Kan lekesini en iyi yüzsüzlük çıkarır

TEVFİK ŞAHİN
Abone Ol

Cezayir soykırımından yüzsüz bir açıklamayla sıyrılmaya çalışan Fransa, Ruanda soykırımında da benzer bir taktiği denedi. Macron’un 1994’te Ruanda’da gerçekleşen ve 1 milyondan fazla insanın katledildiği soykırımla ilgili ‘tarihçilere’ hazırlattığı raporda, Fransa’nın soykırımda sorumluluğu olduğu fakat hiçbir suçu olmadığı belirtildi. Raporun satır aralarında Fransa’nın soykırımı resmen organize ettiği, kâtilleri eğittiği ve onlara silah verdiği itiraf edilse de, ‘edebi bir dil’ kullanılarak bu gerçekler saklandı. Raporu hazırlayan komisyonun başkanı ise, Türkiye’nin hiç de yabancısı olmadığı bir isim.

1990’ların başında, Afrika’nın orta kesimi oldukça karışıktı. Aslında o günlerde dünyada karışık olmayan yer çok azdı. Türkiye 1993 gibi tarihinin en karanlık yıllarından birini yaşıyordu. Hocalı katliamında akıtılan kan daha kurumamış, Srebrenitsa’da yapılacak soykırım için son planlar yapılmıştı. Ama ekvator çizgisinin hemen altındaki iki ülke, daha farklı bir gündeme hazırlanıyordu.

Batılılar tarafından ‘Burundi’ ve ‘Ruanda’ diye ikiye ayrılan topraklarda, patlamaya hazır bir bomba için geri sayım yapılıyordu.

Batılılar tarafından ‘Burundi’ ve ‘Ruanda’ diye ikiye ayrılan topraklarda, patlamaya hazır bir bomba için geri sayım yapılıyordu. Ama bunu iki ülkenin sömürgecilerinden başkası bilmiyordu.

En kötü ortak yönleri: Bağımsızlık

Burundi ve Ruanda çok fazla ortak yönleri olan, özünde kardeş iki ülkeydi. Aynı etnik kimliklere sahiptiler. Hutular ve Tutsiler, iki ülkenin de çoğunluğunu oluşturuyordu. Coğrafyası gibi iklimleri de benziyordu. Afrika’nın en büyük göllerinin arasındaki verimli topraklarında kendilerine yeterek yaşıyorlardı. İki ülkeyi 1990’ların başında büyük bir kaosa sürükleyen ise başka ortak yönleri oldu. İki ülke de uzun süre Belçika sömürgesi olarak kaldıktan sonra 1962’de bağımsızlığına kavuşmuştu.

Burundi ve Ruanda çok fazla ortak yönleri olan, özünde kardeş iki ülkeydi.

Fransa ise, Afrika’da Fransızca konuşan bir ülkenin ‘bağımsız’ olmasını kendine yediremiyordu. Burundi’de hükümet karışıklıklarının başladığı 1993 ortalarında, Ruanda’da da siyasi gerilim artıyordu. Ülkenin iki büyük etnik kimliği, iktidarda kimin sözünün geçeceği konusunda şiddetli tartışmalar yaşıyordu.

Burun farkıyla kardeşlik kaybetti

Ruanda ve Burundi’de iki etnik kimlik bulunuyor. İki ülkenin de yaklaşık yüzde 85’ini ‘Hutu’lar ve yüzde 14’ünü ise ‘Tutsi’ler oluşturuyor. Yüzde 1’lik kesim ise Twa. Bu iki ‘millet’ aslında millet değil. Afrika’nın diğer toplulukları gibi birer kabile de değil. Hatta bu iki topluluk, ayrı topluluklar bile değil. Afrika tarihine bakıldığında, Hutular ve Tutsilerin bölgeye 1200’lü yıllarda geldiği görülüyor. Ama Afrika tarihini sömürgeci ülkelerin yazdığı göz önüne alındığında, halklar arsasındaki bu ayrım tüm mantığını yitiriyor. İşte burada da yine sömürgeci ülkeler devreye giriyor ve bu bölünmeye bir mantık oturtmayı başarıyor.

Ruanda ve Burundi’de iki etnik kimlik bulunuyor. İki ülkenin de yaklaşık yüzde 85’ini ‘Hutu’lar ve yüzde 14’ünü ise ‘Tutsi’ler oluşturuyor.

Almanya alacağını alıp çekildikten sonra iki ülkenin sömürgecisi olarak bölgeye yerleşen Belçika, kendi yazdığı tarihe dayandırdığı bölünmüşlüğü uzun süre devam ettirdi. 1934’te bir nüfus sayımı yapan Belçika’nın asıl amacı ise, Ruanda’da kaç kişinin yaşadığını değil, hangi etnik grupta kaç kişi olduğunu belirlemekti. Bunun için de bir kriter uyguladı. Avrupalı efendilere göre on ve üzeri büyükbaş hayvana sahip olanlar Tutsi olarak kabul edilecekti. 10’dan daha az büyükbaş hayvana sahip olanlar Hutu sayılacak, hiçbir büyükbaş hayvana sahip olmayanlar ise Twa grubuna girecekti. Ama ilerleyen dönemde, yani bölgedeki insanlar arasında iç savaş çıkarıldığında kimin kimi öldüreceği konusunda karışıklık yaşanmaması için başka bir kriter daha belirlendi. Burnu Avrupalı gibi biraz daha sivri ve yüzü de fazla geniş olmayanlar Tutsi, burnu yassı ve yüzü de geniş olan Hutu, ikisine de benzemeyenler ise Twa olacaktı. Böylece bu insanların birbirlerini öldürmeleri istendiğinde, burunlarına bakmaları yeterli olacaktı.

Fransa ‘Hutu’cu, Belçika ‘Tutsi’ci

Bu ayırım yöntemi, 1994 yılının nisan ayında batılı sömürgecilerin oldukça işine yaradı. 1994’te hem Ruanda, hem de Burundi siyasi karışıklık içindeydi. Fransa ve Belçika, iki ülkedeki nüfuzlarını kaybetmek istemiyor, Belçika Tutsilerin, Fransa ise Hutuların yönetimi ele geçirmesi için her yolu deniyordu. 6 Nisan’da Ruanda Cumhurbaşkanı’nın uçağını düşürmek de bu yollardan biriydi.

1994’te hem Ruanda, hem de Burundi siyasi karışıklık içindeydi.

Barış için görüşmeler yaptıktan sonra yanında Burundi Başbakanı ve kabinesinin en önemli üyeleriyle ülkesine dönen Cumhurbaşkanı Juvénal Habyarimana’nın uçağı, havalimanı yakınlarında iki füzeyle vurularak düşürüldü. Uçakta bulunan 3 Fransız mürettebat da dâhil 12 kişi öldü ve ertesi gün, Ruanda ve Afrika tarihinin en kanlı 100 günü başladı.

100 gün boyunca günde 10 bin cinayet

Fransızların desteklediği Hutular ve Belçikalıların adamı olan Tutsiler, Temmuz 1994’e kadar devam edecek kanlı bir soykırıma başladı. Birbirlerini sadece burunlarından ve yaşadıkları bölgelerden ayırt edebilen iki topluluk, kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden önüne geleni öldürdü. 100 gün sonra, yüzbinlerce insan palalar, taşlar ve silahlarla katledilmişti. Soykırım o kadar hızlı gerçekleşti ki, dünya bile ne olduğunu anlamadı. Fırtına dindiğinde açıklanan rakamlar ise korkunçtu: 800 bini Tutsi ve 200 bini Hutu olmak üzere 1 milyondan fazla insan bu soykırımda ölmüştü. Yani 100 gün boyunca her gün 10 bin insan öldürülmüştü.

Soykırım o kadar hızlı gerçekleşti ki, dünya bile ne olduğunu anlamadı.

Sis perdesi aralanıyor

1994’ten 2000 yılına kadar karışıklık içinde yaşayan Ruanda’nın başına, bu tarihte Tutsi topluluğunda bir başkan getirildi. Paul Gagame, hâlen ülkeyi yönetiyor. 21 yıllık başkan ve yönetimi, 27 yıl önce gerçekleşen katliamın üstündeki sis perdesini aralamak için zaman zaman girişimlerde bulunsa da, Belçika ve Fransa’nın izin verdiğinden öteye bir adım atamıyor. 27 yıllık incelemenin ‘yakında’ açıklanacağı belirtiliyor. Kanlı ‘maçın’ sonunda kendi tuttuğu takım kazandığı için Belçika o günleri ve soykırımdaki rolünü tekrar hatırlamak istemedi. Fransa ise, geçtiğimiz hafta yayınladığı raporla, Cezayir soykırımında olduğu gibi kendini temize çıkarma yolunu tercih etti.

Şecaat arz eden Fransızdan itiraflar

Fransa, 2015 yılında soykırımla ilgili ilk olarak tüm belgeleri açıklayacağını söylemiş ama bir araştırmacı belgeleri incelemek için izin aldığında, Fransa Anayasa Konseyi belgelere erişimi tamamen yasaklamıştı.

Fransa Anayasa Konseyi belgelere erişimi tamamen yasaklamıştı.

Soykırımdaki rolünün ortaya çıkmasındansa oyunu kendi kurallarıyla oynamak isteyen Fransa, 2019’da 15 kişiden oluşan bir ‘komisyon’ kurdu. Komisyonda ağırlıklı olarak tarihçiler bulunuyordu ve görevleri Ruanda soykırımında Fransa’nın rolünü belirlemekti. Komisyon raporunu geçtiğimiz hafta açıkladı.Elize Sarayı’nda Macron’un ayağına giderek raporunu sunan komisyon, raporda kısaca ‘”Ruanda soykırımında Fransa’nın büyük sorumluluğu var ama hiçbir suçu yok” dedi.

Komisyondaki ‘soykırım uzmanları’

Macron tarafından Ruanda soykırımını incelemek için kurulan 15 kişilik ‘tarihçi’ ekibinin tamamı ‘soykırım uzmanları’ndan oluşuyor. Kimisi Yahudi kimisi ise Cezayir soykırımı konusunda uzman olan ekibin başında ise tanıdık bir isim vardı: Vincent Duclert! Duclert’in uzmanlık alanı ise ‘Ermeni soykırımı’. Fransa ve batı ülkelerinin yüz yıl önce Osmanlı ve Türkiye’ye karşı koz olarak kullanmak için uydurdukları ‘Ermeni soykırımı’ konusunda ‘uzman’ olan Duclert, uluslararası ortamlarda bu konuda en çok kullanılan uyduruk tezlerin de sahibi. Duclert’e ne yazık ki, Türkiye’de bile hâlen itibar eden kesimler var. Hatta ‘Yüz Yıl Sonra Ermeni Soykırımı’ kitabı defalarca Türkçeye çevrildi ve halen piyasada satışta. Fransa’nın Ruanda soykırımı ile ilgili kurduğu komisyona başkan olarak atadığı isim, nasıl bir rapor hazırlatacağı konusunda net bir fikir veriyordu.

Rapor değil sanki Fransız romanı

Komisyonun Macron’a sunduğu raporun ‘çok özel kelimeler’ seçilerek hazırlandığı görülüyor. Raporda gerçekleri gizlemek için, Fransız edebiyatının klasiklerini aratmayacak kıvraklıkta ifadeler kullanılıyor. Mesela 3 ay süren soykırım boyunca Ruanda’nın geneline hâkim olan Fransız ordusunun katliamlara göz yumması ‘katliamların hazırlık sürecine kör kaldık’ sözleriyle daha raporun başında aklanıyor.

Komisyonun Macron’a sunduğu raporun ‘çok özel kelimeler’ seçilerek hazırlandığı görülüyor.

Yaklaşık 2 yıl süren araştırma sürecinde Fransa'nın soykırımda suç ortağı olduğuna dair bir kanıta ulaşılamadığı ise “soykırım niteliğindeki bir operasyona katılma iradesi kastedildiğinde arşivler bize bu yönde hiçbir veri sunmuyor” gibi bir ifadeyle vurgulanıyor. Bu cümlenin hemen devamında ise “Fakat aynı arşivler bize Fransa’nın uzun bir süre ırkçı katliamları teşvik eden bir rejimle yakın ilişki içinde olduğu yönünde ipuçları veriyor” deniyor. Gerçekten tam bir edebi eser tadında!

Biraz geç kalmış olabiliriz

Raporda dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand’ın Ruanda Cumhurbaşkanı Habyarimana'yı "Uganda tarafından desteklenen Tutsi düşmanlara karşı Hutu kabilesinden bir müttefik" olarak gördüğü belirtiliyor. Yani Fransa, bir ülkenin cumhurbaşkanını ‘kabile lideri’ olarak gördüğünü belirtmekte bir beis görmüyor. O kabile lideri öldürüldükten sonra başlayan soykırıma müdahalesi için ise ‘biraz geç kalmış olabiliriz’ deniliyor. Raporda ifade edilen ‘biraz geç kalmak’ ifadesi, 1 milyondan fazla insanın öldüğü 3 aylık süreyi kast ediyor.

‘Soykırımcılar Fransa tarafından korundu’

Duclert komisyonunun raporunda bazı suçlamalar ise açıkça yapılıyor. Mesela soykırım bittikten sonra soykırımcıların çoğu Ruanda’nın batısındaki Fransız askeri üslerine kaçmış ve orada saklanmıştı. Raporda bu durum "Kâtiller ve aynı zamanda soykırımın beyin takımı, ülkenin batısında konuşlu Fransız askerleri tarafından oluşturulan bölgede kendilerine güvenli bir alan bulmuş, Fransız siyasi yetkililer onları tutuklamayı reddetmiştir" şeklinde anlatılıyor.

Mesela soykırım bittikten sonra soykırımcıların çoğu Ruanda’nın batısındaki Fransız askeri üslerine kaçmış ve orada saklanmıştı.

Yani Fransa, işi biten kâtilleri koruma altına almıştı. Bunun en açık örneği ise, geçtiğimiz yıl ortaya çıktı. Fransız polisi, Hutu milislerini finanse ederek yüzbinlerce Tutsi’nin öldürülmesinden sorumlu olan Ruandalı iş adamı Felicien Kabuga’yı, katliamdan 26 yıl sonra Paris’te yakalamıştı. Kabuga’nın Ruanda’dan Fransa’ya nasıl geldiği ve burada 26 yıl nasıl yaşadığı ise hâlâ bir muamma.

‘Soykırımcılara silah ve eğitim vermiş olabiliriz’

Fransa’nın soykırımda hiçbir suçu olmadığını ifade eden raporun en dikkat çekici bölümü ise, Fransa’nın soykırımcılara silah ve eğitim verdiğinin itiraf edildiği bölüm oldu. Dönemin Cumhurbaşkanı Mitterrand'ın, soykırımcı liderlerle çok yakın ilişkileri olduğu vurgulandı. Bu ilişkiler hem iki tarafın sosyalist olmasından, hem de kârlı alışverişlerinden kaynaklanıyordu.

Mora katliamı ve “İnsânî Müdahale”kavramı
Gerçek Hayat

Fransa, 1990’dan itibaren Ruanda’nın bir numaralı silah satıcısı olmuş ve ülkeye ağır silah ve roketler de dâhil büyük bir yığınak yapmıştı. Fransa’nın sattığı silahlar ve Fransız askerler tarafından eğitilen Ruandalılar, 1994 yılındaki soykırımın temelini oluşturmuştu.

Suçu ölüye atıp diriyi kurtar

Fransa’nın Ruanda raporu, Macron hükümetinin mart ayını, geçmişteki katliamlarını aklamak için milat olarak seçtiğini gösteriyor. Mart ayı başında açıklama yapan Macron, Cezayir soykırımında ‘bazı hataları’ olduğunu kabul etmiş ancak özür dilemeyi reddetmişti. Soykırımın tüm suçunu ise, dönemin yönetimine atmıştı.

Fransa’nın Ruanda raporu, Macron hükümetinin mart ayını, geçmişteki katliamlarını aklamak için milat olarak seçtiğini gösteriyor.

Ruanda raporunda da benzer bir yol izlendi. Raporda ‘Fransa’ asla suçlu kabul edilmedi. Kabul edilmek zorunda kalınan suçlar ise, soykırımdan 2 yıl sonra ölen dönemin cumhurbaşkanı Mitterrand’ın üzerine atıldı. Nasılsa konuşamayacak ölülere kesilen fatura ile de hem bugünün yönetimi hem de ‘Honneur français’ kurtarılmış oldu. Fakat Mitterrand’ın katliamdan hemen sonra söylediği "O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil" sözleri, Fransa’nın onur konusuna dünyanın geri kalanından farklı baktığını gösterdi.