Küçük ölçekli ziraat; endüstriyele kurban edildiğinden beri ağzımızın tadı yok…

BAKİ MURAT
Abone Ol

Mono-kültür üretim tarzının odaklandığı çoğu GDO’lu mısır, soya, kanola gibi 3-5 ticari mahsulün aşırı üretiminin eritilmesi için geliştirilen “abur cubur hazır gıda” ve üretilen her hazır gıdaya “katkı maddesi” yapma kültürünün bugün ne kadar ciddi ve maliyetli sağlık problemlerine sebep olduğu nedense insan sağlığını dert etmiş gözüken küresel yazılımcıların, girişimcilerin ilgisini çekmiyor.

Kovid-19’un esir alınmış zamanlarında ehemmiyeti bir kez daha anlaşılan ziraatçılık, dünyanın pek çok bölgesinde, jeo-stratejik çıkarların yanı sıra düşük gıda fiyatları gibi kısa vadeli makroekonomik politikaların yürütülmesi için de kamu müdahalelerine ve sübvansiyonlarına tabidir. Doğrudan ve dolaylı bütün sübvansiyonlar, tarım ürünlerinin üretim maliyetleri ve fiyatları üzerinde rol oynamayı amaçlar.

  • Bir devlet için kamu müdahalesi ve destekleri hem savaş, hastalık, kıtlık durumlarında kendi nüfusuna yiyecek sağlama kabiliyetini korumak, hem de gerektiğinde gıda ihracatını durdurabilme gücünü elinde tutmak için önemlidir. Tarım emtiaları, üreticiler, üretim biçimleri ve ihracat için sübvansiyonlar sanılanın aksine sanayileşmiş ülkelerde daha yaygın ve yüksektir. Özellikle devasa tarım işletme ve şirketleri zirâî sübvansiyonlardan ziyadesiyle pay alır. Mesela ABD’de sadece 2019 yılında ödenen devlet sübvansiyon miktarı 22 milyar dolardan fazladır.

Tarımın son elli yılını, Kuzey ve Güney Amerika, Avustralya ve Avrupa'da âdeta sanayi tesisleri gibi çalışan büyük ölçekli işletmeleri doğuran “endüstriyel tarım” ve özellikle Asya ülkelerine “Yeşil Devrim” diye musallat edilen üretim modellerinin sağladığı sözde artışlar ve rasyonalizasyon özetler.

Teknolojik mucize mi?

Endüstriyel tarım, “teknolojik bir mucize” olarak tanıtılırken yeni hibrit çeşitlerle artacak verimlilik sayesinde üretilen gıdanın dünya nüfusunun önüne geçeceğini ve çiftçiliğin kârlı bir iş olarak devam edeceğini söylüyordu. Söylenildiği gibi zirâî üretim küresel boyutlarda, nüfus artışını geride bıraktı. Ziyadesiyle cilalanan endüstrinin modern(!) tarımı, gerçekten de kişi başına her zamankinden daha fazla gıda üretilmesine imkân verdi. Öyle ki farklı kaynaklara göre, mevcut zirâî üretim, gıdaya dönüştürülürse 10 ila 14 milyar insanı besleyecek miktarlarda.

Endüstriyel tarım, “teknolojik bir mucize” olarak tanıtılırken yeni hibrit çeşitlerle artacak verimlilik sayesinde üretilen gıdanın dünya nüfusunun önüne geçeceğini ve çiftçiliğin kârlı bir iş olarak devam edeceğini söylüyordu.

Fakat gelin görün ki endüstriyel tarımın bu teknoloji destekli üretim alanları ve sübvansiyon destekli artışı “devrim” diye nitelenen uygulamaların sonrasında ortalık beklenildiği kadar güllük gülistanlık olmadı. Onca üretime karşılık hâlâ dünyada yaklaşık bir milyar insan açlık sınırları içinde yaşıyor. Yine iki milyar insan mikro besin eksikliğinden mustarip, temel vitamin ve minerallerden mahrum hayat sürüyor. Pek görünmek istenmese de tabiî kaynakların kirlenmesine, iklim değişikliğine, gıda kaybı ve israfına dair edilen her sözün ve kampanyanın ardında endüstriyel tarımın devasalığına aldanmalar ve yeşil devrimin ağır bedelli uygulamaları var.

Sanılanın aksine maliyetli, sağlıksız ve sürdürülemez

Bu iki büyük sonucun temel sebeplerinden biri endüstriyel tarımın mono (tekli) üretim şekli ise diğeri bu sistemin insanın ihtiyacı olan gıdayı üretmesinde sanılanın aksine maliyetli, sağlıksız ve sürdürülemez olması yatıyor.

Peki, sözde insanı düşünerek insan emeğini tarım makineleri, hibrit tohumlar, sentetik gübreler, kimyasal zehirler ve fosil enerjiyle ikame etmeye yönelik bütün stratejiler, bugün Bill Gateslerin de ağzından düşmeyen iklim değişikliği, azalan petrol rezervleri, aşırı kirletilen tabii kaynaklar ve toprağın yapısının bozularak erozyona karşı savunmasız bırakılması meselelerinin ardındaki nedenler değil midir? Eğer ortada söylenildiği ölçülerde ekolojik ve iklimsel tehlike varsa bunun, aşırı rasyonelleştirilmiş mono-kültür yöntemiyle yapılan devasa üretimler için büyük miktarlarda sentetik girdi ve aşırı enerji ve tatlı su tüketilmesinden de kaynaklandığı neden pek telaffuz edilmiyor?

Endüstriyel tarım, “teknolojik bir mucize” olarak tanıtılırken yeni hibrit çeşitlerle artacak verimlilik sayesinde üretilen gıdanın dünya nüfusunun önüne geçeceğini ve çiftçiliğin kârlı bir iş olarak devam edeceğini söylüyordu.

Mono-kültür üretim tarzının odaklandığı çoğu GDO’lu mısır, soya, kanola gibi 3-5 ticari mahsulün aşırı üretiminin eritilmesi için geliştirilen “abur cubur hazır gıda” ve üretilen her hazır gıdaya “katkı maddesi” yapma kültürünün bugün ne kadar ciddi ve maliyetli sağlık problemlerine sebep olduğu nedense insan sağlığını dert etmiş gözüken küresel yazılımcıların, girişimcilerin ilgisini çekmiyor.

Kirlenmiş, tuzlanmış topraklar, tarumar olmuş tohumlar

Kirlenmiş, tuzlanmış topraklar, tarumar olmuş tohumlar, azalan ormanlar, zehirlenmiş su kaynakları ve kadim çeşitliliği kaybolmuş biyolojik yapı endüstriyel tarım ile elde edilen üretim artışının maliyeti olarak nicedir önümüzde duruyorken hem de.

  • Bu noktada durup “yoksa endüstriyel tarımın ekonomik, sosyal ve ekolojik açılardan küçük (ve de orta) ölçekli tarıma üstün olduğu fikri de bize pahalıya mâl olan bir başka şehir efsanesi miydi?” diye sormadan edemiyor insan.

Devasa tarım anlayışının insanlığı getirdiği nokta, küçük ölçekli çiftçilerin daha tabii bir üretime uygunluğu yanında dünya nüfusunu beslemede oynayacakları rolü ve 21. yüzyılda tarım için yeni bir paradigmanın gerekliliğini bize hatırlatıp duruyor.

Küçük ölçekli ziraatın yeniden hatırlatılması şart

Bilenin bilmeyenin sürekli arazi küçüklüğünü zirâî üretimdeki başarısızlığımızın nedeni saydığı ülkemizde de küçük ölçekli ziraatın yeniden hatırlatılması geleneksel tarım yöntemini romantikleştirmek veya sanayi öncesi koşullara geri dönüş çağrısı olarak küçümsenmemeli.

Farkındayız, zirâî uygulamalar açısından bugünkü haliyle küçük ölçekli tarımın temiz kalabildiğini iddia etmek kolay değil. Küçük ölçekli çiftçilerin de insan sağlığına ve çevreye zararlı uygulamalar açısından endüstriyel tarım üreticilerinden farklarının kalmadığı aşikâr.

İnsanı da tabiatı da israf çılgınlığı bitirecek
Gerçek Hayat

Hem geleneksel bilginin kaybolması, hem de güncel bilgiyi kendi kadim bilgi süzgecinden geçirerek doğru ve kararında uygulayamaması sebebiyle birçok küçük çiftçinin hem maddî hem mânevî zorluklar içinde debelendiği bir gerçek. Sözde modern tarımın tanıttığı uygulamaların ulaştığı boyutlar maalesef her geçen gün geleneksel üretim yöntemlerinin uygulanabilirliğini tehdit ediyor çünkü.

Mono-kültürel üretimin olumsuzluklarını bertaraf etmek

Yine de bütün bu acı gerçekler, küçük ölçekli ziraat sisteminin açlık ve yetersiz beslenmeyle mücadelenin ötesinde endüstriyel tarımın hayatımıza soktuğu mono-kültürel üretimin olumsuzluklarını bertaraf etmek ve yayılan kirden temizlenmek için daha güvenli ve ümit verici bir üretim şekli olacağını söylemeye engel değil.

Su; har vurup harman savurduğumuz nimet…
Gerçek Hayat

Devasa miktarlarda girdilerin kullanıldığı endüstriyel tarım uygulamalarının ekoloji üzerindeki menfi etkilerini azaltmak, çiftçileri yeniden üretmenin hakiki şevkiyle tanıştırmak, tarımsal verimliliği daha tabii usullerle artırmak, girdileri kontrol edilebilir sağlıklı ürünler yetiştirmek, çoluk çocuk daha ucuz ve temiz ürünler yemek, memleketin istihdam sorununa müessir bir çözüm getirmek ve zinde bir şehir-köy ilişkisi kurmak için küçük ölçekli ziraat yeniden canlandırılmayı ve yeni yatırımları hak ediyor.

İnsanın geleneğe ve fıtrata uygun tadı tuzu yitmemiş, tabiî sebzeler, meyveler hayvanlar üretip, yiyebilme imkânının küçük ölçekli tarlaların huzurlu emekleriyle yetişebildiğini daha dün, bizler dahi görüp yaşamadık mı?