Lübnanlı siyasetçi Ali El Eyyubi: Türkiye bizim babamız, kahramanımız

SÜLEYMAN ŞAHİN
Abone Ol

Lübnan halkının Türkiye’ye yaklaşımı bölgeden bölgeye, mezhepten mezhebe, gruptan gruba değişkenlik gösteriyor. Trablus, Beyrut’un Sünni kesimi ve Sayda şehri yani Sünnilerin ağırlıkta bulunduğu muhitlerde Türkiye ile güçlü hissî bağlar mevcut. Buralarda Türkiye bir âile büyüğü, bir baba gibi algılanıyor. Gerek inanç esasları, gerek tarihî gerçekler açısından Türkiye kurtarıcı kahraman olarak görülüyor.

Lübnan Arap dünyasının pek çok açıdan barometresi.

Tıpkı bir barometreye bakıp hava tahmini yapabileceğiniz gibi, Lübnan’ın içinde bulunduğu duruma bakıp Arap dünyası hakkında fikir yürütebilirsiniz. Lübnan, haritaya baktığınızda Akdeniz’in bir köşesine ilişmiş gibi duran şu minicik ülke, boyundan büyük meziyetlere sahip. Her şeyden önce Arap dünyasının kültür nabzı burada atıyor. Bilhassa başkent Beyrut, çeşitliliği harman edinen engin kültür birikimiyle Arap dünyasının ufkunu belirliyor.

Beyrut patlamasından kalanlar...

Fakat bir de madalyonun öbür yüzü var. Lübnan, boyundan büyük meziyetlerinin yanı sıra boyundan büyük dertleri de göğüslemek durumunda. Engin kültür birikimine kaynaklık eden çeşitlilik, iki yüzü keskin bir kılıç gibi. Osmanlı gibi herkesi kucaklamaya çalışan güçlü bir iradenin elinde gelişmenin, ilerlemenin sembolü olarak cehaletin tepesine inen kılıç, çeşitlilikten hazzetmeyip “ille de biz” diyen bağnaz mezhepçi kafanın elinde yekdiğerine hayat hakkı tanımayan âdî bir zulüm âletine dönüşüyor.

Birlikte destan yazmak varken, birbirine kem gözle bakmanın sonucunu hep birlikte gördük. Beyrut limanında patlayıp ülkenin belini kıran şey, zahirde 2 bin 750 tonluk amonyum nitrat gibi görünebilir. Oysa kocaman, habis bir ura dönmüş mezhepçi siyasettir asıl patlayan. Hristiyan cumhurbaşkanından Sünni başbakana ve Şii Meclis başkanına değin herkesi, bütün sistemi esir alan mezhepçi yolsuzluk düzenidir.

Lübnan’da iç siyasetin sıkıntıları
Gerçek Hayat

Türkiye aşığı Lübnanlı bir siyasetçi ile... “Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin”in torunu, Lübnan Millî İlkeler Partisi Genel Başkanı Ali Abdülhalim el Eyyubi ile Lübnan’ı ve Lübnan siyasetini sizler için konuştuk.

Süleyman Şahin

Lübnanlı bir siyasetçisiniz. Beyrut patlaması, ülkenin içinde bulunduğu siyaset krizini net olarak ortaya koydu. Sizce bu krizin temelinde neler yatıyor?

Her şeyden önce ülke olarak çok boyutlu bir krizle karşı karşıyayız.

Her şeyden önce ülke olarak çok boyutlu bir krizle karşı karşıyayız. Siyaset bunun bir boyutunu oluşturuyor. Diğer boyutunda ekonomi var. Güvenlik ise başka bir boyutu. Bu çok boyutluluk krizi daha da derinleştiriyor, ortaya çıkan çözümsüzlük manzarası halkı sokaklara döküyor. İnsanlar yolsuzluk düzene karşı tepkilerini ortaya koyuyor.

Peki, bütün bunların temelinde ne var? En başta yatan sebep, yönetici kesimin artık yolsuzluğu meslek edinmiş olması. Yönetici derken de inanç ve mezhep önderlerini bilhassa anmak istiyorum. Lübnan değişik inanç gruplarını barındıran bir ülke. Bu gruplara liderlik yapan tabaka gırtlağına kadar yolsuzluğa batınca buradan çıkan siyasetin temiz olması eşyanın tabiatına ters zaten.

Asıl suçlu kim, lider tabaka mı?

Lübnan siyasi sistemi inanç grupları üzerinden şekillendiği için bakanları, milletvekillerini, bürokrasiyi, hâsılı piramidin en tepesinden en altındaki vasıfsız işçiye kadar hemen herkesi belirleyen bir liderlik mekanizmasından bahsediyoruz.

Lübnan siyasi sistemi inanç grupları üzerinden şekillendiği için bakanları, milletvekillerini, bürokrasiyi, hâsılı piramidin en tepesinden en altındaki vasıfsız işçiye kadar hemen herkesi belirleyen bir liderlik mekanizmasından bahsediyoruz. Her grup, kendi adamlarıyla devleti işgal etmiş durumda. Yani devlet hâkim değil, mahkûm vaziyette. Sadakat ve bağlılık devlete değil, inanç grubunun başındaki lidere. Dolayısıyla devlet kimsenin umurunda bile olmuyor.

  • Daha kötüsü, bu inanç grupları dışarıdaki belli devletlerle çok yakın ilişkiler içerisinde. Kendi devletine sadakat hissi bulunmayan insanlar, söz konusu devletlerin ülkeye dönük siyasetini, plan ve projelerini büyük bir sadakatle yerine getiriyorlar. Ülkenin iç ve dış siyaseti yerli dinamiklere göre değil, bu devletlerin ajandalarına göre belirleniyor maalesef.

Gücünü dış mihraklardan alan, onların hesabına çalışan grupların Lübnan devletinin sinir uçlarına değin yerleşmesi nedeniyle siyaset, ekonomi, hatta ordu ve emniyet teşkilatının bugün başkalarının egemenliği altında olduğunu görüyoruz.

Çizdiğiniz çerçeve dâhilinde Lübnan’ın “çökmüş bir devlet” olduğunu söylemek mümkün mü?

Ali el Eyyubi AK Parti ziyaretinde

Evet, Lübnan, bir grup yolsuz, hırsız ve rüşvetçi tarafından yönetilen çökmüş bir devlettir. Lübnan’ı mahvettiler, kaynaklarını yağmaladılar. Takati kesilene, âciz ve müflis düşene, çökene değin yakasını bırakmadılar. Lübnan bugün 140 milyar doları aşan iç ve dış borcun ağırlığı altında eziliyor. Hazine tamtakır.

Bütün devlet kurumları hizmetleri askıya aldı.

Uluslararası toplum Lübnanlı yetkililerin şahsî, âilevî ve kendi grup menfaatlerini önceleyen tavırlarından yıldı. Kamu parasını çarçur eden, reform yapmamakta direnen idareciler yüzünden Lübnan’a yardım eli uzatmama kararı aldı. Herkes biliyor ki, Lübnan’a verilecek para devletin kasasına girmeyecek, ülkeyi ve halkı iflasa sürükleyen mezhepçi iktidar partilerinin elinde buhar olup birilerinin ceplerine inecek.

Dış güçlerden bahsettiniz, biraz açsanız, hangi ülkeler ne kadar etkin?

Lübnanlı siyasetçi Ali el Eyyübi insanların dertlerini sırtlanmış.

Daha önceden de ifade ettiğim gibi, bölgedeki bazı devletler ile yakın işbirliği içerisinde olan gruplar mevcut. Hizbullah-İran ilişkisi herkesin mâlumu. İran, Hizbullah marifetiyle şu anda Lübnan siyasetinin, ekonomik hayatın ve emniyet güçlerinin içine tamamıyla sızmış vaziyette. Önceki yıllarda İran ile birlikte Esed rejimi de bir hayli etkin durumdaydı. Bazı partiler ve birtakım siyasi şahsiyetler sayesinde hükümlerini bir şekilde yürütüyorlardı. Fakat Arap Baharı ile gelen Suriye devrimi Esed rejiminin Lübnan’daki nüfuz alanını ciddi olarak zaafa uğrattı. Bu boşluk da İran’ın işine yaradı. Zaten ülke içinde belli bir güce sahipti, bu güç tavan yaptı.

Bir de malum, Fransa var. Fransa, Hristiyan Marunîler üzerinde ağırlığı bulunan bir ülke. Uzun bir süredir eski etkinliğini kaybetmiş durumdaydı. Şu sıralar tekrar Lübnan arenasında varlık göstermeye çalışıyor. Bunu da eskiden olduğu gibi duygusal bağları öne çıkartmak suretiyle yapma eğiliminde. “Fransa Lübnan’ın, Lübnanlıların müşfik annesidir” yaklaşımıyla Marunîler üzerinden yürütülen bir politika bu. Fakat ben başarılı olacağına ihtimal vermiyorum.

Macron Beyrut'ta

Belki de Hizbullah ile bir anlaşma zemini yokluyorlar. Çünkü şu an itibariyle içerdeki bütün ipler Hizbullah’ın elinde. Gerçi bunun için de Amerika’yı razı etmek zorundalar. Nasıl bir rol oynayacaklarını biraz da bu durum belirleyecek. Fakat Amerika’nın Hizbullah’a ağır şartlar ileri sürmeden razı geleceğini sanmıyorum. Her halükarda Hizbullah da kendisini zaafa uğratacak şartlara asla yanaşmayacaktır. Görüldüğü gibi Lübnan’da işler bundan sonra hiç de iyiye gitmeyecek. Ülkedeki kördüğüm daha çetrefil bir hal alacak. İran nüfuzu daha da genişleyecek.

Lübnan halkının Türkiye’ye bakışı nasıl? Türkiye’den bir beklenti var mı?

Türkiye bir âile büyüğü, bir baba gibi algılanıyor.

Lübnan halkının Türkiye’ye yaklaşımı bölgeden bölgeye, mezhepten mezhebe, gruptan gruba değişkenlik gösteriyor. Trablus, Beyrut’un Sünni kesimi ve Sayda şehri yani Sünnilerin ağırlıkta bulunduğu muhitlerde Türkiye ile güçlü hissî bağlar mevcut. Buralarda Türkiye bir âile büyüğü, bir baba gibi algılanıyor. Gerek inanç esasları, gerek tarihi gerçekler açısından Türkiye kurtarıcı kahraman olarak görülüyor.

  • Evet, Lübnanlı Sünnilerin Türkiye’den beklentileri mevcut. O da şu: İran nasıl Şiiler ile sıkı bir ilişkiye sahip ve ülkedeki ağırlığı belirgin bir durumdaysa; Fransa nasıl Hristiyan Marunîler ile ilgileniyor ve Lübnan üzerinde bir etkinlik iddia ediyorsa; Türkiye’nin de Lübnan Sünnileri ile en azından aynı, hatta daha kuvvetli bağlar kurup siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan daha etkili bir rol üstlenmesini arzuluyorlar.

Türkiye’nin adı geçtiği vakit Sünni sokağın verdiği coşkulu tepkiyi ne Şiilerde, ne de Hristiyanlar arasında görebilmeniz mümkün değil. Tam aksine bazıları Osmanlı devleti söz konusu olduğunda tahrik edici tavırlar takınıp Türklerin Lübnan’da kendilerine baskılar yaptığını iddia etmeye yelteniyorlar. Hâlbuki başka inanç grubundan insanlarla beraber yaşamaya tahammül edebilecek olgunlukta olmayan asıl kendileridir.