Modernizm cinnetleri

MEHMET ÖNDER
Abone Ol

Her köşeye modern sanat galerisi açıp, bienallerle ana yurdu dört baştan döşeyenlerin, on tane ağacı bahane ederek vatanına milyarlarca lira zarar verecek nesilleri yaratanların, bu sergileri gezmeyi, o mekanlarda bulunmayı gençlerin nazarında bir ayrıcalık, bir entelektüel farz olarak dikte etmesi de ayrı bir konu.

Pasifik Okyanusu’nun ortasında bulunan, 3.4 milyon kilometrekare genişliğinde ve 7 milyon ton ağırlığındaki devasa atık yığınına Yedinci Kıta denildiği için sergiye bu adın verilmesi uygun görülmüş.

Uzun zaman önce aldığım içinde “bienal” ve “modern” kelimlerinin geçtiği hiçbir sanatsal faaliyete katılmama kararımı bozarak 2019’un Kasım ayında düzenlenen 16. İstanbul Bienali’ni görmek için Fındıklı’daki Pera Müzesi’nin yolunu tuttum. Bu durumun en temel sebebi bienalin konusu ve sponsorlarıyla alakalı tezatlığı yakınen gözlemlemek istememdi. Bienalin ana başlığı Yedinci Kıta olarak belirlenmişti. Küresel ısınmanın gözle görünür sonuçlarından biri olan ve Pasifik Okyanusu’nun ortasında bulunan, 3.4 milyon kilometrekare genişliğinde ve 7 milyon ton ağırlığındaki devasa atık yığınına Yedinci Kıta denildiği için sergiye bu adın verilmesi uygun görülmüş.

Koç Üniversitesi İçin Katledilen Ağaçlar

28 Şubat sürecinde Sarıyer Ormanı’nın ortasına yaptıkları Koç Üniversitesi için katlettikleri 58 bin ağacı belli ki hiç bilmiyor olmalı.

Sergiye eş zamanlı olarak giriş yaptığım Fransız Lisesi öğrencileri ve onların rehber hocalarıyla birlikte salonları gezmeye başladım. Her ne kadar bağımsız hareket etmek istesem de numaralı salonlar yolumu bu grupla video performansının sergilendiği bir salonda yeniden kesiştirdi. Ekranda Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve İstanbul Havaalanı görüntüleri vardı.

Gençlere rehberlik eden öğretmen yapılan köprü ve havaalanı yüzünden çok büyük bir çevre katliamı yaşanıldığını ve halkımızın tepkisizliğini anlattı durdu.

Gençlere rehberlik eden öğretmen bu görüntüler üzerinden Türkiye’nin küresel ısınma ve karbon salınımında Dünya’nın en tehlikeli beşinci ülkesi olduğunu, yeni yapılan köprü ve havaalanı yüzünden çok büyük bir çevre katliamı yaşanıldığını ve halkımızın tepkisizliğini anlattı durdu.

Bunları anlatırken bienalin sponsoru olan Koç ve Eczacıbaşı Ailesi’nin beton ve metal yığını gökdelenlerine bile özel jetle gittiği gerçeğini unutmuş olmalı. Hatta 28 Şubat sürecinde Sarıyer Ormanı’nın ortasına yaptıkları Koç Üniversitesi için katlettikleri 58 bin ağacı belli ki hiç bilmiyor olmalı.

Tabiî Kaynağın Gayritabiî Hassasları

Hermann Brosh

Bu münferit hadiseler bir gerçeği çok net özetliyor aslında; topluma her fırsatta ideal yaşama biçimi sunan, kendi yapıp ettiklerinden sıyrılarak yönetenleri suçlayan, endüstriel üretim ve kapitalist tüketim çarkının sahibi olup, tüm mevcudiyetini ve hayat standartlarını başkalarına dikte ettikleri “tüketim alışkanlıkları” üzerine kuran bir de bunun bienalini yaparak “insanların dünyaya verdiği zararı sanattan daha etkili anlatacak bir araç olamazdı.” diyen bu aileler, Hermann Brosh’un tanımıyla “sanatın değer sistemindeki kötülüğe” daimi odun taşımaya devam ediyorlar.

  • Her köşeye modern sanat galerisi açıp, bienallerle ana yurdu dört baştan döşeyenlerin, on tane ağacı bahane ederek vatanına milyarlarca lira zarar verecek nesilleri yaratanların, bu sergileri gezmeyi, o mekanlarda bulunmayı gençlerin nazarında bir ayrıcalık, bir entelektüel farz olarak dikte etmesi de ayrı bir yazının konusu olabilir.

Ben Tüketiyorum Ama Sen Çevreci Değilsin

Youtube’da 2019 yılında insanların evlerini gezdiren bir kanal açıldı. Bu kanalda evlerini gördüğümüz kitle genel olarak ‘modern sanatın’ herhangi bir dalıyla uğraşanlardan, tasarımcılardan ve iç mimarlardan oluşmakta.

Son olarak tüketim çarkının başında olup da doğa ve çevre hassasiyeti gösterme modasına dair dikkatimi çeken bir başka örneği de paylaşmak isterim. Youtube’da 2019 yılında insanların evlerini gezdiren bir kanal açıldı. Bu kanalda evlerini gördüğümüz kitle genel olarak ‘modern sanatın’ herhangi bir dalıyla uğraşanlardan, tasarımcılardan ve iç mimarlardan oluşmakta. Bu “gıda tasarımcısı, moda tasarımcısı, endüstriyel tasarımcı, video sanatçısı” gibi ne işe yaradığını ‘cehaletimizden’ bilemediğimiz meslek gruplarındaki hanımlar ve beyler özenle döşedikleri evlerinde, nasıl mutlu, nasıl modern bir hayat sürdüklerini gençlere anlatarak çevreye olan duyarlılıklarının da altını her fırsatta çiziyorlar.

Alev Alatlı

Yine böyle bir beyefendi, ki “görsel mağazacılık direktörü” olarak tanımlıyor kendisini, giyinme odasını tanıtırken renklerine göre sıralanmış sayısız kot pantolon, tişört ve ayakkabının içinde hayvanları ve doğayı ne kadar sevdiğinden bahsediyor. Seyreden gençler “madem doğayı ve hayvanları bu kadar seviyorsun tek bir tişörtün senin rafına gelene dek bir insanın dokuz yüz günlük ihtiyacı oranında su harcanması gerektiğini, atmosfere salınan karbonu, toprağa saçılan kimyasal ve zehiri, dolayısıyla çok sevdiğini iddia ettiğin doğaya -idealize ettiğin bu yaşam- sonucunda çıkardığın faturayı düşünmüyor musun?” diye soramıyor ve muhtemelen bu çelişkileri görmezden gelip onlar gibi bir yaşamı arzuluyor.

Ahır kapısında zil aranmaz
Gerçek Hayat

Görülüyor ki; arsız tüketici denilen yaratık kendisine ‘hak’ olarak belletilen şeylerden, ne hümanizma ne de Allah adına feragat edemiyor. Durum böyle olunca, “özgürlüklerin şer lehine bükülmesi” de kaçınılmaz oluyor. Ez cümle Alev Alatlı, modernizmi “bizden göçüp ben’e yerleşmektir” diye ifade ederken -biz-den dizginleri boşalan -ben-in ahlak, yasa, hakikat ve Allah’ı süratle geçerek vardığı şerler diyarını da özetlemiş oluyor.