Moda uğruna ölüm

UĞUR M. GÜRLEROĞLU
Abone Ol

Bir tasarımcı olarak hem giyinen hem de üreten taraftayım. Bu yazıyı bir “özeleştiri” olarak kabul ederek her iki alanda daha gayretkeş olmaya kararlıyım. Kimliklerin silinip sözde ‘dünya vatandaşı modası’ ile herkesin dinsiz, milliyetsiz, cinsiyetsiz şahıslar olarak tek potada eritilmeye çalışıldığı şu dönemde, kendi değerlerimize daha fazla sahip çıkmaya ihtiyacımız var. Yoksa insanlık bambaşka yerlere doğru gidiyor.

İnsanoğlu başka canlılar gibi üzerinde bir kürk, kabuk pul veya kalın bir deri tabakası ile mücehhez biçimde yaratılmış bir varlık değildir. Bunun için de tıpkı yeme-içmeye, barınmaya muhtaç olduğu gibi dış dünyanın şartlarından kendini korumak için “örtünmeye” de ihtiyacı var.

Yazın sıcaktan kışın soğuktan ancak bu şekilde kendini koruyabilir ki, bu işin zahiri kısmı. Bizi diğer canlılardan ayıran bir de mânevî kısım vardır ki ona “edep” diyoruz. İnsan edeben de örtünmesi gereken bir varlık. Zâhirî ve mânevî mânâda örtünme ihtiyacımızın temel açıklaması kısaca böyledir.

Fakat ilerleyen zaman içinde bu ihtiyaç şekil değiştirdi ve insanlar başka gerekçelerden dolayı da “örtünmeye” başladı. Artık “giyiniyorduk.” İnsanın nefsi beğenilmeyi, takdir edilmeyi, çok sevdiği için giysiler yoluyla bunu elde etmeye başladığını fark ettiği anda örtünme kavramı bambaşka bir boyut kazandı. İşte bu değişimin hemen akabinde “moda” ile tanıştık.

Moda uğruna ölüm

Moda ve zaman içindeki değişim.

Başlangıçta kısıtlı bir çevre içerisinde paranın verdiği imkânlar dâhilinde insanlar moda kavramını besleyip büyüttüler. Kimi zaman ‘ince bel modası’na uyacağız diye demir korselerin içinde saatlerce nefessiz kaldılar. Kimi zaman da ‘beyaz ten modası’na uymak için kurşun zehirlenmesinden ölmeyi göze aldılar.

Giysi üretimi endüstrileşmeye başlayınca moda kavramı geniş kitlelere yayıldı yani ‘sokağa indi’ ve giyime dair ne varsa onu şekillendirmeye başladı. Artık ‘trendler’ ne diyorsa onlar giyilecekti. Hayatımız “in ve out”lara göre şekillenecekti. Kullanılacak kumaşlar, kesimler, renkler hepsi bir yerlerde belirlenip tüketiciye dikte edilecekti.

Kapitalist sistemin ve global dönüşüm isteyenlerin geniş kitleleri en kolay etkileyebileceği mecralardan biri hâline gelmişti moda. Her sene hatta senede dört mevsim yeni koleksiyonlar yapılmalı, insanlara moda olanın en güzel olduğu dikte edilmeli ve eskiler kenara atılıp yeniler giyilmeliydi.

Bana göre giyim “insanın bazı kriterlere göre karar verip seçtiği giysiler yoluyla kendini topluma aynı zamanda da kendi benliğine karşı ifade etme şeklidir.” Karşımızdaki insan eğer bu kriterlere uygun giyinmişse onun hakkında pek çok fikre sahip olabiliriz. Kisvesine göre insanın karakterine, milliyetine, inancına, tahsiline, mesleğine ve kişisel tercihlerine dair ipuçları yakalayabiliriz. En azından eskiden yakalayabilirdik.

Cinsiyetsizleştirme ve unisex giyim

Bugün artık neredeyse bütün dünya insanları bu güçlü moda akımlarının etkisi altında ve ‘tek tip’ denilebilecek bir giyim tarzı ile donanmış vaziyetteler. Üzerinde gömlek ve pantolon olan üç farklı milliyetten erkeği yan yana getirsek sırf giyimlerine bakarak onları ayırt edebilmek mümkün değildir. Bütün dünya bu şekilde âdeta bir üniforma mahkûmiyeti içinde sözde giyinmektedir

tektipleştirme öyle bir aşamaya gelmiştir ki, genel mânâda yapılmaya çalışılan ‘Global Cinsiyetsizleştirme’ projeleri çerçevesinde ‘Unisex Giyim’ adı altında bir anlayış da oluşturulmuş bilhassa gençlerin bu şekilde giyinmeleri teşvik edilir hâle gelmiştir.

İnternet çağının ‘sanatçıları,’ ‘fenomenleri’ ve ‘influencerları’ bu empozeyi yapabilmek için seçilip canla başla çalıştırılmakta.

  • Etrafınıza şöyle bir dikkat ederseniz bundan 10- 15 sene evvel bir erkeğin üzerinde gördüğümüzde çok yadırgayacağımız giysiler artık gencecik delikanlıların üzerinde görülmekte ve bu da normal karşılanmakta. Sağlık açısından da zararları gün gibi aşikâr olan ‘skinny’ pantolonlar gibi mesela…

Moda ‘tabiatı gereği’ elbette değişkenliği temsil eder, hatta dayatır ama kurulu düzene bu kadar aykırı dayatmalar yapıyor olmasının arkasında elbette çok başka sebepler de var. Türkiye’de hazır giyim sanayinin yükselmesiyle birlikte

Evvelâ evlerdeki dikiş makineleri susmuş

Sonra terzi esnafı teker teker kepenk kapatmış ve

İnsanlar giyim konusunda tamamen endüstriye teslim olmuştu. Bu durum uzun bir süre böyle devam etti ama son senelerde insanların yeniden şahsî olarak dikişe yönelmeleri, terziliğin ve şahsa özel dikişin yeniden artıyor olması sevindiricidir. Ancak moda ve trend konuları hâlâ bağlayıcılığını sürdürmekte.

Moda koskoca bir ümmeti nerelere sürükledi?

  • Moda ve zaman içindeki değişim.
  • Öyle ki çevremizdeki örtülü hanım kardeşlerimizin bile pek çoğu bu bağlayıcılığa teslim olup örtünün aslî amacı olan tesettürü feda edecek moda tuzağına düşebilmekte. Bu açıdan da bakarsak modanın koskoca bir ümmeti nerelere sürükleyebildiğini açıkça ve üzülerek görebiliriz.
  • Her milletin kendine has giyim tarzları vardır ama bugün bunların hepsi “etnik giyim” denilerek tarihin tozlu raflarına itelenmek istenmekte.

Bu giysiler yalnızca geleneksel bazı ritüellerde ve gösterilerde kullanılan âdeta birer tiyatro kostümü gibi görülüyor.

Bize de okulda “giyim tarihi” dersinde sathî bir şekilde gösterilmişti. Hâlbuki;

Geçmişte insanların giyim şekilleri onların bütün hayatları hakkında açıklayıcı bir unsurdu.

Beynelmilel ortamlarda kimin hangi milletten olduğu giyiminden belli olurdu.

Sosyal statüler meslekler giyimden anlaşılırdı.

Memur başka giyinirdi, esnaf başka.

Evli başka giyinirdi, bekâr başka.

Etnik giyim palavra ve sahtekârlığı

Moda ve zaman içindeki değişim.

Buldan bezi, Tokat yazması. Antep kutnusu, Bursa ipeği, Rize bezi gibi nice nice kıymetli kumaşlarımız ve o kumaşların üzerine yapılan envâî çeşit süsleme sanatlarımız vardı.

Milletleri millet yapan vatan, bayrak, dil, kültür ve tarih gibi unsurların yanı sıra giyim-kuşam da vardı. Asırlardır bu topraklarda dokunan kumaşları üretilen giysileri “etnik giyim” diyerek rafa kaldırmaya çalışmak, kimse kusura bakmasın en hafif tabiriyle “vatana ve millete ihanettir.”

Bir moda tasarımcısı olarak geriye dönüp baktığımda bu konuya dair yeterli gayreti sarfetmemiş olduğumu görüyor ve üzülüyorum. Sadece kına gecelerinde ‘Bindallı’ diktirerek ya da bizim Rumeli düğünlerindeki gibi ‘cepken altı şalvar’ giyerek içimizi rahatlatmış olamayız, olmamalıyız. Biz her konuda olduğu gibi giyim-kuşam konusunda da kadim bir mirasın üzerinde oturuyoruz ve bu mirasa ulaşabilmek için sandıkların kapaklarını aralamamız yeterli. Başka konulardaki gibi üzerine beton dökülerek yok edilmeye çalışılmamış bir alan bizimki çok şükür.

Basma da fistan giyeriz aman

Moda ve zaman içindeki değişim.

Bizler ninelerimizin ve annelerimizin diktiği Sümerbank pijamaları ile uyumuş çocuklar olarak o devirlerin hasretini yaşıyoruz. Şimdiki çocukların pijamaları da çarşafları da polyester karışımlı maalesef. Kumaşında yoksa boyasında baskısında toksik kimyasallar var.

“Basma da fistan giyemem aman” diye türkü söylettirilen bir ülkede insanların basmadan pazenden patiskadan uzaklaşmasını yadırgamamak lazım değil mi? İşin daha kötüsü anne babalar tehlikenin farkında bile değiller. Çocuğumuza kıyafet alırken kaçımız içinde bulunan kumaş karışım etiketini kontrol ediyoruz ki?

İşte bu vaziyet karşısında kendimizi tenkit edebilmek için yine kendimize sormamız gereken bazı sorular var:

Ben bugün evvelâ insan olarak kendi fıtratıma uygun şekilde ve uygun malzemeleri kullanarak giyiniyor muyum?

Giyim-kuşamım beni gereği gibi temsil edebiliyor mu?

Kendim gibi mi yoksa başka birileri gibi mi görünüyorum?

-Kadın olsun, erkek olsun, çocuk olsun- Fıtratımı ön plana aldığımda nasıl doğru giyinebilirim ve yanlışlarım varsa bunları nasıl düzeltebilirim?

Bu soruları aklıselim içerisinde cevaplandırdığımız zaman meselenin çözümünde epeyce yol katettik demektir. Soruların arkasından tatbikata geçtiğimizde ise evvelâ her konuda olduğu gibi bu konuda da bizlere dayatılan algılardan, kafamızda oluşturulmak istenen imajlardan sıyrılmamız lazım.

Reklamlarda gördüklerimizi hayatımıza tatbik ederek mutlu olamayız. Bir süre ‘oldum’ zannederiz, o da nefsin tatmininden dolayıdır. İnsan tabiatına uymayan bir şeyin insanı “hakiki” mânâda mutlu ve tatmin etmesi mümkün değildir. İçtiğimiz sudan giydiğimiz gömleğe kadar buna dikkat etmek mecburiyetindeyiz.

Nasıl ki suyun temizini arıyor ve buluyorsak, vücudumuza doğrudan temas ederek bizi hem bedenen hem de ruhen etkileyebilme kabiliyetine sahip olan giyim eşyalarının da aynı şekilde temiz, tabiî ve fıtrata uygun olanlarını seçmeye dikkat etmeliyiz.

Dünya vatandaşlığına hayır

Moda ve zaman içindeki değişim.

Bir tasarımcı olarak hem giyinen hem de üreten taraftayım. Bu yazıyı bir “özeleştiri” olarak kabul ederek her iki alanda da daha gayretkeş olmaya kararlıyım. Kimliklerin silinip sözde ‘dünya vatandaşı modası’ ile herkesin dinsiz, milliyetsiz, cinsiyetsiz şahıslar olarak tek potada eritilmeye çalışıldığı şu dönemde, kendi değerlerimize daha fazla sahip çıkmaya ihtiyacımız var. Yoksa insanlık bambaşka yerlere doğru gidiyor.

Bunların yanı sıra meselenin fıkhî boyutuna yani hem erkek, hem de kadınlar için “tesettür” yönüne ayrıca değinmek gerek. Zîra fıtrata uygun giyimden bahsediyorsak bunun her iki cins için de tesettüre aykırı olması düşünülemez. Peki, bu eksiklik ve zaaf giderilebilir mi? Neden olmasın, pekâlâ mümkün!