Kimse farketmiyor yokluğumuzu

HASAN ALİ YILDIRIM GERÇEK HAYAT 4 DAKİKADA OKUNUR

Babalarını hiç tanımayan dört üvey kardeşin, yegâne varlıkları anneleri tarafından terkedilmelerinden sonra Tokyo’daki küçücük bir dairede yaşama gayretlerini anlatan bir Japon filmiyle İlhami Çiçek arasında nasıl bir alâka vardır?

İlkin çekirdekliğini bile kaybetmiş bir Japon ailesiyle tanışırız. Ana oğuldan ibaret aile, hayata ancak tutunabilmekte. İkili, komşuları tarafından sürekli taciz edildikleri gerekçesiyle de sık sık ev değiştirmede. Zaten biz de aile efradıyla bir taşınma vesilesiyle tanışırız. Nakliye şirketindekiler gariban ailenin yeni evini terkeder etmez bir de ne görelim? Meğer ailenin başka fertleri de yok muymuş? Biri kız, diğeri oğlan iki küçük çocuk, birer valize tıkıştırılmış, eve öyle sokulmuştur. Niye? Komşular çocukların gürültüsünden şikâyet etmesin diye.

Küçük çocukları yüzünden sürekli taşınmak zorunda bırakılan aile böyle bir çözüm bulabilmiştir ancak. Bu arada ailede 12-13 yaşlarında başka bir kız çocuğu daha var. Ve ortada baba filân da yok.

Daha doğrusu babalar. Çünkü dört çocuğun dördünün de babaları ayrı ayrı. Genç anne birine âşık olmakta ve bir süre sonra da yeni bir çocuk doğurmakta.

YOKSAYILAN ÇOCUKLAR

Genç yaşına rağmen anne aslında görmüş, geçirmiş biri. Gözlem ve değerlendirme kabiliyeti yerli yerinde. Fakat yaşına rağmen bir çocuk gibi hayal ile hakikat arasındaki farkı ayırt edememekte. Hayallerini gerçekleştirmek için kullandığını düşündüğü her erkek tarafından kullanılır ve vakti geldiğinde karnında bir bebekle yalnız bırakılır. Bu şartlarda peydahladığı çocuklarını seviyor mudur? Belirsiz. Sevmiyor mudur? O da belirsiz. Yaşamak, dilediğince yaşamak arzusu öbür şeylere daha baskın galiba. Doğru, nihayetinde sıradan bir zamane annesinden sözetmekteyiz.

Taşınmakla mesele hâllolur mu? Ne gezer! Eve gelmesi var, gitmesi var... Mecburi bir saklambaca dönüşür küçük evde yaşama gayreti. Hiç dışarı çıkmadan. Bir tek büyük oğlan alışveriş için dışarı çıkabilmekte; o da zaruretten. Gizlilik bu ailenin vazgeçilmezi.

Eğitim filân da hak getire.

Üçü çok küçük beş kişilik bir ailenin iki kişi gibi görüntü vermesi kolay bir şey mi? Üstelik anne çalıştığı için her çocuğun elinden geldiğince kendisine bakma mecburiyeti de cabası. Yahut birbirlerine.

Yokluk, yoksulluk, yoksunluk dizboyu...

BENCILLIK ABIDESI ANNE

Küçücük üç göz odada bir şekilde birbirlerine tutunarak yaşamaya çalışan bir ailenin dramını mı anlatıyor Kimse Farketmiyor (Dare mo Shiranai) adlı film? Bu kadarla kalsaydı Hirokaze Koreeda’nın yazıp yönettiği 2004 tarihli Japon filmi muhtemelen bu mikyasta bir etkileyicilik payesini hakketmezdi. Filmin sihri asıl bundan sonrasında.

Bir siyasetçi gibi çocukları sürekli istedikleri vaatlerle avutan ‘benci’ anne, aslında biriyle evlenip bu sefaletten kurtulma peşinde; göz göre göre ihmal ettiği çocuklarını da kurtarma.

Ne ki işler pek öyle yürümez. Çünkü günahlarının yasak meyvesi çocuklarını belki toplumdan bir şekilde kaçırabilmekte. Ama ya kendinden?

O yüzden de yaramazlık yaptığını düşündüğü çocuklarını acı biber yedirerek, hatta iğne batırarak cezalandırmaktan kaçınmayan anne, bir sabah geriye küçük bir miktar para ve birkaç satır bırakarak evi terkeder. İddiasına göre yine âşıktır.

Yalanlar ve yanlışlar arasında babasız ve neredeyse annesiz büyüyen çocuklar, artık tamamen kimsesizdir. Yahut da beheri öbürüne emanet. Artık bu dört çocuğu hayal edilemez bir hayat beklemekte.

Hiç hazırlanmadıkları ve her ayrıntısını nice bedel karşılığında kendilerinin keşfetmesi zorunlu bir hayattır bu.

Genç yaşına rağmen anne aslında görmüş, geçirmiş biri. Gözlem ve değerlendirme kabiliyeti yerli yerinde. Fakat yaşına rağmen bir çocuk gibi hayal ile hakikat arasındaki farkı ayırt edememekte.

BABA OLMAYAN BABALAR

Çocuklar ilk başlarda annelerinin onlara gerçekte ne yaptığını anlayamazlar. O yüzden de kısa bir süre sonra döneceği yalanına inanmayı tercih ederler. Gelgelelim çok geçmeden en büyük erkek çocuk baba, kız çocuk da anne rolünü üstlenmek zorunda kalır. Ve öğrenilmesi, üstelik kimselerden herhangi bir destek göremeden başedilmesi gereken, merhametin kırıntısını barındırmayan bir hayatla karşı karşıyadırlar.

Film ilerledikçe aslında çocukların bazılarının babalarının bilindiğini öğreniriz. Ama ‘çocuk-baba’nın ziyaretleri hiçbir fayda vermez. Gayrıresmi babalar çocukların sefaletini, ancak öbür yetişkinler kadar mühimsemekte.

İlgisiz, sevgisiz, şefkatsiz, korunmasız ve parasız çocuklar, bir ay sonraki dönüşüne kadar annesiz kalır. Belki de annenin yaptığı en fena şeydir bu: Dönüşü olmayan bu gidişe rağmen çocukların içine bir umut ışığı tohumu ekmek.

YOKSAYARAK YETIŞTIRME

Doğrusunu söylemek gerekirse bir ailenin çocuklarını terketmesi insanlık tarihinde çok yeni bir durum. Hele bir annenin.

Ne ki biraz dikkatle baktığımızda bu tespitin ciddi bir yanılsama barındırdığını farkederiz. Zamanımızda belirginleşen durum, ailelerin çocuklarını bir çöp gibi sokağa atması değil, insan ilişkilerindeki gevşemenin getirdiği bir serbestiyle bu çok eski ebeveyn tavrının görünür hâle gelmesi.

Acı gerçek şu: Çocuklar asıl sokağa bırakılarak değil, evin içerisinde, anne-babanın gözü önünde kimsesizliğe terkedilebilmekte. Binyıllardır. Üstelik zahiren ebeveynlik sorumluluğu yerine getirilmiş gibi bir görüntü verildiği için vicdanlar da rahat.

Birçok aile, yanıbaşındaki çocuğunu bir nevi yoksayarak ‘yetiştirmekte’ bir sakınca görmemekte. Evin içerisinde bir nevi orman çocuğu. Namı diğer Romus ile Romulus.

YOKSUL ASIL NEDEN YOKSUNDUR?

Ayşecik, Ömercik, Sezercik tarzı bir yapmacıklık kumkumasından bahsetmediğimiz açık. Yine de işaret etmekte fayda var. Olanca sade anlatımına rağmen filmin anlattığı mevzu, bir yanıyla gözümüzün önünde ama bizim gözardı etmeyi seçtiğimiz başucumuzdaki kadar sahici çocuk acılarını dillendirmekte; hiçbir duygu sömürüsüne ihtiyaç hissetmeden üstelik.

O yüzden de filmi izlerken yüreğiniz kıymık kıymık parçacıklara bölünüyor; hissedilen acı küçülür zannıyla.

Birey, benlik, bencillik, toplum, eğitim ve özellikle de büyümek üzerine derin sorulara gebe bir yapım Kimse Farketmiyor. Gözümüzün önündekini görmemeye alıştırıldığımız çağdaş şehir yaşantısının insanı nelerden nelerden mahrum ve aynı zamanda da nelere nelere maruz bıraktığına dair, inceltilmiş ayrıntılarla bezeli bir hikâyeyle örülü, etkisi yıllar boyu sürecek bir iç burukluğu destanı.

Ne ki çocuk masumiyeti, ebeveyn vahşeti, çevredekilerin ilgisizliği bu farklı yaşlardaki dört üvey kardeşin vicdan kaldırmaz çaresizliği sizi, adım adım asla hatırlamak istemeyeceğiniz bir hakikate taşıyor. Müntehir şair İlhami Çiçek’in ifadesiyle “Yalnız hüznü vardır kalbi olanın.”