Gıdamızı ürettiğini söyleyenler hem bizi hem kaynaklarımızı tükettiler

BAKİ M. TOP
Abone Ol

Bugün dünya, ürettiği gıdanın yüzde 80'ini 12 bitki ve 5 hayvandan karşılıyor. Dünyada 250 bin ila 300 bin arasında tahmin edilen yenilebilir bitki türünün sadece 150 ila 200'ü insanlar tarafından günlük hayatları içinde kullanılıyor. Bunların da sadece üç tanesi (pirinç, mısır ve buğday) genetik çeşitliliğin azaltılmış olmasından dolayı tehlike yaratan gıda arzının yarısından fazlasını sağlıyor. Daha da kötüsü insanların bitkilerden elde ettiği kalori ve proteinlerin yaklaşık yüzde 60'ını yine bu ürünler karşılıyor. Bu vahim tablo, çeşitlilik hususunda nasıl vahşi bir yok edişin yaşandığını gösteriyor.

En basit haliyle “geniş bir alanda tek bir endüstriyel ürünün yetiştirilmesi” anlamına gelen mono-kültür üretim modeli, başladığından bu yana adeta insanın ipini çekmekle meşgul. “Açlığa çare” diye reklam edilen yeşil devrimci üretim modeli, belirli bir tarlada aynı anda yalnızca tek bir ürünün yetiştirilmesine dayanır. Hiç değişmeden aynı besin maddelerini alması sebebiyle de öncelikle toprağı hasta eder. Bir yandan hibrit ve GDO’lu tohumlar ve dikkatli kullanılması gerektiği söylenirken dahi aşırı kullanımı teşvik edilen sentetik gübre ve zehirler öte yandan ağır mekanik işlemeler toprağın yapısını bozup, zayıflattı.

Hastalık ve zararlılarla mücadele etmek adına kullanılan onca kimyasala karşın başarılı olamadıkları gibi tabiatın mübarek işleyişini bozup, bağışıklıkları artırdılar. Böylece hastalık ve zararlılar ürünlere daha fazla musallat olmaya başladı.

Geleneği küçümseme hatası

Endüstriyel tarım, artan dünya nüfusunu bahane ederek yoğun girdi destekli mono-kültür anlayışıyla fasılasız üretimi teşvik ederken çok hatalar yaptı. En önemli hatalarından biri onun da diğerleri gibi geleneksel olanı küçümsemesiydi. Mesela kaynak sürdürülebilirliği açısından insanın en eski ve doğru uygulamalarından olan nadası zaman içinde anlamsız ve gereksiz gösterdi. Oysa nadas, ürün rotasyon modelinin bir parçası olarak insanın zirai üretim serüvenindeki önemli bir keşfiydi. Yüzlerce, binlerce yıl, ilave besleme ve korumaya ihtiyaç duymadan sağlıklı ürün yetiştirmenin tabii metotlarından biri olarak kullanıldı.

Endüstriyel tarım, artan dünya nüfusunu bahane ederek yoğun girdi destekli mono-kültür anlayışıyla fasılasız üretimi teşvik ederken çok hatalar yaptı.

Mesela ekmeyi planladığı buğday için bir yıl öncesinde baklagillerden birini ekip, toprağını azotla zenginleştirmeyi biliyordu atalarımız. Üçüncü yıl, nemini geri kazanıp, besleme özelliğini geri kazanması için dinlendirilmesi gerektiğini de. Nadas, bugünün dünyasında dahi ideal bir ekosistem koruyucusudur. Ne var ki insanın geleneksel zirai uğraşında ekin rotasyonu açısından kaynak verimliliğini çok üst düzeye çıkarabilen bu kadim uygulama yeşil devrimin zehirli tarımında unutturuldu.

Peki, aynı mahsulün tekrar tekrar aynı yere ekilmesinin toprakta hep aynı besin maddelerini tüketeceğini modern dünya bilmiyor muydu? Bal gibi biliyordu. Buna rağmen onca fakülte, akademisyen, araştırmacı, mühendis yıllarca bu mantıksızlığa dair kelam etmedi, edemedi.

Çünkü yeşil devrim, nasıl ki üretim anlayışıyla ilgili bütün girdileri sisteminin olmazsa olmazı olarak bellettirdiyse, ziraat eğitiminin müfredatını ve bilimini de kendisine uydurdu. Tarımda olup bitenlere dair söz söyleme yetkisi olan herkes sisteme zeval getirmeyecek bir otokontrol içine girdi. Aklı başında herkese mantıksız gelen bu durum kuşkusuz yeşil devrimcilerce istenilen bir olumsuzluktu.

Bu sayede çözümmüş gibi daha fazla sentetik gübre kullanılması tavsiye ve teşvik edilebildi. Kendilerine öncülük edenlerin akıllarına inanan çiftçiler, kolayca sürekli gübre önerilerinin tuzağına düşüp, her yıl artan miktarlarda sentetik gübre kullanmaya devam ettiler.

Mono-kültür ekimi ve cazibeli tuzaklar

Mono-kültür ekimi, endüstriyel tarım için büyük tarım makinelerinin “teknolojik kolaylık” hikâyesiyle yaygınlaştırılması için de biçilmiş kaftandı. Geniş alan ekimleriyle birlikte tek bir ürün hatta tek bir iş için özelleştirilen devasa makinelere ülke olarak yüksek dövizler ödenmesi yetmezmiş gibi topraklarımız ağır ve yoğun işlemelerden dolayı yapısal bozulmalara uğradı. Dergileri, gazeteleri süsleyen alabildiğine uzayıp giden arazilerde mono-kültür ekim ve dev mekanizasyon birlikteliği, endüstriyel tarımın en etkileyici görüntülerinden biri olarak kullanıldı hep. O albenili görüntülerin gerçekte nelere mâl olduğunaysa yıllarca çok fazla insan kafa yormadı.

Mono-kültür üretimi ve genetik modifikasyon, yeşil devrimin endüstriyel tarımında sürekli birlikte yürütülen ikilidir. Bugün pestisit toleranslı GDO'lu mısır veya soya çeşitlerini yetiştiren çiftçiler, ana ürüne zarar vermeden bütün bir arazinin zehirlerle kaplanmasında bir mahsur görmüyorlar. Buradaki mısır ve soya seçimi de rastlantı değil. Başta ABD olmak üzere endüstriyel tarımı uygulayan ülkelerdeki çiftçiler, tarlalarını bu iki ürün arasında mübadele ederek kendilerince topraklarını koruduklarını düşünüyorlar. Gerçekte pek faydası olmayan bu uygulama aksine toprakların kirlenip, yoksullaşmasının yanında insanı biyo-çeşitliliğin azalması gibi başka bir sorunla karşı karşıya bıraktı.

Mono-kültür sistemi toprağın, ürünün büyüme mevsimi dışında çıplak bırakılması yüzünden erozyonu da hızlandırdı. Suyun veya rüzgârın etkisiyle toprak parçacıklarının ayrılıp uzaklaşmasıyla ortaya çıkan ve toprağın yapısının bozulmasına neden olan erozyon, yüzey akışı nedeniyle toprak çürümesi ve düşük su kalitesi gibi dertleri insanlığın başına sardı. Erozyon seviyesi bugün bazı bölgelerde o kadar ciddi durumdaki araziler işlenemez olduklarından terk ediliyorlar.

Elbette, erozyonu kontrol etmek için çeşitli koruma uygulamaları var ancak bunun için öncelikle toprak erozyonunu etkileyen faktörleri bilmek gerekiyor. En basit haliyle toprak erozyonu, su veya rüzgârın etkisiyle toprak parçacıklarının başlangıç noktasından ayrılmasıdır. Yani su veya rüzgâr kuvvetlerinin etkisinin en aza indirilmesi erozyon kontrolünün temeli. Lakin toprağı, ağır mekanizasyona tâbi tutmasıyla ve aşırı su tüketmesiyle bilinen bir üretim modeli, asla erozyonun çözümü için umut bağlanacak kapı değil.

Bugün dünya, ürettiği gıdanın yüzde 80'ini 12 bitki ve 5 hayvandan karşılıyor.

Tarım zararlıları da çoğaldı

Mono kültür tarımında aynı ürün tekrar tekrar ekildiği için o ürüne musallat olan zararlılar, bir süre sonra en sevdikleri yemeğin geri döneceği beklentisine girerler. Bu da zararlıların ekili alanlarda daha fazla yoğunlaşmasını fırsat verir. O yüzden mono-kültür üretimi yapılan çiftliklerde, bitkiler hastalık ve zararlılara daha az toleranslı oldukları için üretim istikrarsızlaşırken, yapılan tarımsal uygulamalar da sürdürülebilir olmaktan çıkar.

Bilen bilir, baklagiller havadaki azotu sabitler ve toprağa çekerler. Eğer endüstriyel tarım devasa mono-kültür ekimlerini fasulye, bezelye, soya ve fıstık gibi bitkilerle kombine edebilseydi çiftçiler hem daha az azotlu gübreye ihtiyaç duyacaklardı hem de toprak verimsizliği bu boyutlarda yaşanmayacaktı. Fakat böyle tabii bir uygulama, hem sentetik gübrelerin ve kimyasalların kullanımlarının azalmasına hem de ağır tarım makinelerinin satışının düşmesine sebep olacağı için yeşil devrimcilerce gündeme hiç getirilmedi. Yani ekonomik, politik, sosyal hesaplar yüzünden, bugünlerde dillerden düşmeyen “Sürdürülebilir Tarım” yöntemlerinin birçoğu çok önceden bilinseler de pratikte kullanılmadılar.

Bugün pestisit toleranslı GDO'lu mısır veya soya çeşitlerini yetiştiren çiftçiler, ana ürüne zarar vermeden bütün bir arazinin zehirlerle kaplanmasında bir mahsur görmüyorlar.

Daha az çeşit daha az verim

Biyolojik olarak bol çeşitli üretim modelleri, mono-kültürden daha fazla verim stabilizesine sahip olma eğilimindedir. Bunun nedeni, verimi azaltabilecek bir olay meydana geldiğinde, olayın genellikle sistem içindeki türlerin sadece bir kısmını etkileyecek olmasıdır. Mesela, bir yılda yağış olağandışı bir şekilde düşükse ve ekilen mahsullerden bazıları düşük yağışa uygunsa, o zaman bu bitkiler yüksek verime sahip olacaktır.

Gelecek yıl yağış yüksekse, bu bitkiler düşük verime sahip olacak, ancak diğer bitkiler yüksek verim göstererek bunu telafi edeceklerdir. Bu şekilde, her yıl ne kadar yağmur yağarsa yağsın, istikrarlı bir toplam verim elde edilir. Buna karşılık, sistem mono kültür gibi daha az çeşitliliğe sahipse ve mahsullerin tümü belirli bir yağış miktarı için uygunsa verim ya çok yüksek (eğer belirli miktarda yağmur yağarsa) ya da çok düşük olacaktır (eğer az yağmur yağarsa). Bu nedenle her zaman daha az çeşitli sistemler daha az kararlılığa sahiptir.

Pirinç, mısır ve buğdaya bağımlılık

Ekonomik, politik, sosyal hesaplar yüzünden, bugünlerde dillerden düşmeyen “Sürdürülebilir Tarım” yöntemlerinin birçoğu çok önceden bilinseler de pratikte kullanılmadılar.

Bugün dünya, ürettiği gıdanın yüzde 80'ini 12 bitki ve 5 hayvandan karşılıyor. Dünyada 250 bin ila 300 bin arasında tahmin edilen yenilebilir bitki türünün sadece 150 ila 200'ü insanlar tarafından günlük hayatları içinde kullanılıyor. Bunların da sadece üç tanesi (pirinç, mısır ve buğday) genetik çeşitliliğin azaltılmış olmasından dolayı tehlike yaratan gıda arzının yarısından fazlasını sağlıyor. Daha da kötüsü insanların bitkilerden elde ettiği kalori ve proteinlerin yaklaşık yüzde 60'ını yine bu ürünler karşılıyor.

Bu vahim tablo, çeşitlilik hususunda nasıl vahşi bir yok edişin yaşandığını gösteriyor. Yaradan’ın verdiği onca bitki çeşidini insanın sofrasından çalan akıl, şimdilerde utanmadan açlıktan ve gıda güvencesizliğinden bahsediyor.

Endüstriyel tarımla birlikte devasa boyutlarda yapılmaya başlanan mono kültür üretim sistemi, tabii kaynakları kirletmesi ve zehirlemesinin yanında tıpkı hibrit tohumlar gibi toprağın kısırlaşmasına da sebep oldu. Ortaya çıkan topraksızlık problemi, insanoğlunun karşı karşıya kaldığı en büyük tehlikelerden biridir bugün.

Yaşanan bütün bu sorunların anlamı “üretmeyi değil üretmemeyi” amaçladığını artık her fırsatta bizlere gösteren "Tek Dünya’nın Tek Tarımı", daha işinin başında kendi başarısı için insanı ve yaşadığı tabiatı tüketmesi gerektiğini biliyordu.

Şükür ki işini henüz bitirmedi. Lakin unutmayalım ki başımızda Demokles’in Kılıcı gibi salladığı yeni felaketleri “iklim değişikliği” ve “gıda güvencesizliği” yalanlarına kandığımız her gün son darbeyi vuracak eli biraz daha güçleniyor.