Milenyum 2002: Önce deprem, sonra kaos ve işgal

KEMAL ÖZER
Abone Ol

Emekli Tümamiral Cihat Yaycı, FETÖMETRE ve MAVİ VATAN gibi iki mühim konudan dolayı kamuoyunun adını sıkça duyduğu bir isim. Aynı zamanda Libya-Türkiye Deniz Yetki Anlaşması’nın da mimarı. Müslüman bir Türk evladı olmakla gurur duyduğunu ifade eden Cihat Yaycı, FETÖ ve PKK tehditlerinin yanı sıra kilit mevkilere getirilen devşirilmiş unsurların da bertaraf edilmesi gerektiğini söyleyen bir vatansever. Asker kimliğinin yanı sıra hem fizik ve elektronik yüksek mühendisi hem de uluslararası ilişkiler uzmanı. Sayın Yaycı ile yaşadığımız deprem felaketini, ABD’nin bir uçak gemisiyle yardım mesajını, son günlerde sıkça konuşulan Milenyum 2002 tatbikatını ve daha pek çok meseleyi masaya yatırdık.

Pentagon sözcüsü, Akdeniz’de bulunan George Bush uçak gemisinin deprem yardımı için Türkiye’ye geleceğini duyurdu. Dışişleri Bakanımız da ülkemizin böyle bir talebi olmadığını, bu geminin Türk karasularına giremeyeceğini açıkladı. ABD bu açıklamayı sizce neden yaptı? Her türlü savaş unsuruyla dolu askerî bir geminin nasıl bir yardımı dokunabilir?

Dünyanın en güçlü ordularından olan TSK’yı aciz göstermek kimsenin haddine değildir. Benim anladığım; gerçekten yardım yerine, dostlar alışverişte görsün türünden bir teklif. Eğer bir şey gönderecekseniz yardım malzemeleri gönderin. Muharip görevleri olan uçak gemisi görev grubunu göndermeyi teklif etmek de neyin nesidir?

Medyadan takip edebildiğim kadarıyla ABD bölgede bulunan uçak gemisi görev grubunu, Türkiye’nin talep etmesi durumunda yardıma göndereceğine dâir bir takım açıklamalarda bulundu. Bölgede uçak gemisi görev grubu var. Uçak gemisi görev grubunda uçak gemisinin yanı sıra bu uçak gemisini korumak maksadıyla firkateynler, denizaltılar, muhripler bulunur. Bu görev grubunun depremlerde, afetlerde hava faaliyetleri dışında, yani keşif gözetleme, helikopterle malzeme atma, personel indirme, alma vesaire dışında bir tahliye harekâtında yer alması mümkün değil.

Uçak gemisi görev grubunda bir toplu tahliye harekâtında kullanılacak gemiler de personel de bulunmaz, özel ekipler ve gemiler gelmesi hâlinde bunu yapabilir. Böyle bir durumda da tahliye harekâtına koruma desteği verebilir. Yani uçak gemisi görev grubunun ana görevi; muharip görevlerdir. Muharip olmayanların tahliyesi, afetlerde arama kurtarma gibi görevler ana görev fonksiyonları içerisinde değildir. Dolayısıyla sağlık yardımı konusunda da kendi sağlık ekibini gönderme dışında bir fonksiyonu ya da desteği olmaz.

O zaman soru şudur aslında: Böyle bir durumda yardım teklif ediliyor ve bu yardım kabul ediliyorsa Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapması gereken ama yapamadığı birtakım hususlar olması lâzımdır. Yani kapasitesini aşması lâzım. Bu deprem felaketinde TSK’nın yapamayıp da böyle bir uçak gemisi görev grubunun yapabileceği neler vardır?

ABD nasıl bir mesaj verdi?

Türk Silahlı Kuvvetleri acizdir mesajı mı verilmek isteniyor?

Dünyanın en güçlü ordularından olan TSK’yı aciz göstermek kimsenin haddine değildir. Benim anladığım; gerçekten yardım yerine, dostlar alışverişte görsün türünden bir teklif. Eğer bir şey gönderecekseniz yardım malzemeleri gönderin. Muharip görevleri olan uçak gemisi görev grubunu göndermeyi teklif etmek de neyin nesidir?

Yani kendini büyük gösterip bizi aciz gösteriyor diyebilir miyiz?

Öyle diyemeyiz ama biz bu yardımı kabul etseydik kendi acizliğimizi kabul etmiş olurduk. Her yardım teklifini memnuniyetle karşılarız, çünkü bu uluslararası bir dayanışmadır. Böyle durumlarda yapılan yardımlar da uluslararası ilişkilerde siyasî anlam taşımaktan öte “uluslararası insânî yardım” olarak tanımlanır. Bunlara siyasî anlam ya da sonuç yüklemek de yanlıştır.

Her yardım teklif edene “Sağolun, varolun” deriz. Ancak bizim yapabildiklerimiz, bizim kapasitemiz varken bir yardım teklifini kabul etmek demek, Türkiye’nin böyle yetenekleri olmadığını, kapasitesini aştığını düşünmek demektir. Onun için devletin şerefi, milletin gururu da beraber düşünülmelidir. Gerçekten ihtiyacımız varsa hemen kabul edelim. Zaten devlet de bunu yapar. Çünkü 4. seviye âfet ilân ettik. Uluslararası yardıma açığız dedik. Hangi tür yardımlara açık olduğumuz bellidir zâten. Arama kurtarma yardımlarının hepsine evet dedik. Birtakım devletler de bunu istismar etmeye kalktılar. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi mesela.

Burada niyet yardımdan ziyade, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye tarafından tanınmasını sağlamak, meşruiyet kazandırmaktı. Devletimiz bunu kibarca reddetti. Yardımlara memnuniyetle evet ama hangi yardımın olacağına hem ihtiyaç hem de kapasitesine bakarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti karar verir. Tahliye noktasında bir yardım talebi olsaydı bunu bildirirdi. Nitekim Dışişleri Bakanı’nın açıklaması da böyle bir talebin olmadığı yönündedir. Dahası, talep olmadığı halde uçak gemisinin karasularımıza girmesi hâlinde buna izin verilmeyeceğini net olarak ifade etmiştir. Bu durum, uçak gemisi yardım teklifinin tereddütle karşılandığını da gösterir.

Toplum izin vermezdi

Toplum da zaten sosyal medyada ve başka mecralarda tepkisini ortaya koydu. Toplumun da böyle bir duruma izin vermeyeceği açık.

Devleti yönetmek çok zor bir iş. Yumurta küfesi var onların sırtlarında. Devlet yönetirken çok şeyi düşünmek gerekiyor. Bu deprem büyük bir âfet. Büyüklüğünü şöyle diyeyim, TÜRK DEGS olarak biz bunun simülasyonlarını yaptık, yayımladık, deniz alanı dâhil olursa Almanya büyüklüğünde, deniz hariç tutulduğunda ise Yunanistan’dan daha büyük bir alan yıkılmış vaziyette. Etkilenen nüfus 13 buçuk milyon hatta daha da arttığı söyleniyor. Şimdi on birinci vilayet olarak Elazığ’ı da âfet bölgesine eklediler.

Bu kadar büyük bir alan yıkılıyor. Bir yıldır süren savaşta Ukrayna’daki hasar, yıkım, can kaybı, ekonomik kayıp, bunların tümü bizim kaybımızın yüzde 10’u bile değil. Bir sene süren savaşta Ukrayna, bizim kaybımızın yüzde 10’unu bile yaşamadı ama biz iki dakika içinde tam 10 misli hasar, zarar ve kayba uğradık. Felâketin boyutu bu.

‘Asrın felâketi’ tabiri isabetli o zaman.

Tarihte bilinen böyle bir deprem yok. Herkes onu söylüyor. Asrın felâketi deniyor ama belki de bin yılın felâketi. Bilmiyoruz ki…

Bir yıldır süren savaşta Ukrayna’daki hasar, yıkım, can kaybı, ekonomik kayıp, bunların tümü bizim kaybımızın yüzde 10’u bile değil. Bir sene süren savaşta Ukrayna, bizim kaybımızın yüzde 10’unu bile yaşamadı ama biz iki dakika içinde tam 10 misli hasar, zarar ve kayba uğradık. Felâketin boyutu bu.

Endişeler haklı mı?

Kayıtlarda ve zihinlerde böyle bir depremin olmayışı kamuoyunda birtakım endişelerin oluşmasını haklı çıkarır mı?

Böylesi büyük bir felâket elbette büyük endişeleri de beraber getirir. Zira bu aynı zamanda devlet için de büyük bir enfekte yara demek. Mikroplar üşüşebilir, bütün vücudu sarıp devleti hasta edebilir. Devleti yatağa düşürebilir, Allah muhafaza öldürebilir. O yüzden devletin bu yarayı çok iyi koruması, sarması, tedavi etmesi gerekir. Bu arada dışarıdan gelecek mikropları da önlemesi lâzımdır. Hem yarayı izole edip iyileştirmesi, bunu yaparken de başka mikropların girmesine çok dikkat etmesi lâzımdır. Biliyorsunuz, ameliyatlar olur, ameliyatlardan sonra birtakım enfeksiyonlar yüzünden hasta hayatını kaybedebilir veya başka hastalıklara mâruz kalabilir. Durum şudur: Yardım faaliyetleri, kapasite yetersizlikleri, beceriksizlikler, koordinasyonsuzluklar gibi sözlerle burada devletin haricinde içeriden ve dışarıdan birtakım kurum, kuruluş ve devletler o bölgeye girmek isteyebilirler. Orada var olmak hatta orayı yönetmek isteyebilirler. Bu durum devletin otoritesini ortadan kaldırır ve bir kanser gibi yayılmaya başlar.

Sosyal medyada “devlet yok, devlet yetersiz, asker nerede, polis nerede” diye, asker ve polis ilk andan itibaren orada olduğu hâlde bu yaygarayı koparanlar aslında Türkiye Cumhuriyeti Devletini mi hedef alıyorlar?

Öncelikle şunu söyleyelim. Bu iç siyaset malzemesi yapılacak bir mesele değildir. Burada birtakım liyakatsizlikler var mıdır? Vardır. Beceriksizlikler var mıdır? Vardır. Koordinasyonsuzluklar var mıdır? Vardır. Bunlar ayrı mesele. Bunların muhasebesi elbette yapılır. Ama önce burada el birliğiyle, devlet-millet bir bütün hâlinde, sağcısı solcusu, kuzeylisi güneylisi, iktidarı muhalefeti, hepsi beraber el birliğiyle bu yarayı sarmak, tedavi etmek zorunda.

Âfet bölgesinde olmayıp da klavyelere sarılarak el birliği ile yardım faaliyetlerini yürütmeyi teşvik etmek yerine, birlik ve beraberliğimizi bozucu, kargaşa ve kargaşaya çanak tutmak isteyen ve hatta iç çatışmalar oluşturmak amaçlı algı operasyonlarına karşı çok dikkatli olmak zorundayız. Bu tür algı operasyonları gerçekten DEVLET DÜŞMANLIĞIDIR.

Birtakım eksiklikler vardır, onlar da “şurada şu yardıma ihtiyaç vardır, şuranın tahliye edilmeye ihtiyacı var, şurada şu oluyor” gibi iyi niyetli ikazlarla giderilir. Devlet zaten böyle durumlarda derhal gidiyor, ihtiyaç neyse gidermeye çabalıyor. Devlet elindeki imkânları kasıtlı olarak kullanmıyor denilemez. Dünyada hiçbir devlet yapmaz bunu. Öyle bir algı nasıl oluşturulabilir?

Devlet olma gerçekliğine aykırı değil mi bu?

Elbette aykırı. Devlet elinden geleni yapıyor ama devletteki görevliler iyi organize olamamışlar. Olabilir. Kasten bunu yapan çıkacağına ihtimal vermiyorum. Fakat diyelim bunların arasına birtakım hainler girdi, onların hesabı daha sonra sorulur. Liyakatsizlerin de bilgisizlerin de kastî yapanların da hesabı sonra sorulur. Bu ayrı bir mesele. Gün birlik olma günüdür. İç siyasetten dışarı çıkma günü. Büyük bir yıkım var, Yunanistan’dan büyük bir alan yıkıldı.

Yunanistan altından kalkamazdı

Yunanistan’da olsaydı ortada devlet kalmazdı herhalde.

Tabi ki. Böyle ortamlarda devletin otoritesi zayıflar hatta ortadan kalkabilir. Neden? Çünkü devletin kurumları da zarar görmüştür. Biz 1999 depremini yaşadık. Donanma, sivil halka yardıma gidemedi. Çünkü donanmanın kendisi, karargâhı çöktü, amiraller enkazın altında kaldı. Bütün rıhtımlar parçalandı, havuzlar koptu, gemiler Körfez’e dağıldı. Askerler hem gemilerini hem de göçük altında kalan ailelerini kurtarmaya çalıştılar. Yani kurtarması gerekenlerin kendileri enkaz altında kalıp öldüler. Aileleri öldü.

Zannediliyor ki oradaki polis, jandarma, asker, sağlıkçı herkes ayakta, bir tek olan sivil vatandaşa oldu. Öyle bir dünya yok, öyle bir yer yok. Askerin, jandarmanın kayıpları nedir? Hatay’da jandarma binası kullanılamaz halde. Karakollar çökmüş, polis karakolları, emniyet müdürlükleri çökmüş, kaymakamlıklar yerle bir olmuş. Yönetenler enkazın altında kalmış. Bir kısmı vefat etmiş. Mevsim kış. O gün bölgede kar, tipi, fırtına var. İlk gün hava vasıtaları tipiden dolayı kullanılamadı. Eksi 10 soğuk var. Ben o bölgenin çocuğuyum. Maraş-Elâzığ çocuğuyum. Zâten bu mevsimde normal şartlarda dahi kar yüzünden birçok köy ve mezraya ulaşım durur. Böyle ortamda gelen bir deprem âfeti var.

FETÖ’cülere bilhassa kripto olanlara çok dikkat etmek lâzım. Milliyetçi görünümlü kripto FETÖ mensuplarına karşı gençlerimizi uyaralım. Peşlerinden gitmesinler. Bunların arasında FETÖ’nün veliahtı olan adamın damadı bile var. Bunlar şeytânî bir şekilde alttan çalışıyorlar.

Gölcük depremine ikinci gün müdahale edildi

Ne dedik, bölge çöktü. O zaman yardım dışarıdan gelecek.

O da zaman alıcı bir durum.

Evet, zaman alıcı. Gölcük depreminde herkes anında gelmişti diyorlar. Biz, Gölcük depremini yaşadık. Deprem sonrası yapılan lisansüstü tezleri ortada. Bu tezlerde tüm cerideler incelenmiş. Biz bu bilimsel tezleri inceledik. Gölcük depreminde de koordinasyon bozuklukları, müdahalede gecikmeler var. Gölcük’e âfet koordinasyonu için ikinci günü Tekirdağ’dan Kara Kuvvetleri birlikleri geliyor. Başlarında Tugay Komutanı Hayri Kıvrıkoğlu Paşa geldi. İlk iki gün herkes can derdindeydi. Bana kimse anlatmasın bunları. “Devlet nerede” diye bağıran astsubay videoları vardı. Donanma karargâhı, eğitim merkezi, orduevi çökmüştü. Amirallerden şehit olanlar vardı.

Şimdi de bölgeye, bu kadar büyük bir alana dışarıdan askerî birlikler, polis, jandarma, arama kurtarma her şey ulaştırılmaya gayret ediliyor. Size bölgeyi anlatayım. Bizim Maraş, Gavurdağı üzerinden Adana’ya bağlanır. O yol çok güzel viyadüklerle yapılmış bir otobandır. Orası çöktü. Orası çökünce kapanmış olan eski yola kaldık. Akrabalarım var, onlara yardım gelecek, onlar da şehirden çıkacak. İlk gün ne oldu, biliyor musunuz? Yardım tırları geliyor, ekipler geliyor, yol zaten çok dar, gelenler ile çıkanlar yolu kilitlediler. Ne çıkan çıkabiliyor, ne giren girebiliyor.

Yollar kilitlendi

Sabaha kadar o yola çıkamayıp geri dönenlerden söz ediliyor.

Biz o bölgedeyiz. Benim çocuklarım, TÜRK DEGS’in gençleri yayan gittiler. Sabah 5-6’da yola çıktı bizim çocuklar. Daha sonra ekiplere katılarak gidebildiler oraya. Askerî hastanenin kaldırılmasının büyük bir eksiklik olduğunu gördük. Bayraktar gemisi İskenderun’a geldi. Orada doktorlar ve sağlık personeli bir video yayınladılar. Ne diyorlar, “Biz Muğla’dan gelen gönüllü doktorlar olarak 2. derece hastane kurduk burada.” TSK’nin Foça’da, Aksaz’da, İskenderun’daki askerî hastaneleri durmuş olsaydı, o gemilere gönüllü doktor beklenir miydi? Sahra hastaneleri rahatlıkla kurabilirdik. 77 tane sahra hastanesi kuruldu diye açıklama yapıldı. Sadece 1’i Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından kuruldu.

Biz 3 diye biliyoruz ama.

Belki 3’tür. Fakat daha önceden İsrail’e de sahra hastanesi satan, kurmayı öğreten Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ydi. Bizim bir de hastane gemisine ihtiyacımız var. Çok mühimdir bu.

Hastane gemisine ihtiyaç var

Mesajın ilgili makamlara ulaşması bakımından mühim bir konu bu.

Bizim sahra hastanelerine, askerî hastanelere ihtiyacımız var. Bir de askerî hastane gemilerine ihtiyacımız var. Askerî hastane gemileri çok önemli, çünkü sadece böyle afetler için değil savaşta, çatışmada, krizde ve sınır ötesi harekâtlarda kullanılması için.

Türkiye’nin sınırlarının yüzde 80’i hatta daha fazlası deniz. Nüfusumuzun yüzde 70’e yakını kıyı bölgelerinde yaşıyor. Deprem genellikle sahil bölgelerine vuruyor, çünkü Kuzey Anadolu fay hattı sahil bölgelerini etkiliyor. Doğu Anadolu fay hattı da bir noktada sahile erişiyor.

Kırmızı ülke hangisi?

2002 yılında Millenium Challenge tatbikatı var, biliyorsunuz. Bu sıralar çok konuşuluyor. Bu tatbikatın asıl amacı neydi?

1999 depremini yaşadık. Donanma, sivil halka yardıma gidemedi. Çünkü donanmanın kendisi, karargâhı çöktü, amiraller enkazın altında kaldı. Bütün rıhtımlar parçalandı, havuzlar koptu, gemiler Körfez’e dağıldı. Askerler hem gemilerini hem de göçük altında kalan ailelerini kurtarmaya çalıştılar. Yani kurtarması gerekenlerin kendileri enkaz altında kalıp öldüler. Aileleri öldü.

Millenium Challenge tatbikatının 752 sayfalık bir sonuç raporu var. Zannediyorlar ki biz bunu âfâkî yazıp çizdik. TÜRK DEGS bir düşünce merkezi. Bizim çocuklarımız bu 752 sayfayı didik didik ettiler. Öncelikle şunun altını çizelim. Komplo teorilerini hiç sevmem. Ben askerî bir akademisyenim, bir bilim adamıyım. ABD’de fizik ve elektronik yüksek mühendisliği okudum. Hem fizik hem de elektronik yüksek mühendisiyim. İki eğitimi de ABD’de aldım. O nedenle bizzat şahit olmadığım, sonuç raporunu okumadığım, sadece projede kalan ihtimaller üzerine hareket etmem. Evet, Einstein’ın da izafiyet teorisi var. Bilimsel olarak mümkündür, uygundur ama gerçekleşmemiştir, yani ışınlama henüz olmamıştır. Zamanda yolculuk henüz yoktur ama olabilir denir. Şu an varmış gibi düşünmek bana göre uygun değildir.

Tatbikat çeşitli boyutları ile tarif edilen kırmızı ülkede yaşanan olaylar ve çevresi ile olan sorunları ve nihayetinde bir deprem olmasını, sonrasında gelişen olaylar neticesinde MAVİ ülkenin (yani ABD) KIRMIZI ülkeye müdahalesini içeriyor. Ortada yapılmış bir tatbikat gerçeği vardır. Depremin nasıl olduğundan ziyade üzerinde durulması gereken konu, bu tatbikat ve tatbikatın senaryosu gerçeğidir.

ABD depremi kestirebilir

ABD ordusu cep telefonunu 1960’larda kullanıyor. Dünya 1991’den sonra kullanmaya başlıyor. Amerikan ordusu internet teknolojisini 1970’lerde kullanıyor. Dünya 2000’lere doğru kullanmaya başlıyor. Yani bâzen var olan teknolojiyi duyurmamış olamazlar mı?

Mutlaka olabilir ama ben olaya şöyle bakıyorum. Bir depremin hangi bölgelerde, hangi şiddette olabileceği ve zamanının yıl bazında toleranslar ile tahmin edilebileceği hepimizce bilinen bir şey. ABD’li yer bilimcilerin uydu sistemlerini kullanıp, dünyanın en geniş veri bankasına sahip olduklarını, en geniş araştırma imkânlarına sahip olduklarını dikkate alırsak bir bölgede deprem olabileceğini kestirmeleri zor olmasa gerek.

HAARP teknolojisi nedir?

HAARP diye bir teknoloji var, manyetik rezonanstan söz ediliyor, denizaltıların aktif fay hatlarını İHA’lar ya da uydular üzerinden çaprazlama bir baskıya tabi tutup hareketlendirebileceğine yönelik iddialar var. Bir bilim adamı ve bir denizci olarak nasıl yorumlarsınız?

Şimdi şöyle diyelim, birincisi bunlar iddia. Böyle birtakım teoriler var bu konuda, gündeme getirilen konuşmalar var. Mühendis kökenli uluslararası ilişkiler uzmanı olarak şu ana kadar böyle bir silahın kullanıldığına, kullanıp da etkilerinin ölçülüp yazıldığına dâir herhangi bir makale okumadım. Ki bu konuda literatür taramasını da sıkça yaparım. Böyle bir şeye rastlamadım. Teorik olarak yapılabilir mi? Bana göre çok zor.

Petrol kuyularını açarken kayaları parçalamak maksadıyla bazı kimyevî maddelerin, bombaların kullanıldığı, bunların 3-4 ölçeğinde depremlere yol açtığı söyleniyor.

Ama o bölgesel, noktasal bir yer. Oysa biz 200 km uzunluğunda bir fay hattını oynatmaktan bahsediyoruz. Elimde somut bilgi olmadığı sürece buna vardır diyemem.

Mevcut olan tatbikatı konuşalım

Sizin çalışma sahanız olduğu için soruyorum. Türk Silahlı Kuvvetlerinin denizlerdeki fay hatlarına, buralardaki tehditlere yönelik senaryoları ve akademik çalışmaları var mıdır?

TSK’nın elbette deprem dâhil çeşitli âfetlerde nasıl davranacağına dâir detaylı çalışmaları, hazırlıkları vardır. Bu konuda özellikle 1999 Gölcük depremi sonrası çeşitli birimler oluşturulmuş ki bunlardan insanî yardım tugayları da şu an bölgededir, deprem ve afetlerde yardım tatbikatları DAFYAR adı altında yapılmaya başlanmıştır. Bu konuda görevlendirmeler yapılmış ve hatta tüm kurum ve kuruluşların katılımıyla TSK koordinesinde DAFYAR tatbikatları masa başı ve fiili olarak yapılmış, yapılmaya devam edilmektedir.

Bir önceki sorunuzdan devam edeyim. ABD'nin depremi bir silah olarak kullanma konusunu bırakıp, gerçekleri, mevcut olan bir tatbikatı konuşalım. Çünkü bu tatbikat gerçekten yapıldı ve komplo teorileri tartışmalarına dönüştürülerek üstü örtülmeye çalışılıyor.

Tatbikatta birçok veri var. Ülkenin arasından su yolu geçiyor yani boğazı olan bir ülke olacak. Aynen şöyle geçiyor bu: Süveyş ve Panama kanalı gibi doğal su yolu olacak. Doğal su yolu olan neresi var acaba? Sonra adaları olan bir devlet ile sorunları olacak. Aidiyeti tartışmalı adalar olacak. 752 sayfalık raporda bir sürü veri var. Nitekim Associated Press (AP) 2002 yılında yaptığı yayında diyor ki bu ülke Türkiye’dir.

Tatbikat senaryosu rastgele yazılmaz

Bu tatbikatın tam gerçeği nedir?

Gerçeği şudur. Bu tatbikat 2002 yılında yapıldı. Tatbikatın adı Millenium Challenge 2002. Tatbikatın Türkçesi “Bin yılın meydan okuması.” Çok anlamlı bir tatbikat ismi, çok iddialı.

Şimdi herkes klavye üzerinden ahkâm kesiyor. Bedelli askerlik yapan, 6 ay askerlik yapan bizden daha çok askerlik hakkında bilgi sahibi gibi atıp tutuyor. Bizden daha iyi mühendis, daha iyi uluslararası ilişkiler uzmanı bunlar. Birçoğu da FETÖ veya PKK uzantısı yani Türkiye düşmanları.

Önce şunu izah edeyim. Ben Çok Uluslu Müşterek Harp Merkezi komutanlığı yaptım. Bu komutanlık, Türkiye’nin tatbikatlarını hazırlayan, icra ettiren, kontrol eden makamı. Bütün kuvvetlerin bir arada olduğu müşterek tatbikatları, hatta diğer devletlerle yapılan birleşik tatbikatları da planlar, icra ettirir. Bu Komutanlık, NATO ile de bağlantılıdır.

Bu tatbikatların senaryoları nasıl yazılır, onu da izah edeyim. Öyle oturayım da yazayım şeklinde olmaz. Önce size birliklerin hangi konuda hazırlanması gerektiği talimatı gelir. Üst makamlar, “Birliklerin şu konuda, şu hedefe, şu bölgede hazırlanmasını istiyoruz. Siyasi hedefimiz budur. Askerî hedeflerimiz budur. Oynanması gereken bölge şöyle bir bölge olmalıdır ve katılan birlikler de şunlar olmalıdır. Biz bunların eğitilmesini istiyoruz” talimatını geçer. Ona göre bir senaryo çalışması yapılır. Bu senaryo gerçeklere istinaden hazırlanır, yani saçma sapan bir senaryo hazırlayıp saçma sapan bir şekilde birlikler oynatılmaz. Hepsinin bir amacı, belirlenmiş hedefi, alt hedefleri ve görev alanı vardır. Ona yönelik senaryo hazırlarsınız.

Coğrafya mühimdir

Coğrafya çok önemlidir. Jenerik yani suni coğrafya oluştursanız bile gerçekten o birliklerin görev yapacağı bir coğrafyayı canlandırırsınız. Çünkü senaryonun ona göre hazırlanması lâzımdır. Öncelikle ana senaryo, sonra ana senaryonun alt senaryo grupları vardır. Ana olay, tali olaylar ve enjekteler yani âni durumlar oluşturulur. Bu hazırlıklar yaklaşık bir buçuk, iki sene sürer. Bizim oynadığımız tatbikatlar da artık böyledir. Yeni tatbikat modeli budur. TSK tatbikatlarında artık sadece askeri birlikleri oynamaz. Askerî birlikler, siyasiler, bürokratlar, STK’lar ve medya da tatbikatın içerisindedir. Bunların gerçek temsilcilerinin katıldığı hücreler oluşturulur. Yani olaylar, karar alma mekanizmaları, kamuoyu vs. gerçekçi şekilde yansıtılır.

Askerler siyasetçi, bürokrat, gazeteci kılığına mı bürünüyor?

Hayır, bu kesimlerden gerçek temsilciler tatbikata katılıyor. Mesela gazeteciler geliyor, Kızılay geliyor. AFAD geliyor. Bunların hepsiyle beraber tatbikat icrâ ediliyor. Tatbikat süresince siyasi karar alma mekanizmaları oluşturuluyor, medya benzetimi çerçevesinde televizyon yayınları yapılıyor, stüdyolar kuruluyor. Sanki birebir orada yaşıyorsunuz. Böyle kapsamlı bir tatbikat modeli var artık. Millenium Challenge 2002 işte böyle bir tatbikattır. ABD’nin bir davet tatbikatı şekline dönüştürülmüştür. Başka ülkeler de çağrılmıştır ancak Türkiye çağrılmamıştır.

Türkiye niçin çağrılmadı?

Bunu neye bağlıyorsunuz, Türkiye niçin yok?

Hedef Türkiye’dir demiyorum. Şunu izah etmek istiyorum. Tatbikatta birçok veri var. Ülkenin arasından su yolu geçiyor yani boğazı olan bir ülke olacak. Aynen şöyle geçiyor bu: Süveyş ve Panama kanalı gibi doğal su yolu olacak. Doğal su yolu olan neresi var acaba? Sonra adaları olan bir devlet ile sorunları olacak. Aidiyeti tartışmalı adalar olacak. 752 sayfalık raporda bir sürü veri var.

Türkiye demiyorlar ama Türkiye’yi tarif ediyorlar.

Tatbikatlarda iki grup vardır. Biri mavi, biri kırmızıdır. Mavi sizsinizdir. Bunu kimse inkâr edemez. Bu tatbikatta Mavi, ABD’dir. Kırmızının kim olduğu belli değildir ama ABD silahlı kuvvetleri bir kırmızı ülke tarif etmiştir. Nitekim Associated Press (AP) 2002 yılında yaptığı yayında diyor ki bu ülke Türkiye’dir.

Kırmızı ülke tarif ediliyor

Şimdi bazıları diyor ki bu İran’dı, oydu, şuydu. Ben bunu bilmem. Tatbikatta kırmızı ülke tarif ediliyor zaten. O ülkede deprem oluyor. Deprem olduktan sonra o ülkeye mavi ülke, yani ABD yardım etmek istiyor. Bu arada kırmızı ülkede yardımlar doğru düzgün dağıtılmıyor. Dikkatinizi çekiyorum, 15 Şubatta makale yazan Michael Rubin ne dedi? Bu şahıs Pentagon çalışanı, CIA ajanı, PKK ve FETÖ seven biridir. Aynen şunu dedi: “Türk hükümeti eğer Kürt kentlerine, kasabalarına yardım etmek istemezse Amerikan diplomatları hemen bölgede olmalıdır. Eğer şu ana kadar orada değillerse hemen Amerikan diplomatları oraya gitmeli, Kürt kökenlilerin yaşadığı kasabalara bizzat yardımı ABD’li diplomatlar koordine etmeli ve ABD kendisi yapmalıdır.” Türkiye’nin otoritesini falan boş verin diyor yani. Türkiye'nin egemenliğini yok sayıyor.

The Economist ne dedi? “Türk ve Suriye hükümetleri bu işle baş edemez.”

PKK ve FETÖ medyası ne dedi? “Beceriksizler, yapamıyorlar, devlet yok, dışardan yardım gelsin.”

Yunanlıların bir ekip göndermesini abarttıkça abarttılar. Halbuki Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Pakistan ve Afganistan hepsi yardım yığdı. Sadece Pakistanlı bir işadamı 30 milyon dolar yardım yapıp, Washington Büyükelçiliğimize bıraktı.

Çaresizlik içindeki Afganistan Kızılay’ı bile 4 buçuk milyon Afgan lirası yardım yaptı…

Afganlı kardeşlerimiz zâten yokluk içerisindeler ancak çoluk çocuk beraber kampanyalar yapıyorlar. Ama bunlar nedense görmezden geliniyor. Neymiş, Yunan devlet televizyonu ERT depremin ikinci günü yayınını Türk şarkısıyla açmış. Ama aynı Yunanistan, depremin ikinci günü gayri askeri statüdeki adalarda silahlı eğitim yapıyor, NAVTEX yayımlıyor. Bakın düşman durmuyor. PKK, deprem sabahı Öncüpınar sınır karakolumuza roketlerle saldırdı. Kimse bunu dile getirmiyor.

Deprem, kaos ve işgal

Güçleri yetseydi 15 Temmuz’da götürürlerdi bizi. 1920’de de götürürlerdi. Biz 1974’te ambargolara, ültimatomlara rağmen Kıbrıs’a çıkartma yapmışız. Ültimatomlara rağmen Suriye’ye girmiş, Irak’ta terör örgütü inlerinde taş üstünde taş bırakmamışız. Rusya ve Amerika’ ya rağmen Karabağ’da Azerbaycan’a destek çıkmışız. Ültimatomlara rağmen Ukrayna-Rusya savaşında tarafsız kalmış, Libya’da anlaşmalar yapmış bir devletiz. Kim bize, Amerika’yı gözünde büyütüyorsun yahut korkuyorsun diyebilir?

Neyse, ABD’nin deprem senaryosu şu şekilde ilerliyor. Depremde hükümetin ve devletin bu işleri beceremediği, arama kurtarma faaliyetlerini yapamadığı şeklinde müthiş bir huzursuzluk çıkıyor. Sonrasında sıkıyönetim ilân ediliyor. Dikkat edin 10 ildeki OHAL’i yetersiz görenler oldu bizde. Sıkıyönetim gelsin diyenler oldu. Senaryoya devam edelim. Sıkıyönetim sonrası o ülkenin silahlı kuvvetleri yönetime el koyuyor ve uluslararası bir yardım çağrısı yapıyor. Bu sefer ABD “ben sana yardım göndereceğim ancak şartlarım var” diyor. Michael Rubin’in dediği gibi yardımları bizzat kendisi dağıtmak istiyor. Yardımları dağıtanlar askerler olacak. Arama kurtarma ekipleri askerî arama kurtarma ekipleri olacak. Kırmızı ülke önce itiraz edip “yardımları bize gönderin biz dağıtalım, gelen yardım ekipleri de asker değil sivil olsun” dese de nihayetinde Mavi’nin dediklerini kabul etmek durumunda kalıyorlar çünkü yardım lâzım. Ancak bakıyorlar ki, ABD’nin gönderdiği ekipler ve yardımlar depremle, afetzedelerle ilgili değil. Komandolar filan geliyor. Yani gelenler ne nitelik ne de nicelik açısından deprem yardımı ile bağdaşmıyor. Bu arada afet yardım bölgelerinde Kırmızı ve Mavi’nin askerî birlikleri arasında gerilim artıyor ve çatışma çıkıyor. Bu çatışmadan sonra 96 saatlik zaman diliminde kırmızı ülkede otorite falan kalmıyor.

Çakallar puslu havayı sever

Şimdi ben şunu söylemeye çalışıyorum. Biz böyle bir depremle karşılaştık. Oldukça büyük bir alandayız. Çakallar üşüşür. Puslu havayı severler. Tedbirli olun dedim diye beni topa tutuyorlar. Devletin yanında olunca iktidar yanlısı oluyorsunuz. Eksiklikleri söyleyince de muhalefet yanlısı ya da devlet karşıtı oluyorsunuz. Ben sadece devletimi seviyorum. İktidar veya muhalefet yanlısı değilim. Gün birlik olma zamanı, birbirimize düşme zamanı değil. Durumdan siyasi nemalanma zamanı değil. Ben oradaki akrabalarımdan biliyorum. Kimse orada siyasî şov istemiyor. Halk acısına rağmen meseleyi çok iyi görüyor.

Halk gerçekten engel oldu böyle şeylere.

Asayişin temini çok önemli. Özellikle fiziki aydınlatmayı sağlamak lâzım, çünkü karanlık korku ve endişeye sebep oluyor. Karanlık, güven boşluğuna neden oluyor. Işığı gören devleti görüyor. Bölgede eski bekçi sistemine geri dönülmesi gerekiyor. Eskiden bekçiler düdük çalardı ve o düdüğü duyduğunuz zaman devlet oradaydı, bilirdiniz. Hırsız, arsız kim varsa o düdük korkutur, kaçırırdı onları.

Bölge hassas, dikkat edilmeli

Dün bakan bey açıkladı: "her şeyimiz hazır, planlarımızı da yaptık hemen başlıyoruz" diye. “Bitiş tarihini 1 yıl olarak söylesek de daha erken yapacağız” diyor.

Bu önemli. Bir de şu çok önemli, onu da söylemek isterim. Bizim Hatay'da Nusayri kökenli vatandaşlarımız var.

Onlar üzerinden de provokasyon yapıldı zâten.

Sığınmacı Sünni yapıyla bizim yerli Nusayri yapıyı karşı karşıya getirip bir mezhep çatışmasına dönüştürmek isteyebilirler. Aman ha, burası mühim. Mezhep çatışmaları, etnik çatışmalar vesaireye kesinlikle devletin müsaade etmemesi lâzım. Onun için de gerekli tedbirleri aldıklarını biliyorum.

Kimseden korkmuyoruz

HAARP ya da başka şeyler üzerinden Amerika'ya büyük bir güç atfında mı bulunuyoruz? Bir tür kompleks mi bu? Çünkü NATO'nun ikinci büyük gücü Türkiye. Ve Türkiye sadece kendi coğrafyasından ibaret bir ülke de değil.

Hiç kimseyi küçümsememek ve de olduğundan büyük görmemek lâzım. Fakat büyük görmeyelim derken ihmal de etmemeliyiz. Biz ihmal etmeyelim diyenlerdeniz. Düşmanını hiç küçümseme ama kendini de güçsüz görme. Kendine güven ama tedbirli ol. Dostlarının da bir gün saf değiştirebileceğini hiçbir zaman unutma. İtimat et ama itimadın kontrole mâni olmadığını unutma.

Zaten devlet böyle yönetilir. Devletlerin kalıcı dostlukları ve düşmanlıkları yoktur, menfaatleri vardır. Herkes kendi bekasını ve menfaatlerini düşünür. Biz yedi düvele en yok durumumuzda bile karşı koymuş bir milletiz. O nedenle hiç kimseden korkumuz yoktur.

Ne Çinci ne Amerikancı ne Ruscu ne Atlantikçi ne Avrasyacıyız

Zaten güçleri yetseydi 15 Temmuz'da götürürlerdi bizi. 1920'de de götürürlerdi. Biz 1974'te ambargolara, ültimatomlara rağmen Kıbrıs'a çıkartma yapmışız. Ültimatomlara rağmen Suriye'ye girmiş, Irak'ta terör örgütü inlerinde taş üstünde taş bırakmamışız. Rusya ve Amerika' ya rağmen Karabağ'da Azerbaycan'a destek çıkmışız. Ültimatomlara rağmen Ukrayna-Rusya savaşında tarafsız kalmış, Libya'da anlaşmalar yapmış bir devletiz. Kim bize, Amerika'yı gözünde büyütüyorsun yahut korkuyorsun diyebilir?

Libya-Türkiye deniz yetki alanları anlaşmasının akademik fikir sahibi olarak, Mavi Vatan Doktrinin sahibi, Mavi Vatan haritasının çizeri olarak, bu devlette 40 yıl üniforma giymiş birisi olarak diyorum. Kimse bizim Amerika'dan korktuğumuzu, çekindiğimizi söyleyemez.

Ne Çinci, ne Amerikancı, ne Ruscu, ne Atlantikçi, ne Avrasyacıyız. Biz Türkiyeciyiz. Bizim pergelimizin merkezi Ankara’dadır ve meselelere Ankara merkezli pergelimizi açarak bakarız. Biz her dâim Türkiye, Türk Milleti deriz. Türkiye Cumhuriyeti deriz.