Göç Müzesi: Garajda kurulan hayal

ASİYE BİLGİN GERÇEK HAYAT 5 DAKİKADA OKUNUR

Bir ülkenin ortak tarih anlatımında yer edinememiş topluluklar, kendini nasıl o ülkeye ve topluma ait hissedebilir ki? Almanya’da kurulacak göç müzesi, Almanya’nın göçmenleri kabulleniş sürecini de sembolize ettiğinden oldukça önemli. Siyasette, bilimde, sanatta partisipasyondan bahsederken ‘göçün’ Almanya yakın tarihinin en önemli olgusu olduğunu unutuyoruz.

Federal Meclis, Almanya’nın ilk büyük göç müzesinin kurulması için 22 milyon 130 bin avro ödenek ayırdı. Yaklaşık 30 yıldır kurulması istenen müzeye gereken siyasi ve ekonomik desteğin göç tartışmalarının en hararetli yapıldığı şu günlerde gelmesi, göç konusuna pozitif gündem kazandırıyor.

Köln’ün merkezinde kurulacak olan göç müzesi, en çok da 1960’larda tahta bavulu ile Almanya’ya gelen ve ebediyete göç etmiş birinci nesil Türklerin anılarını yaşatacak.

Almanya’ya Göçün Dokümantasyon Merkezi ve Müzesi (DOMiD) serüveni 1990’a uzanıyor. Sevtap Sezer, Aytaç Eryılmaz, Muhittin Demir, Ahmet Sezer ve Gönül Göhler’i bu derneği kurmaya iten gerekçelerden birisi, 90’lara kadar göç konusunun ne akademik çevrelerde ne de müze ve arşiv çalışmalarında çok fazla dikkate alınmamasıydı. En büyük göçmen grubu olarak Türkler, Almanya’nın ikinci dünya savaşı sonrası göç tarihinin ayrılmaz bir parçası.

Göç, sadece göçmenlerin hayatında dönüm noktası oluşturmadı, Almanya’yı da değiştirdi ve dönüştürdü.

Almanya’ya Göçün Dokümantasyon Merkezi ve Müzesi (DOMiD)

Adı geçen beş kişi, göçmenlerin tarihi mirasını muhafaza etmeye ve arşiv oluşturmaya Essen şehrinde bir garajda başladı. 10 yıl içerisinde biriktirilen arşiv 2000 yılında Berlin’den sonra en fazla Türk’ün yaşadığı Köln’e taşındı. Kurulan dernek 2007 yılında ‘Göç Müzesi Almanya e.V.’ derneği ile birleşerek bugünkü profesyonel yapısına dönüştü. Mütevazı şartlarda, beş Türk’ün hayali olarak başlayan proje, Almanya’nın en büyük göç müzesine dönüşüyor.

Göç müzesi projesi ilk olarak 2015 yılında Federal Parlamento eski Başkanı Prof. Dr. Rita Süssmuth tarafından kamuoyu ile paylaşıldı. Dört yılın ardından, gerekli bütçenin onaylanması atılan en önemli somut adımlardan.

GÖÇ, ALMANYA’NIN GERÇEĞİ

Her ne kadar Almanya göç toplumu olduğunu 2000’lere kadar reddetmiş olsa da, bugün göç Almanya yakın tarihinin ve ekonomik kalkınmasının tartışılmaz gerçeği. Batı Almanya ekonomisinin 1950’li ve 60’lı yıllarda büyük kalkınma yaşaması, 100 bin işçiyi kapsayan ilk işgücü anlaşmasının 20 Aralık 1955’de İtalya ile imzalanmasını sağladı.

1960’da İspanya ve Yunanistan, 1961’de Türkiye, 1964’de Portekiz ve 1968’de Yugoslavya ile imzalanan işgücü anlaşması Almanya’nın sosyolojik ve ekonomik yapısını geri dönüşü olmayacak şekilde değiştirdi.

1961’de doğudan batıya göçü engelleme amacıyla örülmeye başlanan ve 1989’a kadar varlığını sürdüren Berlin duvarı, Batı Almanya’ya yabancı ülkelerden göçü hızlandırdı.

Stuttgart Garı’nda yabancı işçiler...

‘İŞÇİ ÇAĞIRDIK, İNSAN GELDİ’

1964 yılında işçi göçü anlaşmasıyla Almanya’nın Köln şehrine gelen, bir milyonuncu ‘misafir işçi’ olan Portekizli Armando Rodrigues de Sa’ya motosiklet hediye edilmesi, Alman toplumunun o dönemde ‘misafir işçileri’ hangi zaviyede değerlendirdiğini ortaya koyuyor. İstediklerinde geri yollayabileceklerini düşündükleri bu insanların geri dönmeyeceklerini kabullenmeleri onlarca yıl sürecekti. Avusturyalı yazar Max Frisch bu sancılı ve geç kabullenişi ‘işçi çağırdık, insan geldi’ sözleri ile tarihe not düşecekti.

SİYASETİN GÜNDEMİ AZ MİSAFİR İŞÇİ

Almanların umduğu olmadı. ‘Gastarbeiter’ yani ‘misafir işçiler’ ülkelerine dönmedi. 1973’de Almanya’da yaşayan yabancı sayısı 4 milyonu bulunca siyasetçiler Kasım ayında Avrupa Topluluğu dışındaki işçi göçünü durdurdu. Hedef, her yıl yaklaşık 200 ile 300 bin işçinin ülkesine kendi isteği ile geri dönmesini sağlamaktı. Böylelikle birkaç yıl içerisinde misafir işçi sayısı azalacaktı. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. 1973 sonrası aile birleşimi ile eşlerini ve çocuklarını da getiren ‘misafir işçiler’ kalıcı oldu.

1961 öncesi yaklaşık bin 500 Türk’ün yaşadığı Almanya’da bugün 3 milyona yakın Türk yaşıyor. Almanya nüfusunun neredeyse dörtte biri (19,3 Milyon) göçmen kökenli.

Kan bağına bağlı vatandaşlık ilkesi olan Jus sanguinis hukuk ilkesinin Alman vatandaşlık kanunundan çıkartılması ancak 2000’de gerçekleşti. Alman hukuk geleneğinde ve toplum psikolojisinde yer eden kan bağı ile Alman olma, etnik milliyetçiliğin köklerinin tarihsel ve toplumsal derinliğini ortaya koyuyor. Bu sebepledir ki Alman vatandaşlığına geçmiş göçmenler dahi çoğunluk toplum tarafından Alman görülmüyor ve Almanya’ya ait hissetmeleri zorlaştırılıyor.

30 Ekim 1961’de Federal Almanya Başkenti Bonn’da her iki ülkenin Çalışma Bakanları Hans Katzer ve Cahit Talas 13 maddelik Türk – Alman İş Gücü Antlaşmasını imzalamıştı...

GÖÇ MÜZESİ SEMBOLİK BİR ADIM

Göç ve uyum tek taraflı bir olgu olarak değerlendirilemez. Göç edilen ülke intibak edilmesine izin verdiği ölçüde göçmen kendi bünyesinde taşıdığı doğal farklılıklarla yaşadığı ülkeye uyum sağlayabilir. Bir ülkenin ortak tarih anlatımında yer edinememiş topluluklar, kendini nasıl o ülkeye ve topluma ait hissedebilir ki? Almanya’da kurulacak göç müzesi, Almanya’nın göçmenleri kabulleniş sürecini de sembolize ettiğinden oldukça önemli.

Siyasette, bilimde, sanatta partisipasyondan bahsederken ‘göçün’Almanya yakın tarihinin en önemli olgusu olduğunu unutuyoruz.

Göç müzesi, çoğunluk topluma ve Almanya’da yaşayan göçmen kökenlilere 1950 sonrası Almanya tarihinin parçası olduklarını gösterecek. Toplanan eserler, farklı etnik kökene sahip, ortak kaderi yaşayan insanlara ait, 30 yıl içerisinde tabandan toplanan ve zenginleştirilen 70 bin eşya, doküman ve sayısız hatıralar barındırıyor. Örneğin ilk ayakkabı boyama sandığını Berlin’e getiren bir vatandaşımız, çalışma izni olmadığından uzun süre sandığını kullanamıyor.

Trenlerle Almanya'ya giden vatandaşlarımız...

Dönemin Berlin Belediye Başkanı Eberhard Diepgen’e kadar ulaşan sorunu belediye başkanı vatandaşımıza çalışma iznini bizzat vererek çözüyor.

Müzede acı hatıralar da canlanacak. Sergilenecek eşyalar arasında solunum fonksiyon testleri yapan Spirometri de var. Türkiye’ye getirtilen alet ile İstanbul’dan Almanya’ya gelecek işçilerin Akciğere giren ve çıkan hava miktarı ve sağlık durumu ölçülüyordu. O dönemde kabul edilen işçilerin daha anavatanlarındayken ne tür testlere maruz kaldığını, çoğu kez insan onuruna aykırı kontrollerden geçtiğini hatırlamakta fayda var.

Hiç bilmediğimiz, bilip unuttuğumuz yüzlerce anı bu müze sayesinde yeniden hayat bulacak.

GÖÇ UZUN YILLARDIR MÜZECİLİĞİN KONUSU

Göç konusunun müzeler aracılığı ile topluma anlatılması, hatırlatma ve temsil mekânı olarak sunulması, göçü ilgilendiren konuları tartışmaya açması dünyada yeni bir olgu değil. 1990 yılında New York City’de açılan Ellis Island Immigration Müzesi dünyada göç hikâyesini anlatan ilk ve en büyük müze. Ellis Adası, ABD’nin 19. ve 20. Yüzyılı göç gerçeğini anlatan önemli bir ada. Bugünkü ABD göçmen kabul merkezi olarak da görülebilir. ABD, göçmenlerin ülkeye girişini Ellis Adası vasıtasıyla yürütmüştür.

Ellis Island Immigration Müzesi’nin ardından göç ülkeleri olan Avustralya, Brezilya ve Kanada’da göç müzeleri açtı. Göç müzeleri, kalıcılığı simgeleyen, geçmişle bağ kurmayı sağlayan ve kök salmayı kolaylaştıran mekânlar. En önemli özelliği ise göç konusunu, çoğunluk toplum perspektifinden değil de göçmen perspektifinden anlatması.

Bundan 58 yıl önce imzalanan anlaşma ile 2 bin 500 Türk vatandaşı Almanya'ya göç etti. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanı Abdullah Eren, ''Bu ülkede birer başarı hikayesinin kahramanı olan ilk nesil, bugün 4. nesle ulaşmış durumda'' dedi.

Avrupa ülkelerinin göç müzelerini çok daha sonra açması, göç toplumu olmalarını daha zor kabullenmeleri ile açıklanabilir.

TÜRKİYE GÖÇ ÜLKESİ OLDUĞUNU UNUTMAMALI

Almanya’da kurulacak olan göç müzesi, farklı göçmen grupların hikâyesini anlatacak olsa da, en fazla 1960’lı yılların Türkiye’sini ve Türkleri anlatacak. Bugün Almanya’da yaşayan en büyük göçmen grubunu oluşturan Türklerin Avrupa’ya göçü, Avrupa ülkelerini değiştirmekle kalmadı, Almanya gibi ülkeler ile Türkiye’nin ikili ilişkilerini de şekillendirdi.

Türkiye’de ‘gurbetçi’ olarak adlandırılan Avrupalı Türklerin göç gerekçeleri, o dönemde Türkiye’nin ekonomik ve siyasi şartlarının sonucu. Türkiye’nin, göç eden yüzbinlerce insanımızın bilinmeze doğru giden onurlu yolculuğunu minnetle anacak, hatıralarını ve zor şartlarını yansıtacak, 90’lardan sonra özellikle Almanya’da artan yabancı düşmanlığıyla linç edilen, öldürülen, yakılan Türkleri unutturmayacak bir müzeye her ülkeden çok ihtiyacı var.

‘Gurbetçilerin’ göç hikâyesinin başladığı yer Türkiye, hikâyenin sonunu kavrayabilmek için başını iyi anlamak lazım. Kim bilir, belki Almanya’da açılacak olan müze Türkiye’ye de ilham olur ve yarım anlatılan hikâye böylelikle tamamlanmış olur. Diğer taraftan bugün Türkiye’de milyonlarca Suriyeli göçmenin yaşadığı şartları anlayabilmek ve empati kurabilmek için toplumsal bir zemin oluşturulmuş olur.

Göç, kendi iç dinamikleri ile siyaseti, sanatı, kültürü ve toplumu dönüştürmeye devam edecek. Değişime direnmek bu gerçeği değiştirmez.