Memleketi yaşanabilir kentçiler ile endüstriyel tarımcılar bitirecek

BAKİ M. TOP
Abone Ol

Geleneksel ziraatın ipini çeken tutsaklığın miladı, 1940’lı yıllarda başlayan ve 50’lerde görkemli beyanlarla dünyaya ilan edilen ABD’li ziraatçı ve genetikçi Norman Ernest Borlaug’un hibrit tohumları oldu. Tıpkı geleneksel şehirciliğin ipini Auguste Perret isimli Fransız mimarın 1903’te Paris’te betonarme apartman inşasıyla çekmesi gibi. Bugün gelinen noktada ne zamane tarımı ananevî ziraatçılıkla ne de üst üste eklenmiş beton yığınlarıyla ovaları kurutan sitelerin kadim şehircilikle uzaktan yakından ilişkisi var.

Nerede bir hâkim akıl varsa bilin ki orada anlaşılması zor bir kavram ve tanım tutsaklığı vardır. O yüzden bir meseleye dâir alınan karar ve uygulamalar çoğunlukla o meselenin bir zaman sonra yeniden gündem olacağı şekilde sona erer oralarda. Anadolu halkı bu sebeple nicedir insanı daraltan bir patinaj hâli yaşamakta. Baskın mantık, hepimizi hep aynı kötüyü yapıp, aynı acıyı yaşatan bezdirici bir aklın esirlerine döndürmüş durumda. Her an, her işte bunu görmemiz mümkün. Şu ara yaşadığımız en büyük acımız buna verilecek en acı örneğimiz.

Kavram tutsaklığı

Depremlerle birlikte yeniden gündemimize oturan orantısız, devasa ve çarpık şehirleşme hususunda yapılması gereken basit olsa da hâkim aklın kavram tutsaklığından kurtulamıyoruz. Oysa daha başında ziraat yapılan arazilerimizi şehirlere göçü kışkırtan bir yaklaşımdan uzak tutmak gerekiyordu.

Depremlerle birlikte yeniden gündemimize oturan orantısız, devasa ve çarpık şehirleşme hususunda yapılması gereken basit olsa da hâkim aklın kavram tutsaklığından kurtulamıyoruz. Oysa daha başında ziraat yapılan arazilerimizi şehirlere göçü kışkırtan bir yaklaşımdan uzak tutmak gerekiyordu. Köylerin otantik dokusunu, yerinde temiz üretimle koruyup, kollamak zorundaydık. Şehirden kasıt milyonları bir keşmekeş içinde gürültülü, kirli, kuşkulu, yeşilsiz karanlıklarda istiflemek olmadığını bilmek icâb ediyordu. Ruhsuz, renksiz, soğuk, yüksek betonarme apartmanları ev diye yutturmaktan, evi ticârî meta olmaktan, ikamet edilen mekanları fahiş fiyatlı, sonradan görme müteahhit kazançlı mallar olarak değerlendirmekten vazgeçmek gerekiyordu. Çözüm bu kadar kolaydı.

Fakat depremlerin tozu dumanı dağılıp; ahlar, vahlar, gözyaşları, itiraflar, pişmanlıklar durulduğunda her seferinde gördük ki on binlerce insanımızın öldüğü, binlerce hayvanın telef, binlerce binanın yerle bir, tarihî birikimlerin tarumar olduğu ve ülke ekonomisine yoktan yüz milyarlarca dolarlık yükün bindiği felaketleri yaşayanlar sanki biz değildik. Çünkü çâre diye ortaya konulanlar, bize milyonlarca pişmanlıkları yaşatan yanlışlara tıpatıp olmasa da hep çok benzeyen sözde çözümlerdi. Alıştırıldığımız mefhumlar, muhtevası boş tanımlar, mantığımızın önüne çekilmiş devasa setler gibiler. Nedense kimse meseleleri enine boyuna sorgulamak, önümüzdeki perdeyi açıp arkasına bakmak, şapkayı önümüze koyup “gayri değiştirmek gerek” diyemiyor. Kimimiz bu renksiz, ruhsuz, sevgisiz, saygısız ve kimsesiz beton yığınlarını modern insana yakışır mekânlar olduğu illüzyonundan, kimimiz Allah’ın göğüne çıkarıldıkça havayı paraya dönüştüren dikey binaların ev diye satılmasının acımasız kurnazlığından vazgeçmiyor. Yeryüzünün gördüğü en büyük depremleri yaşadıktan sonraki hâlimiz maalesef yine bu. Onca insanımızın yıkıntılar altında ölüp gitmesi, onca emeğin heder, onca birikimin yerle bir olması üzerine edilen yığınla lafa karşılık sonuç yine aynı hatalar üzerinde tam mutâbakat.

Yabanıl kentleşme şehircilik olamaz

Bunaltıcı bir akıl tutulmasına yol açan bu kavram köleliği her alanda bizi teslim almış durumda. En yıkıcı olanları; eğitim, sağlık, şehirleşme ve ziraat. Yüksek betonarme sitelerle özdeşleşen ucube yabanıl kentleşmeyi, geleneksel şehirciliğe eş tutuyoruz. Zehirleyen ve tüketen endüstriyel tarımı, kadim ziraat ile karıştırıyoruz. İlaca ve hastane bağımlılığına dönüşmüş doktorluğu, lokman hekimliğe eş görüyoruz. Anlamsız istatistiklere endekslenmiş bir eğitimi, örfî tâlim ve terbiye sanıyoruz. Oysa ne kent şehirden ne tarım ziraattan, ne doktorluk hekimlikten, ne de millî eğitim tâlim ve terbiyeden anladığımızı karşılıyor. Kavramlar üzerindeki tutsaklığımız sürdükçe tanımlar birbirinin içinde kaybolup, toplumsal tükenişimizin şiddeti artıyor.

Bu takıntılı basiret bağlanmasının en bâriz yaşandığı alanlardan biri kuşkusuz gıdamızı soframıza taşıyan ziraat. İnsanoğlu dünyanın dört bir yanında binlerce yıldır ziraat yaptı. Yüzlerce farklı bitkiyi ekip biçti, onlarca hayvanı evcilleştirip etinden sütünden, yününden, derisinden, gücünden, enerjisinden yararlandı. Ta ki 20. yüzyılın ortasına kadar. 1940’lı yılların başında modern hayatın “yenilik” diye tarif ettiği her alanda fıtratı kurcalama merakı insanın binlerce yıldır gıdasını elde ettiği ziraata da bulaştı. Bitki ilmi; girift düşüncelerle insan bedeni ve ona helal kılınan gıdalar üzerinde başlatılan hadsizlikten payına düşeni aldı. İkinci Dünya savaşı sonrası paylaştıklarıyla yetinmeyenler, hibrit tohum çalışmalarıyla başlayan mono-kültüre dayalı endüstriyel tarımla birlikte geleneksel ziraat uğraşını bambaşka bir mecraya savurdu. Âdem Peygamberden bu yana benzer şekilde yapılan insanın rızk üretim gayreti, 70 küsur yıl öncesinden sonra ters yüz edildi.

Toprak o bildiğin toprak değil

Dünyadaki nüfus artışını dert edinenler, teknolojiyle paralel etkisi artan sentetikleşme çabalarının zirâî uygulamalara da bulaşması gerektiğini telaffuz etmeye başladılar. “Yüksek verim, yüksek mahsul” iddiası, geçmiş ziraatçılık uğraşının ipini çekmeyi kafasına koymuşların seciyesiz bir sloganıydı. Yüksek verimli çeşitler olarak adlandırılan, genlerine müdahale edilmiş hibrit tohumlar, gıdamızı kontrol etmenin şeytanlığıyla ilk o günlerde savruldu Allah’ın en kebir nimeti topraklarımıza. Nicedir ziraat; o bâkir, vefalı, değer bilen, hürmetkâr ziraat değil. Tıpkı kent diye bağrımıza saplanan ruhsuz, renksiz, sevgisiz ve kimsesiz apartmanların istiflendiği yerlerin şehir olmadığı gibi. Modern dünyanın “tarım” dediğiyle “ziraat” özdeşleştirildi.

Kimimiz bu renksiz, ruhsuz, sevgisiz, saygısız ve kimsesiz beton yığınlarını modern insana yakışır mekânlar olduğu illüzyonundan, kimimiz Allah’ın göğüne çıkarıldıkça havayı paraya dönüştüren dikey binaların ev diye satılmasının acımasız kurnazlığından vazgeçmiyor. Yeryüzünün gördüğü en büyük depremleri yaşadıktan sonraki hâlimiz maalesef yine bu.

O tarım ki; insanı temiz ve sağlıklı ürünlerle besleyip doyurmak yerine, tohumu bozup, içindeki Allah vergisi besin zenginliğini yok eden garabet bir dünyanın kapısını aralayandı. Bitkilerin genomlarına müdahaleyle başlayan serüven, petrokimya ürünü pestisitler, sentetik gübreler, 5G’li dijital teknolojik gelişmeler ile geleneksel ziraatçılıktan farklı bir hâl aldı. “Gıda” diye üretilen her ürün, yoğun pestisit ve sentetik gübre kullanımı nedeniyle hiç yaşanmadığı şekilde tabiatı kirletip, zehirledi. Buğday, mısır, mercimek veya et, süt, yumurta üretimi artsa da genetikler değiştirilip, besin değerleri düştüğü için yeni alerjik rahatsızlıklar ortaya çıktı. Sofraya gelen gıdalar onu yiyip içen insanları yeni hastalıklarla tanıştırıp, sürekli hasta olmalarına neden oldular. İnsanın ilaçlara ve hastanelere bağımlılığı arttı.

Perret ve Borlaug dünyasına hoş geldiniz

An’anevi ziraatın ipini çeken tutsaklığın miladı 1930’lı yıllarda başlayan ve 40-50’lerde görkemli beyanlarla dünyaya ilan edilen ABD’li ziraatçı ve genetikçi Norman Ernest Borlaug’un hibrit tohumları oldu.

Tıpkı geleneksel şehirciliğin ipinin, Auguste Perret isimli Fransız mimarın 1903’te Paris’te betonarme apartman yapmasıyla çekilmesindeki gibi. Bugün gelinen noktada ne zamane tarımın an’anevi ziraatçılıkla ne de üst üste eklenmiş beton yığınlarıyla ovaları kurutan sitelerin kadim şehircilikle uzaktan yakından ilişkisi var.

Eğer tarım Hz. Âdem’in ziraatı olsaydı, tohumu ekmeğe dönüştüren toprak, su, hava bu denli kirlenir, zehirlenebilir miydi? Fasit hibrit tohumundan elde edilen gıdaları yiyen insanlar ve hayvanlar türlü türlü hastalıklarla yaşamaya mahkûm olurlar mıydı? Eğer bu sözde akıllı binaların işgal ettiği yaşanılmaz kentler şehir olsaydı, insan bu kadar kimsesiz olur muydu? Sokaklardaki imaretler çürür, çeşmeler kurur, Allah’ın suyu plastik şişelere hapsedilip, ücretlendirilir miydi?

Ziraatta, şehirleşmede, sağlıkta, eğitimde yaşanan dönüşüm; hâkim olan aklın içine düştüğü kavram ve tanım esaretinin eseridir. O akıl sağlıkta, eğitimde ya da şehirleşmede olduğu gibi ziraat alanında da çoğu şeyi kadim bilgi ve deneyimlerle teyit etmek yerine öğretilmiş ezberlere uydurmayı tercih etti. Onlarca kez işe yaramadığı kanıtlanmış tatbikatları, sırnaşık bir bilim takıntısı eşliğinde hakiki ve ispatlanmış bilgilermiş gibi bizlere yutturmaya çalıştı.

Yaşadığımız tanım tutsaklığı yüzünden bugün hâlâ kontrolsüz, denetimsiz bir dünyada sahip olma dürtüsüyle davrananların insafına terk edilmiş ev sandığımız ruhsuz binaların molozları altında ölüyoruz. Esiri olduğumuz mefhum/kavram takıntısı yüzünden; endüstriyel tarım anlayışıyla toprağa, yeraltı sularına ve ekosisteme verilen sistematik zararlar hesaplanamaz boyutlara ulaştı.

Bitkilerin genomlarına müdahaleyle başlayan serüven, petrokimya ürünü pestisitler, sentetik gübreler, 5G’li dijital teknolojik gelişmeler ile geleneksel ziraatçılıktan farklı bir hâl aldı. “Gıda” diye üretilen her ürün, yoğun pestisit ve sentetik gübre kullanımı nedeniyle hiç yaşanmadığı şekilde tabiatı kirletip, zehirledi.

Yeşil devrim ile başlayan modern tarımın zararları görülüp, bilinirken dahi tahribatlarını azaltmak için zamanında, yeterli ve engelleyici önlemler alınmadı. Tıpkı depremlerle binlerce insanımıza mezar olan, şu ev ile ilişkisi olmayan beton yığınlarının getirdiği felâkete aldırış etmeden, aynı metot binaları aynı kontrolsüzlüklerle yapmaya devam etmemiz gibi.

Öyle bir hâl aldı ki yaşadıklarımız, “yaşanabilir kentçiler” ile “endüstriyel tarımcılar” kıskacında sağlığımızı korumayı kader olarak görüyor çoğunluğumuz. Bu düşünceyi çoğunluğa belletenler ise vicdana gelip aksayanı değiştiriyor gibi yapsalar da bize çaresizliği yaşatan alışkanlıklarından hiç vazgeçmiyorlar.