Judy: Neonların aydınlatamadığı karanlık

HASANALİ YILDIRIM GERÇEK HAYAT 4 DAKİKADA OKUNUR

Şöhretin her türlüsü hakikatiyle âfettir. Ama bu âfetlerin en fenası, hiç kuşkusuz erken yaşta geleni. Hele de çocuk yaşta. Judy Garland, bu büyük felâketin en fenasını yaşayanlardan biri. Henüz çocukken oynadığı Oz Büyücüsü’nün Dorothy’si rolü sayesinde, sadece çocukların değil, ebeveynlerinin de gözdesi hâline gelir. Gelgelelim dışarıdan saadetlerin en mutenası gibi görünen bu tanınmışlık Judy’yi bir ömür hiç bırakmayacak ve her ân onu zulmetten zulmete sürükleyecektir.

Şöhretin her türlüsü hakikatiyle âfettir. Ama bu âfetlerin en fenası, hiç kuşkusuz erken yaşta geleni. Hele de çocuk yaşta. Judy Garland, bu büyük felâketin en fenasını yaşayanlardan biri. Henüz çocukken, 1939’da oynadığı Oz Büyücüsü (The Wizard of Oz) adlı filmdeki başrolü sayesinde, çok kısa bir süre içerisinde sadece çocukların değil, ebeveynlerinin de gözdesi hâline gelir. Gelgelelim dışarıdan saadetlerin en mutenası gibi görünen bu bilinme, bu müstesna tanınmışlık, küçüklüğünde ta ensesinden yakaladığı Judy’yi bir ömür hiç bırakmayacak ve her ân onu zulmetten zulmete sürükleyecektir. Dışarıdan bakıldığında gıpta edilesi o parıltılı yaşantı, aslında kendi içerisinde nice karanlık zindanlar barındırmakta.

Aslında Rupert Goold imzalı Judy, Hollywood’un şöhretin bedelini müşterilerine anlattığı ve bir yandan hiza ve istikamete baktırdığı, öbür yandan da ağızlarının suyunu akıttığı bu tarz filmlerin sonuncusu.

Judy Garland, Hollywood oyucularından olup Mickey Rooney ile bir ikili oluşturmuşlardır. Birkaç kez intihara teşebbüs etmiştir. 1969'da aşırı dozda ilaçtan ölmüştür.

Film küçük Judy ile yapımcısının küçük çiftlik evlerinin ahırındaki konuşmalarıyla açılıyor. (Yahut biz öyle zannediyoruz.) Kurt yapımcı, kendisine teslim edilen kuzucuğu afiyetle kapitalizmin midesine indirmeden önce kedinin fareyle oynadığı gibi onunla bir miktar eğleşiyor; bir ömür boyu yapacağı tarzda: Sen de, anan da sıradan insanlarsınız, uçsuz-bucaksız Amerika kırsalındaki kaktüslerden bir kaktüssünüz. Ülkenin iktisadi durumu iyi değil. Doğrusu sen de ülkenin en güzel kızı değilsin. Seninkinden güzel burnu, seninkinden güzel dişleri olan nice kız var dışarıda. Ama kader seni seçti. Kader, yani ben! O hâlde bana teslim ol ve sadık kal; böylelikle kendini, ebeveynini ve hatta ülkeni kurtar.

Dışarıdan bakıldığında gıpta edilesi o parıltılı yaşantı, aslında kendi içerisinde nice karanlık zindanlar barındırmakta.

HER ŞEYE KADİR VAAT

Yapımcının teshir edici vaatleri bunlarla mı sınırlı? Değil elbette! Belki de küçük kızı en çok ikna eden husus, tabaktaki en büyük lokma: Oz’a gitme vaadi. Biz şimdilik bu Oz’u, sıradan insanların asla göremeyecekleri sihirli âlem diye anlasak kâfi.

Yani vaat... İnsan ruhuna kolaylıkla sarkılmasını ve dilenildiğince kurcalanıp manipüle edilmesini sağlayan en kuvvetli manivelâ. Her kalbin kapılarını açabilecek yegâne maymuncuk.

Tahmin edileceği gibi yapımcı bu sözleri kabak çiçeği gibi söylemiyor tabii ki. Bu cümlelerin tohumlarını küçücük çocuğun henüz masum ruhuna ekiyor. “Ne yani çiftçi karısı mı olacaksın?” diyor; “Kasiyer mi olmak istiyorsun? Veya ilkokul öğretmeni? Yani evişlerinden dolayı ellerin yıpransın mı?”

Tabii ki ebeveyninin de tasdikiyle çocuğun zihnine kazınır anneliği aşağılamanın o tahmini imkânsız tahribatı! Neyin karşılığında? 20’sine varmadan milyonerliğe kavuşmanın karşılığında!

Frances Ethel Gumm veya sahne ismiyle Judy Garland, 10 Haziran 1922 tarihinde Grand Rapids, Minnesota'da dünyaya geldi.

FARKLILIK TUTKUSU

Ne ki bu kazanım bile hakikisinin yanında ancak zahiri bir katkı. Vaadin en karşı konulamazı, en gizlisi: farklılık! Farklılıkla birlikte elde edilmiş unutulmazlık. Artık hiç kimse sana sıradan muamelesi etmeyecek. (Farklılık, üstünlük, sıradışılık, ayrıcalık, unutulmazlık ve ölümsüzlük... Bu ve benzeri sıfatlar size neyi çağrıştırdı acaba?)

Ne çarpınılası bir vaat değil mi? Bırakalım hakikatini, palavrasının ihtimali dahi insanın dudaklarını uçuklatmaya yetiyor.

Şimdi burada biraz duraklayalım ve bu eşsiz açılış sahnesinin maneviyatıyla şu soruyu soralım: Bundan önce defalarca yaşanmış bir felâketi, erken gelen şöhretin getirdiği o büyük yıkımı bir insan ne diye kendi çocuğuna da reva görür? “Başkalarının çocukları zayıftı. Onlar yapılması gerekenleri bilmiyordu. Ama ben doğrusunu yapacağım.” türünden kandırmacalar mı? Para hırsı mı? İnsanın kendi evlâdı, handiyse birçok bakımdan kendisini ezip geçtiğinde (Dikkatinizi çekerim, ‘geçtiğinde’ değil.) kişi bu gelişmeden mutlu mu olur, mutsuz mu? Cevap vermeden bir kere daha düşünün lütfen.

Tıpkı gelin ile kaynana arasındaki rekabet gibi ana-baba ile de çocuğu arasında benzeri bir rekabet yok mu? Emin misiniz?

Film Judy rolündeki Renee Zellweger’ın etkileyiciliği için bile görülmeye değer.

SÖNMÜŞ YILDIZLAR

Yapımcının bizde Billûr Köşk ismiyle gösterime girmiş filmdeki Dorothy rolü için Judy’yi ikna ettiği sahnenin ardından filmde hızla günümüze geliriz. Biri kız, iki çocuk annesi olgun yaştaki Judy, boğaz tokluğuna küçük gösterilere çıkmakta ve 50 sene önceki kritik tercihinin ‘getirilerini’ yaşamayı sürdürmektedir. Belki bir dönem süpernova parlaklığında ışıldayan neonlar artık sönmüş ve o iki çocuğuyla birlikte Amerika’yı karış karış gezerek hayatta kalmaya çalışmaktadır. O kadar. Şan, şöhret, zenginlik, farklılık, üstünlük, ayrıcalıklık, sıradışılık ve unutulmazlık (Yani tanrılık!) çoktan bitmiş, yerini biteviye sıradanlık almıştır.

Hatta belki sıradanlığın da biraz aşağısı. Çünkü yorgun-argın bir turne dönüşünde, gecenin bir yarısı kaldıkları otelden kapı dışarı edilmişlerdir. Müsekkinler ne fayda.

Yıllar önce yapımcının vaadettiği gibi bir evkadını ve bir anne olmamıştır. Hatta düzgün bir mesleği ve dolayısıyla geliri de yoktur. Belki Oz Büyücüsü hâlen daha dünyanın her yerindeki çocukları büyülemeye, teshiri altına almaya devam etmektedir ama onun için o büyü diyarının masalsı gerçekliği çoktan bitmiş, ne ki Judy henüz masalın bittiğini kabullenememiştir. Yaşanan onca acıya rağmen üstelik. Tutulamayan sözler, sürdürülemeyen rutin, sancılı boşanma, içki, uyuşturucu ve nihayetinde de gidilen her yerde suratına kapanan kapılar.

Tutulamayan sözler, sürdürülemeyen rutin, sancılı boşanma, içki, uyuşturucu ve nihayetinde de gidilen her yerde suratına kapanan kapılar.

ŞÖHRETİN SEFALETİ

Hollywood bunu pek sık yapar: Eleştiri mızrağını sık sık kendisine doğrultur.

Üstelik öteki dünya sinemalarından çok daha gerçekçi bir tonda ve etkileyici bir tarzda. Başkasının tahayyül edemeyeceği denli ince ayrıntılarla bezeli bu Hollywood’un hiç su yüzü görmemiş çamaşırlarının teşhiri gösterisi, elbette birçok farklı bakımdan değerlendirilebilir. Ama galiba içlerinde en ilginçlerinden biri, dünyanın bu en büyük şöhret fabrikasında çarkların nasıl işlediğini teşhirinden çok, bu çarkların işlemesi için hangi yağın kullanıldığının apaçık ifadesi: gözyaşına dönüşmüş insan ruhu.

Daha ilginci ne mi peki? Bütün bu teşhirlere ve günah çıkarmayı andırıcı dövünmelere rağmen, dünyanın her yerinden, hem Hollywood’a, hem de sinema sektörünün öteki küçük imalâthanelerine insanların hâlen daha akın akın hücum etmeyi sürdürmeleri ve parlak ışıkların altında bir yıldız görüntüsü vermek için canlarını dişlerine takma azgınlığından hiç taviz vermemeleri. Hâlbuki ortada, bu durumun çocuklar için ne de feci bir yıkıma yolaçtığına dair sayısız misal varken. Gerek sinema ve gerekse gösteri dünyasının içerisinden çıkan birçok pişmanlık temsili ortadayken.

Film Judy rolündeki Renee Zellweger’ın etkileyiciliği için bile görülmeye değer.