorlar. Bu mesele hallolursa bir devrim gerçekleşmiş olur. Bu süreç bittiğinde holokost yeniden yargılanır mı, ne diyorsunuz?

Onların çaptan düşmesiyle alâkalı bir durum bu. İktidarlarını sarsıp düşürebilirseniz elbette yargılayabilirsiniz. Bu bir güç meselesi.

Gazze bu gücü sağlayabilir mi?

Oradaki mücahitlerin, şehit düşen on binlerin bir gücü olduğuna inanıyorum. Bu güç, İsrail'in dünyanın gözü önünde işlenen soykırımı perdeleme çabasına meydan okudu, bu perdeyi aralamayı başardı. İsrail hiçbir zaman olup biteni istediği şekilde kamufle etmeyi başaramadı. Sosyal medya üzerinden verilen tepkiler zamanla sokaklara taştı. Bilhassa Batı coğrafyasında, ABD, Avrupa, İspanya ve İrlanda gibi yerlerde yapılan protestolar siyonizmin “güvenli bir İsrail” tasavvurunu yerle bir etti. İşte burası mühim. Gerek İsrail gerekse İsrail dışındaki dünya, Yahudiler için daha az güvenli bugün.

Dünya büyük hadiselere gebe

Buradan hareketle İsrail'in miadı doldu diyebilir miyiz? Yoksa eskiden olduğu gibi her şeyin üzerine bir sünger mi çekilecek?

Hayır, böyle bir mezalimin üstüne sünger çekilemez. Bugün katliama son verdik deseler 10 bin çocuğun kanı var ellerinde. 20 bin insan katledilmiş. Bu insanların daha hesabı tutulmadı, intikamı alınmadı. Bunu nereye koyacaksınız? Bununla bir yere gidilebilir mi? Zaten aşikâr gözle gördüklerimiz bunların tenhada neler yaptığını bize söylemiyor mu? Birçok rapor gördüm. Bunların hapishanelerde yaptıkları korkunç, organ bankaları bile var. Daha bunlarla hesaplaşılması gerekiyor. Bunlar cezalandırılmadan daha iyi bir dünyayı umut etmek mümkün değil.

Yaşananlar bir devrime yol açar yahut yeni bir dünyanın habercisidir diyebilir miyiz?

Dünya bu noktadan sonra büyük hadiselere gebe olabilir. Bir devrime de dönüşebilir. Fakat benim arzu ettiğim dünya, Gazze'de yaşananların hesabının ödetildiği, suçluların cezalandırıldığı bir dünya. Filistin'in özgürleştiği, denizden nehire özgür Filistin'i görebildiğimiz dünya. Tek devletli bir çözüm. İçimden geçenler bu ama büyük ihtimalle, en azından kısa vadede gerçekleşmeyecek. Şehit edilen çocukların gücü şu dünyayı önüne katıp götürmeye yeterli, benim açımdan bu böyle. Bir de tabi, yeni dünya daha iyi bir dünya mı olur? Burası bir soru işareti. Bugünden bunu kestirmek zor.

Gazze'nin Mısır sınırında Refah kapısı var. BM Genel Sekreteri bile İsrail'in izni olmadan buradan geçemiyor. Böyle bir dünyadan umutlanmak adına gösteriler yeterli mi sizce?

Ben cümlemi kurdum: “Gazze hariç her yer işgal altında.” Ben bunu net olarak görüyorum. Ve çekinmeden de söylüyorum. Tabi bunu söylerken canınız da yanıyor. Çünkü o zaman bu dünyanın hür insanlarının orada mücadele ettiğini de söylemek zorunda kalıyorsunuz. Geri kalanlar ne yapıyor? Geri kalanlar narkozun farklı dozajlarında kimi daha az kimi daha fazla uyuyarak bir hayat geçiriyor. Farklı dozlarda uyuyoruz yani.

Elbette yeterli değil ama nerede durduğumuzu göstermeye de ihtiyacımız var. Meseleyi çözmeye gücümüz yetmeyebilir. Nerede durduğumuz yine de önemlidir. En azından ben buna ihtiyaç duyuyorum. Sıradan günlük hayatıma, 7 Ekim öncesindeki hayatıma devam edemiyorum. Çocuğumu severken, öperken, gece onu yerine yatırırken çok zorlanıyorum. Çoğu gecem uykusuz geçiyor. Bir şeyler yapma ihtiyacı duyuyorum, o yüzden uzunca süredir oradan oraya koşuyorum, mitinglere katılıyorum. Bu benim arzu ettiğim neticeyi verir mi, orası zor görünüyor ama yapmasam olmayacak. O zaman kendim devam edemeyeceğim. Söylediğiniz örnek korkunç tabi. Filistin ile Mısır arasında Refah kapısı var ama ülkeler oradan geçmek için İsrail'den izin almak mecburiyetinde.

Tek bağımsız yer Gazze

Bu aslında bütün ülkelerin bağımsız olmadığının bir işareti değil mi?

İşareti tabi ki.

Şöyle bir söylem gelişti: “Meğer sadece Gazze özgürmüş, onun dışındaki herkes esir.” O zaman devletler çıkıp da bağımsızlık nutku atmasınlar. Başkasının toprağına girmek için bir başkasından izin alan veya onun hava sahasında uçmak için işgalcisinden izin alan dünyada yaşamak veya bu ülkelerin kendilerinin bağımsız olduklarını iddia etmeleri karşısında nasıl bir cümle kurulur?

Ben cümlemi kurdum: “Gazze hariç her yer işgal altında.” Ben bunu net olarak görüyorum. Ve çekinmeden de söylüyorum. Tabi bunu söylerken canınız da yanıyor. Çünkü o zaman bu dünyanın hür insanlarının orada mücadele ettiğini de söylemek zorunda kalıyorsunuz. Geri kalanlar ne yapıyor? Geri kalanlar narkozun farklı dozajlarında kimi daha az kimi daha fazla uyuyarak bir hayat geçiriyor. Farklı dozlarda uyuyoruz yani.

Soykırım aylardır devam ediyor. Ve bu konuda uzmanlık alanı farklı binlerce insan çok farklı açılardan soykırım hakkındaki fikirlerini dile getirdi. Fakat sizin konuşmanız kitleleri etkiledi ve size Gazze konusunda doğal bir elçilik misyonu doğdu. Sizin sözlerinizin diğerlerinden farkı neydi?

Esasen ben teoloji temelli şeyler konuştuğumu düşünmüyorum. Öyle bir niyetim de olmadı. Dini bir eğitim almadım, buna yönelik de bir uyarı yapmadım. Ama yaptığım, samimice gördüğümü dile getirmekti. Eleştiride bulundum, hâlâ da bulunuyorum. O samimiyet sanıyorum geçti. Türkçeyi iyi kullanmanın oluşturduğu bir güç, kuvvet var. İnsanın gönlüne ve zihnine hitap eden. Onun etkisi olmuştur. Bir de çok sonrasını düşünmeden yaptığım bir kahramanlıktı o ilk konuşmam. O konuşmayı yaparken bir hedefim olmadı. “Şuraya kadar bu konuşma gider” diye düşünmedim.

İsrail yalnızlaştırılmalı

Türkiye’nin yaptıklarını yeterli buluyor musunuz? Ne yapabilirdi yahut ne yapmalıydı?

Başta ben tabi heyecanlandım. Davos’taki “one minute” çıkışına benzer bir heyecandı. “Hamas terör örgütü değildir. Onlar mücahittir” dedi Sayın Cumhurbaşkanımız. O, bende beklentiyi yükseltti. Bundan memnuniyet de duydum. Yani Hamas’ı çok iyi takip eden, onun kuruluşunu bilen biri olarak da söylemiyorum bunları. Ama düşmanın ağzıyla konuşmamak, orada mezalime uğrayan o insanların hakkını savunmak, “Bir dakika! O iş öyle değil” diyebilmek adına beni umutlandırdı. Sonrasını getirmek kolay bir iş mi onu bilmiyorum. Ama bir devletin ya da hükümetin yaptığı şeyleri temize çekmek ya da onu karalamak istemem. Benim siyasete bakış açım o değil. Hayata bakışım da o değil. Bir vatandaş olarak ben kendilerinden çok şey bekliyorum. “Ne bekliyorsun” derseniz, askeri, ticari, hukuki, ahlâkî, her türlü zeminde İsrail’in yalnızlaştırılmasını bekliyorum. Bu mezalimi, soykırımı fail olarak işleyen, bu suçu işleyen Netanyahu ve hükümetinin, Biden’ın, Avrupalı bürokratların, Avrupa Birliği’nin, buralardaki yetkililerin yargılanmasını istiyorum. Benim arzum bu.

Mümkün mü peki?

Değil ama istiyorum.

Velev ki Netanyahu yargılandı. Netanyahu’ya faturayı kestiğimiz zaman soykırıma destek veren uluslararası sistem, medya, ticari kurumlar, siyonist yapılanmaların hepsi aklanmış mı olacak?

Burada Allah’a güveniyorum. Belki bu perdeyi toplayacaklar, dürecekler, kaldıracaklar, dünya sahnesine yeni bir perde açacaklar. Çünkü bu şekilde viran edemezsiniz buraları. Her yerin bir sahibi var. Dünya insanın bu kadar başıboş bırakıldığı bir yer olmamalı. Değildir. O yönde beyanlar var. “İnsanoğlunu başıboş bıraktığımızı düşünmeyin” diyor kitapta. O zaman bizim başımıza gelecek var demektir.

Hayır, hayır. Siz halklarınızı kandırdınız. Bunun bir bedeli olacaktır. Buna medya, siyasiler, ticari kurumlar da dâhil. Hepiniz halkı kandırdınız ve bunun bir bedeli olacaktır. Ama az ama çok, ama bir şeye evrilir ama evrilmez. Onu bilmiyorum. İnsanlar oynadığınız oyunu, ne yapmaya çalıştığınızı anladılar. Ve buna tepki gösteriyorlar. İsrail sadece Gazze’yi bombalamadı aslında, İsrail bütün bir sistemi de bombaladı. Geniş insan kitlelerinin yönetilmesine izin verilen bir sistemdi bu. İnsan haklarının, çocuk haklarının var olduğuna inanmak. Savaş zamanı bile sizin haklarınızın zayi edilmeyeceğine inanmak. Kendinizin medeni olduğu düşüncesi ve bu medeniyeti ileri taşıma gayreti. Şimdi bütün bunları yok ettiniz. Avrupa’da, Amerika’da elbette insanlar Filistinlilerin ortaya koydukları o muazzam davranışlardan, tavırlardan, gösterdikleri dirençten ve metanetten etkileniyorlar. Bu yüzden de sokağa çıkıyorlar. Âmenna. Ama sokağa çıkmalarının bir başka nedeni de içlerinden yaşayacakları sistemi yok ettiniz.

Yeni bir sistemin ayak sesleri

Sistemin makyajı mı döküldü?

Evet, döküldü.

Peki, toparlayabilir mi bundan sonra?

Çok zor. Nasıl yapacaklar?

Yeni bir düzeni nasıl sağlayacağız bu kaos içinde?

Allah bilir.

Kurabilecek bir irade görüyor musunuz?

Burada Allah’a güveniyorum. Belki bu perdeyi toplayacaklar, dürecekler, kaldıracaklar, dünya sahnesine yeni bir perde açacaklar. Çünkü bu şekilde viran edemezsiniz buraları. Her yerin bir sahibi var. Dünya insanın bu kadar başıboş bırakıldığı bir yer olmamalı. Değildir. O yönde beyanlar var. “İnsanoğlunu başıboş bıraktığımızı düşünmeyin” diyor kitapta. O zaman bizim başımıza gelecek var demektir.

O zaman “Umutsuz olmaya gerek yok. Yıkılan bir düzenin yerine yeni bir düzen inşası için bir babayiğit çıkar, arkasına takılanlar olur” mu diyorsunuz?

Nasıl bunu hayata dâhil eder, hangi yolları kullanır Mevla onu bilmiyorum. Mevla’nın kendine has yolları, yöntemleri, erleri var. İşte bir tane Ebu Ubeyde çıktı, gözlerinden başka hiçbir yeri görünmeyen bir adam, dünyanın en çok güvendiği insanlardan biri haline dönüştü. Ve öyle bir çağdayız ki görüntü her şey. İmaj her şey. Ondan gelen açıklamaları, İsrail ya da Amerika’dan gelen açıklamalardan daha muteber kabul ediyor insanlar. Zaten Amerika’nın de her şeyi dökülüp saçıldı. Biz zaten biliyorduk da bu liderlik pozlarını taşıyabilecek ahlâki kodlara sahip olmadığı görüldü.

Rusya ve Çin’in buradaki sessizliğine ne diyorsunuz?

Sessiz değillerdir, başka şeyler yapıyorlardır diye düşünüyorum.

Ne yapıyor olabilir? En azından dişe dokunur bir şey görmüyoruz.

Planları mutlaka vardır.

Yoksa bunlarda siyasi akıl zayıflığı mı var?

Zannetmiyorum. Ben siyasetle çok ilgili alâkalı biri değilim. İşin bu kısmını da söylemek isterim. Bu konuşmalar yapıldığından beri hafif bir baskı var üzerimde. “Sen hangi partidensin? Kime oy verdin?”

Mevzu siyaset değil insanlık

İnsan olarak değerlendirmeden, siyasi bir karşılık mı istiyor?

Onu görmek istiyor. AK Partililer beni seviyor, onu biliyorum. Dindar, muhafazakâr insanlar seviyorlar. Ben de onları seviyorum. Benim yerim, beğenilsin beğenilmesin, iyi olsun kötü olsun, her nasıl olursa olsun benim yerim bu vatan. Onun kaderini paylaşacak biriyim ben. Başka bir yerde başka bir hayatım, başka bir kaderim, başka devşireceğim bir menzil, istikamet falan yok. Ben bu toprağın insanıyım. Bu vatanın evladıyım. Yan komşumun başına ne gelecekse, ister AK Partili ister CHP’li olsun, benim de başıma o gelecek. Ama o ‘şeyi’ hissediyorum, herkes biraz kendisinden olmamı istiyor galiba. Saygı da duyuyorum. Mesela “Başın açık abla, keşke başını örtsen” diyen oluyor. Diyorum ki “Sen bol bol dua et benim için. Belki bir gün olur.” Kalbini kırmak istemiyorum.

Başka şeyler söyleyen de oluyor. “Yeni çıkarmışlar bunu, parlatıyorlar. İktidarın yeni maşası, milletin gazını almak için çıkarıyorlar bunları.” demişler. Hâlbuki yok benim öyle bir şeyim.

Hâlbuki sizin bir konuşmanızdan doğal olarak gelişmiş bir hadiseden söz ediyoruz.

Benim öyle siyasi bir tavrım, yaklaşımım hiç olmadı. Siyasetten zerre hazzeden biri değilim. Başka önceliklerim var. Çoluk çocuğum var vesair vesair.

Türkiye’de bugün herhangi bir konuda, iç veya dış kamuoyuna, bir bildiri yayımlamak gibi güçlü şeyler duymuyoruz. Bunun arka planında ne var sizce?

Mevla’nın kendine has yolları, yöntemleri, erleri var. İşte bir tane Ebu Ubeyde çıktı, gözlerinden başka hiçbir yeri görünmeyen bir adam, dünyanın en çok güvendiği insanlardan biri haline dönüştü. Ve öyle bir çağdayız ki görüntü her şey. İmaj her şey. Ondan gelen açıklamaları, İsrail ya da Amerika’dan gelen açıklamalardan daha muteber kabul ediyor insanlar. Zaten Amerika’nın de her şeyi dökülüp saçıldı. Biz zaten biliyorduk da bu liderlik pozlarını taşıyabilecek ahlâki kodlara sahip olmadığı görüldü.

Orada bir takım kırılmalarımız var. Elbette yaşadığımız darbeler, mesela bu 15 Temmuz’da yaşadığımız hadise. Fazla korunaklı bir moda bizi transfer etti. Tepkiler dile getirilirken hep bir korunaklı alanda olmak zorundaydı. Bu bir travma. Sivil inisiyatif konusunda bu kadar devlet eliyle bunun şekillendirilmesi doğru bir şey değil. Kim hükümet ederse etsin sivil inisiyatif başka bir şeydir. Halkın kendinden kaynaklanan, bireyin, ferdin kendinden kaynaklanan; sizin onu ipotek altında tutmayacağınız başka bir şey. Bunları tabi ki referanslar olarak söylüyorum. Mutlak böyledir manasında kullanmıyorum ama bu korunaklı alanlarda olmak belki bir dönem hadiseyi yönetmenize izin verse de arzu ettiğiniz demokratik ortamı sizin istediğiniz manada oluşturmaya yeterli gelmez.

Gazze 1000 yıllık Türk toprağı

Gazze sokakları sizin için ne ifade ediyor?

Ben başlarda şöyle bir cümle sarf etmiştim: “Kendimi terk ettim, en başta kendimi terk ettim. Gazze’yi terk eden herkesi de terk ettim. Oradaki çocuğun gözlerine iltica ettim ve bundan sonra dünyaya bakışım oradaki çocuğun gözündendir.” Bunu tutmaya çalışıyorum. Bence hakikat denilen şey o. Yani o çocuk cihana baktığında ne görüyorsa bizim bunca lafımıza, bunca sözümüze, basılı bunca kâğıdımıza rağmen bizim hakikatimiz o çocuğun gördüğü şeydir. Bu kadarız yani.

Kahire, Şam, Ürdün, Beyrut, Anadolu’dan bile önce Türk toprağıydı. Biz neden bunları ötekileştiriyoruz yahut buralar bizim değilmiş gibi bir fotoğraf ortaya koyuyoruz? Türkler Tolunoğulları devletini Mısır’da kurup Gazze, Kudüs ve Şam’a hâkim olduklarında takvimler 860’lı yılları gösteriyordu. Neden Anadolu haricindeki yerler bizim değilmiş gibi davranıyoruz?

Bu ötekileşme ya da bölünme bizim mahir olduğumuz bir alan değil. Bu Batı’nın mahir olduğu bir alan. Ama kendimizi tanımlarken ağzımızı bıraktığımız için bir başkasının ağzını kendimizinkinin yerine taktığımız için ve bütün hayatı onun penceresinden onun ihtiyacına göre tanımladığımız için bizi nereye koyduysa biz de orada kaldık gibi görünüyor. Bu konuda belki Türkiye’de ya da islam coğrafyalarının hepsinde Türkiye de dâhil benim en büyük eleştirim bu olabilir. Tanımları yapma kabiliyetini kullanmıyorlar. İşte bir “Filistin Meselesi” diye cümleye başlamak, İsrail’e “devlet” demek, oradakilere “yerleşimci” demek. Mülteci kamplarından bahsetmek... Düşünmüyoruz. Bir insan kendi ülkesinde nasıl mülteci kampında yaşayabilir. Yerleşimci ne demektir?

Yerleşimci değil işgalci

İşgalci demek…

İşgalci, hırsız, yağmacı. Bunlar dururken neden biz yerleşimciyi kullanmak zorundayız. İsrail de facto bir organizasyon, bunların içinde yeni doğanları var. Bu işin içinde dahli olmayan, bir iki nesil sonra orada doğmuş olanlar. Ama onun dışında kalanlar bunlar işgal ordusu. İnsanlara zulmettiler, ediyorlar. Soykırım uyguluyorlar.

Bundan da bir mahcubiyet, bir acı hissetmiyorlar.

Bunları yapanlar mı? Onlar lanetlenmiş herhalde. Lanetlenmek böyle bir şey olsa gerek. Çıkamıyorlar o çemberin içinden. Başka türlü ben izah edemiyorum. Bir çocuk, beş çocuk, on çocuk değil. Sekiz bin, dokuz bin, on bin çocuğu katlettiler. Ve bunu onları düşman görerek yapıyor. Kahkaha atıyor öldürürken. Çok anormal şeylerle karşı karşıyayız. Aklı başında bir insan mâkul karşılayamaz bugünkü yaşadıklarımızı. Aynı binada oturuyorsak on dakikada bir, bir çocuğun kolunu, başını koparıp, kapınızın eşiğine bıraksalar siz orada uyuyabilir misiniz? Yaşayabilir misiniz? Yemek yiyebilir misiniz? Komşuluk edebilir misiniz bunları yakalamadan. Aynı şey! On dakikada bir beş, on çocuğu parçalayıp önümüze atıyorlar 7 Ekim’den bu tarafa.

Boykot ömürlük olmalı

İnsanlar bundan sonra ne yapmalılar? Tweet atıp arkasına yaslanıp kahvesini yudumlamak mı? Yoksa yapılacak bir şeyler var mı? Bir de boykot var etkili bir silah. Kapitalistlerin en çok etkilendikleri alanlardan birisidir. Boykotta sürdürülebilirlik konusunda ne düşünüyorsunuz? İnsanlar hemen şunu alma dediğiniz zaman cebindeki telefona bak ya da evindeki televizyona bak, aracına bak filan deyip tepki ortaya koyuyorlar.

Ben hiç onlara eyvallah etmiyorum. Pabuç da bırakmıyorum. Ben yapıyorum boykot. Başka yapacak bir şey yok zaten. “Sen kahve içmesen bunlar yıkılacak mı? Şu hamburgerden yemezsen bunlara bir şey mi olacak sanki? Saçmalıyorsun!” filan diyenlere de hiç eyvallah etmiyorum. Hayatımda neyi kısabiliyorsam, bu insanları katleden bu örgüte, bu organizasyona daha fazla maddi bir destek vermemek için onları sıkıştırabilmek için belki canları bu şekilde yanar. Az ya da çok ben neye etkim olacağını bilmiyorum. Ama bunu şuurluca ve sürekli olarak yaşatabilir, yapabilirsek bir ömürlük anlayışa dönüştürebilirsek sanıyorum onların canını yakabiliriz. Hepimizde aynı şuurun olması lazım. Öyle konuşanlara da ehemmiyet vermiyorum. Ayıp ediyorlar bana sorarsanız. Bu kadar çaresizlikte yapacak şeylerin bu kadar kısıtlı olduğu bir alanda elinizdeki neyse onunla tepki göstermeye, bunlara destek olmaya, öbürlerine de zarar vermeye çalışıyoruz. Yapmaya çalıştığımız bu.

İnsanlara başka ne tavsiye edersiniz? Boykot bunlardan bir tanesi.

Sosyal medyayı önemsiyorum. İlk defa dünyada bence artık toplumların birbirlerine politikacılar ve politikalar üzerinden temas etmediği bir platform var. Özellikle Gazze - Filistin konusunda. Bir Amerikalının attığı tweete ben saniyesinde cevap yazabiliyorum. Onu retweet edebiliyorum. Ona bir yorumda bulunabiliyorum. Veya onların açtığı odaya girip onlarla konuşabiliyorum. Özellikle yurt dışında yapılan bütün o gösterilerin eylemlerin etkisini artırabilmek. Oradaki insanların safını sağlamlaştırabilmek, özellikle müslüman olanlar var. Onlarla da bir temas yaratabilmek için bu sosyal medyanın gücünü kullanmak gerekiyor. Bana kalsa, ben bir devlet olsam şu anda Avrupa’da, Amerika’da o İslam’a yönelen, hakka hakikate, adalete yönelen o pınarı desteklemek için elimden gelen her şeyi yaparım. Eğer diğer tarafa gidip savaşmıyorsam vaktimin önemli bir kısmını buna ayırırdım.

Bütün kareler acıyla dolu

Görüntü çağında yaşıyoruz dediniz birçok görüntü izledik Gazze'yle ilgili orada yaşanan felaket ve katliamlarla ilgili sizin aklınızda kalan ne oldu?

Her biri birbirinden kötü. Öyle berbat bir olayın içine düşmüş durumdayız ki… Tek bir şeyi aralarından çıkarmak mümkün değil. O fecaat halin yaygın olarak görüldüğü bir tablo var önümüzde. Ama sanki hep aynı insanları izliyormuş gibi hissediyorum ben. Anne, babaların tavrı aynı. Evladını kaybeden anne, babaların tavrı. Torununu kaybeden dedelerin tavrı aynı. Hastasını kaybeden doktorların tavrı aynı. Sanki tek bir tipoloji var. Kadın, erkek ve çocuk. Onları farklı farklı suretlerde aynı davranışı sergilerken görüyoruz. O toplumun birbirine ne kadar kenetlenmiş olduğu, İslam’ın bir ahlâk olarak benimsendiği, dini yaşama kısmı bir yana bir müslüman ahlâkını teslimiyetleriyle birbirleriyle olan dayanışmalarıyla… Çocuklarına vedaları bile öyle. Bir aşırılık yok, bir tuhaflık yok. İnsanı irite eden, insanı yoran hiçbir şey yok. Aksine her baktığınızda gördüğünüz teslimiyet müthiş etkileyici.

Batıyı da etkileyen bu oldu herhalde?

Bu onların tahmin edemedikleri bir durum. Çok derin sosyolojik araştırmalar da yapılmalı bunun üzerine. Yapılacaktır da ama… Gazzelilerin bu neticede birinci elden etkisi var.

Ben hiç onlara eyvallah etmiyorum. Pabuç da bırakmıyorum. Ben yapıyorum boykot. Başka yapacak bir şey yok zaten. “Sen kahve içmesen bunlar yıkılacak mı? Şu hamburgerden yemezsen bunlara bir şey mi olacak sanki? Saçmalıyorsun!” filan diyenlere de hiç eyvallah etmiyorum. Hayatımda neyi kısabiliyorsam, bu insanları katleden bu örgüte, bu organizasyona daha fazla maddi bir destek vermemek için onları sıkıştırabilmek için belki canları bu şekilde yanar.

Gazzze Kurtuluş Savaşını hatırlatıyor

Bu olaylardan sonra Gazzelileri çok da tanımadığımızı görmüş olduk sanki ne dersiniz?

Gazzeliler bizim 100 sene önce yaşadığımızı bir asır önce Kurtuluş Savaşı zamanında yaşadıklarımızı yaşıyor. Hangi devletlerle çarpıştıysak bugün onlar orada. Biz de işgalden bugünlere geldik. Bize de yardım edenler yoktu. Bizim de silahımız kırık döküktü. Askerimiz yorgundu vesaire. Bana bizi çok hatırlatıyorlar. Müthiş bir kimlik inşa ettiklerini söylemek mümkün. Belki kâlû beladan gelen bir kimlik. Ama burada ışıldadığı muhakkak. Tıpkı bir asır önce bu ulusun kimliğinin ışıldaması gibi. Hürriyetine düşkün. Çok vatansever, hakka tapan bir kimlik var karşımızda. Böyle bir kimliğin dünyaya vereceği şeyler oluyor ve dünyanın da buna ihtiyacı var. O yüzden Gazzeliler öldüğü zaman dünyanın en çok ihtiyaç duyduğu insanlar ölüyormuş gibi geliyor bana. Zarafetleriyle, o rafine yaşamlarıyla, hiç abartısız bizim ihtiyaç duyduğumuz, kendimizi iyi hissetmek için ihtiyaç duyduğumuz hiçbir şeye ihtiyaç duymuyorlar. Bizim sahip olduğumuz hiçbir şeye sahip değiller, yaşamları bizimkine benzemiyor ama ihtiyaç duyduğumuz her şeye sahipler gibi.

Gazze için taş atan öz kardeşimdir

Yabancı diliniz var mesleğiniz gereği. Batı kamuoyuna bu görüşlerinizi aktarmayı düşündünüz mü?

Tabi düşündüm. Zaten onu söyledim. Bir devlet olsam yönümü o tarafa çevirirdim. Niyetim bu. Birkaç dilde onlarla anlaşma imkânım var. Papa’ya mesela bir tweet attım. Onu kullanıp İtalyanlara ulaşmaktı asıl maksadım. “İsa Mesih, eğer dünyada olsaydı çocukları öldürenlere sessiz kalmazdı.” dedim. “Siz katolik dünyanın sahipleri neden susuyorsunuz?” dedim. Tabi işe yarar mı, yaramaz mı menziline varır mı varmaz mı? Ben taşı atıyorum. Nereye denk geleceğini Rabbim bilir. Hiçbir şey yapmadan sanki bu iş hiç olmuyormuş gibi hayatıma devam edemiyorum. Rim’in doğum günü 23 Aralık’ı, “Dünya Şehit Çocuklar Günü” olarak ilân ettik. O karşılık gördü. Birçok şehirde, kasabada Rim’le ilgili etkinlikler yapıldı. İşte bunları yapabiliriz. Filistinli olmayı artırabiliriz. Belki resmi manada olmaz ama gayrı resmi olarak “Ben de Filistinliyim” diyen insan sayısını dünyada artırabiliriz. Bu politikaları aşkın bir temas hâli mutlaka enteresan şeylere gebe olabilir. Oralarda olmak lazım. Benim arzum bu. Çeşitli dillerde videolarla orayla olan o bağı diri tutmak, kuvvetli tutmak. Bilemiyorum vize alabilir miyim? Bazı ülkelerden muhtemelen hiç vize alamayacağım yazıp çizdiklerimden dolayı ama oranın da hükümetleri sonsuza kadar kalmayacak. En iyi 3-4 yıla oradan ayrılacak. Birtakım değişikliklere yol açmak, iyi insanlarla dayanışmak. Din, dil, ırk gibi insanın sonradan edinmiş olduğu özellikleri, insan olmanın önünde tutmamak. Onlarla o temelde birleşebilmek. Onlara cesaret vermek, onlardan ilham almak bunların hepsi yapılabilir.

Dolayısıyla bu zulme karşı çıkan, Gazze için bir taş atan herkes benim öz kardeşimdir. İster ateist olsun, ister solcu olsun, ister deist olsun, ister kim olursa olsun bu mesele halledilene kadar bu iş böyle. Solculara da güveniyorum ben. Onların vicdanına da güveniyorum. Nitekim yurt dışındaki solcular da bizi şaşırtmıyorlar.

Ama Türkiye’dekiler şaşırttı galiba?

Onlar şaşırttı. Daha fazlasını bekliyordum. Üzmeyeyim ama yakışmıyor. Hareket edilmesi lazım. Çocuklar ölürken, öyle “efendim ben Hamas'ı tutmayayım, ben AKP’ye yanaşmayayım” böyle korkular var benim görebildiğim. Bu dava Müslümansak bir Müslüman davası olur. Ateistsen ateist davası olur. Solcuysan solcu davası. Sen bunu nasıl görüyorsan bu öyledir.

Gazzeliler bizim 100 sene önce yaşadığımızı bir asır önce Kurtuluş Savaşı zamanında yaşadıklarımızı yaşıyor. Hangi devletlerle çarpıştıysak bugün onlar orada. Biz de işgalden bugünlere geldik. Bize de yardım edenler yoktu. Bizim de silahımız kırık döküktü. Askerimiz yorgundu vesaire. Bana bizi çok hatırlatıyorlar. Müthiş bir kimlik inşa ettiklerini söylemek mümkün. Belki kâlû beladan gelen bir kimlik. Ama burada ışıldadığı muhakkak. Tıpkı bir asır önce bu ulusun kimliğinin ışıldaması gibi. Hürriyetine düşkün. Çok vatansever, hakka tapan bir kimlik var karşımızda.

Senin oradaki çocukların yaşam hakkını savunman için Hamas’ı kutsaman gerekmiyor. Dindar da olman gerekmiyor. İnsan olman yeterli. De ki bu çocuklar öldürülemez! Sen Hamas’a operasyon yapıyorum diye 10 bin çocuğu öldüremezsin! Hastaneleri, sivil halkın yaşadığı alanları bombalayamazsın! İlk defa savaş görmüyoruz ki! Hastane bombalamak, ambulans bombalamak nedir yahu! Küvöz bombaladılar kuvöz! Yeni doğanların kuvözünü bombaladı bunlar! Bunlara bir dur denmeyecek mi?