Kuşaklar ve başlıklar

AMİNA SİLJAK JESENKOVİC GERÇEK HAYAT 3 DAKİKADA OKUNUR

Sarı sarıklı fesli kuşağın eski konaklarının bulunduğu arsalardaki evleri yenilemekle, şehrimize yakın dağın tepesinde daireyi satın almakla, deniz veya nehir kenarındaki yazlıkları yaptırmakla ömrümüzü geçiriyoruz. Hayatımızı yaşamadan, biriktiriyoruz. Yarın biz de bu fesli sarıklı kuşağın, bu bereli, fötr şapkalı, kasketli kuşağın komşuluğuna göçtüğümüzde, bizi uğurlamaya vakit bulacaklar mı?

Geçen hafta rahmetli anneannemin memleketine gittim. Anneannem göçeli 83 yıl kadar olmuş. Annem de doğru dürüst tanıyamamış annesini, çok küçükmüş… Tabi insan bu yaşta anneannesinin memleketine sırf cenaze, taziye varken gider. Orada akrabalardan kimse kalmasa da, yine o toprağa defnedilmeleri için vasiyet bırakanlar oluyor.

Kuzenimin eşi bu Jezero (Osmanlı kayıtlarda Gölhisar olarak zikrediliyor) toprağına yattı bu sefer.

Eskiden, akrabaların birbirini daha çok ziyaret ettiği yıllarda, bazı milli bayramlarda, yaz veya kış tatilinde, hatta annemin çok yoğun olmadığı dönemlerde hafta sonları Jezero’ya giderdik. Cenazelerin, yasların, hüznün olmadığı zamanlarda. Yoksa, biz çocuklar fark etmiyorduk. Sadece feslerinin üstüne sarı sarık saran hacı amcalar bir bir kaybolmaya başlıyordu. Kimi de sadece fesliydi. Beyaz sarıklı olanlar din adamları.

Diğerlerinin, yani bizden önceki kuşak erkeklerinin başlıkları çoğunlukla bereydi bizim ailede. Kiminin başında da fötr şapka, kiminin ise kasketi vardı. Bir moda, bir tarz olduğu kadar bu başlıkların birer hayat tarzı simgesi olduğunu biliyorduk.

Biz çocuklara bir dil dışı göstergesi, kiminle hangi şekilde selamlaşacağımızın delili. Mesela, fesli sarıklı kesime istisnasız selamünaleyküm veya merhaba denir.

‘Hacı amca’ diye hitap edilirdi. Bunlar mütedeyyin, eski zamanları görmüş insanlar.

Bir sonraki bereli, fötr şapkalı, kasketli amcalar vardı. Kimi mütedeyyin, kimi ateist, kimi gayr-ı Müslim. Herkese kendi hayat tercihine göre selam vermeye çalışıyorduk.

Donji Vakuf, Bosna-Hersek Federasyonu'na bağlı bir belediyedir.

Dün, Jezero’ya giderken, rahmetli halamın yaşadığı Donji Vakuf’tan geçtik. Öğle namazından sonra camiden çıkan bereli abileri gördüm. Şehrimde bereliler kalmadı artık. Yavaş yavaş camiden çıktıklarında çarşıdaki kahvede bakır cezveden kahveyi sapsız fincanlara dökecekler, hayatlarını konuşacaklar...

Bizim kuşak ise başı açık geziyordu. Çocukluğumda, oyunlar arasında sokakta selamım üzerine itina ile şeker uzatan yaşlı hacı amcalar bir bir gittiler. O zamanlarda zihnimde ölümle hayat arasında belirli bir sınır, belirli bir fark yoktu. Belki ezeli hafızaya daha yakın olduğumdan. Sonra dayanaklarımız olan bereli kuşak yavaş yavaş ayrılmaya başladı. Okul hayatımız ile iş hayatımız arasında bir yerde, kimi sessiz sedasız, selamsız, kimi de evindeki yatakta yıllar geçirdikten sonra gidiyordu.

Ömrünü evini inşa etmekle, döşemekle, evlatlarını, bizim kuşağı büyütmekle geçiren insanlardı.

Araya savaş girdi. Bereli kuşağın inşa ettiği evlerin bir kısmı yıkıldı. Kendinden, yıllanmış olduğundan değil, düşman eliyle, bombasıyla, roketiyle, mayınlarıyla yıkılmıştı bu evlerimiz. Bizim başı açık kuşaktan ölenler şehrin mezarlıklarına, cami avlularına, park veya eski futbol sahalarına yatırılmış. Kimi de yurtdışına sürgün edilirken, bir kısmı da kendi iradesiyle yurtdışına gitmiş.

Üçte biri diyelim ülkede, memlekette kalmış. Gecelerini uykuda savaş hatıralarıyla geçiren başı açık kuşak gündüzleri, mesai sonrası saatlerinde bereli, fötr şapkalı, kasketli kuşağı uğurlamaya gidiyordu. İçlerindeki travmaları hissettirmeden çocuklarını büyütüyordu. Bir yandan da babasının, dedesinin memleketinde yıkılmış evi tekrar yapmak için gayret ediyorlardı.

Bir de içinde yaşayacakları ev yapmak veya satın aldıkları dairenin vadelerini ödemek için çalışıp, büyüyen çocuklarına kim bilir kaçıncı el bir araba satın almak için...

Evlatlarımız bu yokluğu hissetmesin, kutsî mücadelemizden, savaştan sonra mağlup çıktığımızı anlamasınlar diye. Okuttuk, meslekleri ve sığınacak birer damları var evlatlarımızın. Mahallemizde bereli abiler, amcalar kalmamış. Fötr şapkalıları, kasketlileri de gitti. Bizim başı açık kuşakla kapşonlu evlatlarımız da onları uğurlamaya gidiyordu. Gidenlerin başları üzerinde şehrin yamaçlarındaki mezarlıklarda farklı başlıklar duruyor.

Örtüleri aynı! Yeşil çimenler!

ŞİMDİ CANLI CANLI UĞURLUYORUZ

Şimdi tekrar bu kapşonlu kuşak gidiyor. Ülkeyi istihdamsızlıktan dolayı terk ediyorlar. Almanyalar, Avusturyalar, ne bileyim... El üstünde itina ile büyüttüğümüz, okuttuğumuz kuşak şu an iş bulamadığı için başka bir ülkenin insanlarına hizmet etmek üzere, başka bir ülkenin vergisini ödemek üzere gidiyor. Torpillerden, adaletsizlikten yorulmuş, bir ekmek parçası için başı açık babalarının yaptığı evleri, bereli dedelerinden miras kalan ve savaştan sonra güç bela tekrar inşa edilen evleri, hacı sarıklı büyük dedelerinin arsalarını terk ediyor gençlerimiz. Onları canlı canlı uğurluyoruz.

Sarı sarıklı fesli kuşağın eski konaklarının bulunduğu arsalardaki evleri yenilemekle, şehrimize yakın dağın tepesinde daireyi satın almakla, deniz veya nehir kenarındaki yazlıkları yaptırmakla ömrümüzü geçiriyoruz. Hayatımızı yaşamadan, biriktiriyoruz. Yarın biz de bu fesli sarıklı kuşağın, bu bereli, fötr şapkalı, kasketli kuşağın komşuluğuna göçtüğümüzde, bizi uğurlamaya vakit bulacaklar mı? Yarın, bıraktıklarımızı paylaşmak üzere miras davasına bizzat gelebilecekler mi, yoksa bir avukata verdikleri vekalet mektubuyla satışını da halledecekler mi?

Hani, o ezeli samimiyet, o gözün içine bakışlar nerede kaldı?