Rusya-Çin dostluğu nereden nereye?

BÜLENT TOKGÖZ
Abone Ol

Ukrayna sınavında başarısızlıkla yüz yüze kalan Rusya, Eylül ayının ikinci yarısında çok önemli diplomatik adımlar attı. Putin, ABD’nin tüm ihtarlarına rağmen önce Kuzey Kore lideriyle buluştu; hemen ardından Çin diplomasisinin başı, Dışişleri Bakanı Vang, Rusya’da arz-ı endam etti. Rusya’nın savaşta dengeleri lehine çevirmek için Kuzey Kore’den silah ve mühimmat satın alma çabası içinde olduğu aşikâr. Dört gün boyunca “stratejik güvenlik istişareleri” için Rusya’da bulunacak olan Çin temsilcilerinin, Moskova’nın insansız hava araçları ve savaş uçağı parçalarıyla ilgili taleplerine öncelik verdikleri gelen bilgiler arasında. Ukrayna’nın başkenti Kiev kapılarından ülkenin doğusuna çekilmek ve orada da savunma pozisyonuna geçmek durumunda kalan Rusya için Çin’den daha hayâtî ve yakın bir dost bulunmuyor.

Yeni kutup oluşumu

Nitekim Vang tam da Rusların duymak istedikleri şeyleri söylüyor: “Ebedî dostluk”, “kapsamlı stratejik koordinasyon” ve “karşılıklı yarar sağlayan işbirliği”… “Çin ve Rusya bağımsız dış politika izliyor. İşbirliğimiz kimseye yönelik değil ve diğer ülkelerden etkilenmiyor” şeklindeki beyanları, ABD’nin ve Batı’nın tepkisini azaltmayı amaçlasa da aslında daha fazla tedirgin edecek başka vurgulara yöneliyor.

“Çin ve Rusya, hegemonyayı ve blok çatışmasını sürdürmeye çalışan güçlerin şiddetli tek taraflı eylemleri ile bağlantılı olarak uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmelidir. Çin, Rus ortaklarıyla birlikte, daha önce olduğu gibi çok taraflı ilkelerin korunması, çok kutuplu bir dünyanın oluşumu ve daha adil bir dünya düzeninin kurulmasına katkıda bulunmaya hazırdır.” ABD’nin karşısında fiilen yürürlükte olan kutup oluşumunun resmîleşmesi yönünde oldukça açık sözlü ifadeler bunlar.

Tek kutuplu dünya düzeninin çatladığı bir düzlemde acaba Rusya-Çin ittifakı nereye evrilecek? Bu sualin cevabını güncel beyanlarda aramak yerine ilişkinin evrimine nazar kılmak gerekiyor galiba.

Karanlık dönem

Kadim zamanlara bakıldığında, dostluk şurada dursun, herhangi bir ilişkiden söz etmek bile mümkün değil. İlk diplomatik ilişki bir dizi sınır çatışmasının ardından 1689’daki Nerçinsk Anlaşması’yla kurulsa da 19. asra gelinceye değin iki ülke arasında kayda değer bir münasebet gelişmedi.

Bu büyük oranda Rusya’nın doğuya bakışındaki marazî şuuraltından kaynaklanmaktaydı. Çünkü modern zamanlara değin Rusların baş düşmanları hep doğudan gelmekteydi. Çağlar boyu Türklerin taarruz ve tahakkümleri altında coğrafyada tutunmaya çalışmışlar, son olarak 16. asra dek 250 yıl Türk-Moğol’un Müslüman olanlarının imparatorluğu Altınorda’nın hâkimiyetinde yaşamışlardı.

Avrasyacı Ruslar bunu Rus kimliğinin şekillenmesinde önemli bir gerçeklik ve imkân olarak görürken, Batıcılar ise ülkenin Batılılaşmasına mânî olan ve despot bir karakteri hâkim kılan karanlık bir dönem sayıyorlar. Rusların doğuluları barbar addeden tutumu tabii olarak Çin’e bakışlarına da yansıyor. 1858 Aigun, 1860 Pekin, 1864 Tarbagati anlaşmaları Çin’e karşı Rus kibrinin ve yayılmacılığının tezahürleriyle doluydu. Bu üstünlükçü tutum, taraflar arasındaki mesafe ve şüphenin başlıca sebebi olarak Sovyet dönemine kadar sürdü.

1917’de gerçekleşen beklenmedik devrimle çarlıktan sosyalist rejime geçen Rusya, 2. Dünya Savaşı’nda Hitler’i yenmeyi başararak galipler arasındaki yerini aldı ve iki kutuplu dünyada kutuplardan birini teşkil etti. Çin o yıllarda Japon işgali altındaydı ama hemen akabinde Mao öncülüğünde orada da sosyalist bir devlet tesis olundu. Aynı coğrafyada komşu iki güç, kapitalist bloka karşı doğal bir işbirliği içinde oldu. SSCB, Çin’in endüstrileşmesi yönünde ciddi teknik ve ekonomik yardımlarda bulundu.

Biz, uluslararası komünizmin liderleriyiz, Marksist-Leninist kilisenin babalarıyız ve bunların içinde olan tüm halkların öncüsüyüz.

“Biz büyük ağabeyiz!”

Ne var ki Rusya’nın ağabey ve hâmî tutumu, ilişkileri sabote etmeye başladı. Mao’nun tercümanı Çinli bir kadın, 1950’lerin sonlarında Mao ile Rus lider Kruşçev arasında geçen diyalogu yıllar sonra şöyle aktarıyordu:

“Biz büyük ağabeyiz, siz ise küçük kardeş. Biz, uluslararası komünizmin liderleriyiz, Marksist-Leninist kilisenin babalarıyız ve bunların içinde olan tüm halkların öncüsüyüz. Şüphesiz biz, sizi dinleyeceğiz ve endişelerinizi ciddi şekilde dikkate alacağız ama biz bir karar verince siz ona uyacaksınız. Tarafınızı terk etmeyeceksiniz; bizi takip edecek ve bize itaat edeceksiniz. Çünkü biz, sizden daha iyi görüyor, çünkü sizden daha çok biliyoruz.”

Pekin, bu bakıştan elbette ki rahatsızdı. Nitekim Mao, Sovyetlerin büyükelçisine şöyle diyecekti: “Siz, Çinlilere asla güvenmiyorsunuz. Sadece Ruslara güveniyorsunuz. Size göre Ruslar birinci sınıf insanlarken, Çinliler budala ve dikkatsiz…” Bu gerginliğin salt kapalı kapılar ardında öylesine geçiştirilip stratejik gelişmelere yansımaması düşünülemezdi.

İki ülke ciddi ciddi sınır çatışmaları yaşadı. Çin için hayatî önemdeki Tayvan ve Hindistan meselelerinde ortak bir tavır geliştiremediler. Sosyalist rejimin mahiyeti ve dünyaya yayılması konularında da ihtilaflarını aşamadılar. Kore Savaşı’nda ise gerginlik had safhaya ulaştı ve 1959’da taraflar dostluk anlaşmasını feshetme yoluna gittiler. Bu kopuşa ‘Çin-Rusya Ayrılığı’ adı verildi.

Stalin’in mirasının Kruşçev tarafından eleştirilmesi ve kapitalist dünyayla barışçıl ilişki arayışına girilmesi kopuşu derinleştirdi. Mao, bu yönelimleri “revizyonist hıyanet” olarak tanımlayıp SSCB’yi açıkça tekfir etti. İşe bakın ki, kendisi tuttu ABD’yle flört etmeye başladı ve bunun ödülünü BM Güvenlik Konseyi’nde daimî üyelik hakkı edinmekle aldı. Çin’in Rusya-ABD denkleminde aldığı bu pozisyon, Stratejik Üçgen olarak tanımlandı.

“Benim en samimi arkadaşım!”

Gariptir, sosyalist düzenin yıkılışı iki ülkenin ilişkilerini rahatlattı ve düzeltti. Birbirlerine yeniden yakınlaştılar. 1992’de “yapıcı ortaklık” adını verdikleri ilişkiyi 1996’da “stratejik ortaklık” olarak tanımladılar. Gorbaçov’dan sonra Pekin’i ziyaret eden Yeltsin “Bu ilişkiler bizim için çok önemlidir. Batı ile ilişkilerimizde Çin’in omuzlarına yaslanabiliriz” diyordu.

1999’da NATO, Belgrad’ı bombalarken Çin konsolosluğunu hedef aldığında Çin de Rusya’ya yaslanabileceğini gördü. NATO’nun doğuya doğru genişleme çabasını saklamadığı bir dönemde başkanlık koltuğuna oturan Putin 2008’e gelindiğinde Batı’yı hırpalayan iktisâdî krizde Çin’in sağlamlığını kanıtlamasıyla ilişkileri boyutlandırdı. Öyle ki 2013 sonrasında Çin lideri Xi ile 30’u aşkın buluşma ve görüntülü görüşme gerçekleştirdi. Xi, onun hakkında “Benim en iyi, en samimi arkadaşım” derken belki de sahiden samimiydi.

NATO’nun hamlelerine karşı Ukrayna’yı işgale varan bir sürece yuvarlanan Rusya’nın tek dostu hâlâ Çin görünüyor. Rusya her adımda Çin’e daha bir bağımlı hâle geliyor. Çin de gayet hesaplı biçimde bundan istifade ediyor. Şu var ki, Rusya bilhassa Asya-Pasifik hattında alan kaybettiğini, Çin’in nüfus ve nüfuz olarak sahayı kendisine kapatmaya başladığını görebiliyor. Bu da iki ülke seçkinlerindeki temkin ve şüpheleri dipten dibe gündeme getiriyor.

Anlaşılan o ki tek dostu yakın vadede ondan desteğini çekmeyecek olsa da uzun vadede Rusya’nın altını iyiden iyiye oyabilir. Ukrayna Savaşı bittiğinde Çin’in kontrolünde bir Orta Asya’ya uyanabiliriz. Bu şüphesiz ki Rusya için de bir kâbus.