Türk Sineması neden yok?

KEMAL ÖZER
Abone Ol

‘Türk sineması’ diye bir sinema hiçbir zaman olmadı, olamadı. Yapım şirketlerinin büyük çoğunluğu Beyoğlu’ndaki Yeşilçam sokağında yer aldığı için ‘Yeşilçam sineması’ denilen sinema da Türk sineması değildi.

Daha çok Türk dışı etnik yapıların elinde olan veya Türk göründüğü halde gerçekte Türk olmayan yapımcı ve oyunculardan oluşan bu Yeşilçam sineması, bu ülkenin aslî unsuru olan İslam’ı hedef almıştı. Hemen her filme en çirkin ve pespaye giyinen bir ‘imam’ karakteri yerleştirilmekteydi. Bu tipleme aynı zamanda ahlâken zayıf karakterli olarak tasvir edilirdi.

Bu tipleme, Müslümanları veya imam efendiyi aşağılamak için olsa da gerçekte yapımcı ve yönetmenin kendi cibilliyetini anlatıyordu. ‘Tefeci hacı’ tiplemelerinin cebinde, -bugün geçmişte savunduğu değerlerle savaşa girişen veya savaştıkları ile dost olan ve âdeta ele geçirilmiş bir yapıya dönüşen- Millî Gazete bulunurdu.

Churchill/Çörçil’in “Biz Çanakkale’de Allah ile savaştık. Allah ile savaşan yenilmeye mahkûmdur” demesi gibi İslam’la savaşan Yeşilçam Sineması da hedefine ulaşamadı. Çünkü kötü bir şahsiyet olarak tasvir ettikleri Müslümanlar üzerinden Allah ile savaşmayı tercih etmişlerdi ve tüm mukaddemleri gibi başaramadılar.

Bugün Yeşilçam adı unutuldu, artık yapımlara ‘Türk sineması’ ve ‘Türk dizi sektörü’ deniliyor. Ancak bunların da ezici çoğunluğunun Türklükle ve İslam’la bir bağı yok. Aksine global çetenin koyduğu hedef doğrultusunda aile ve ahlâkla savaşıyorlar.

Tarih dizisi furyasında oynayanların büyük çoğunluğu kavmî ve zihnî olarak ülkenin asli unsuru değil. Bu dizilerin tarihi gerçekle bağı şöyle dursun, gerçekleri tersyüz ederek kötülük ediyorlar.

Neredeyse tüm kanallardaki dizilerin senaryosu; aldatma, aile içi gayri meşru ilişkiler, her nevi ahlâksızlık, kolay para kazanma ve lüks hayat üzerine… Güya muhafazakâr kanaldaki dizinin adı bile ‘aldatma!’

Dizilerin çoğunda senaryolar sanki tek merkezden yazılmış, yönetmenler tek merkezden emir almışçasına -veya gerçekten de öyle olmalı ki- sapkın ilişkiler, birbirini aldatan karıkoca, komşusuyla, karısının veya kocasının arkadaşıyla düşüp kalkanlar, büyük küçük fark etmeksizin erkeklerle -affedersiniz- yatağa giren kız çocukları, hemen her yerini teşhir eden kadınlar, okul sahnelerinde bile neredeyse eteksiz gösterilen kızlar, gayri meşru evlatlar, kaynağı belirsiz paralar diye uzayıp giden yapımlar… Türk toplumunun aile yapısını bozmaya ve ahlâkî dejenerasyonu yaymaya çalışan özel projeler…

  • Bu dizilerin pek çoğu, L.G.B.T. harfleriyle zihinlerde meşruiyet sağlanmaya çalışılan her nevi sapkınlığa fon sağlayanlarca destekleniyor. Özellikle de sinema filmlerinin bazıları, Kültür ve Turizm Bakanlığı fonlarıyla çekiliyor.

Satanistlerin kontrolündeki Hollywood’un hedefleri herkesin mâlumu. Hollywood’dan kopyalanan Hint sineması Bollywood’un ahlaksız dizilerinin Türkiye’de sözde muhafazakâr kanallarda yayınlanması da işin bir başka çirkin ve arsız tarafı… Tekke’den gelip Hint dizileriyle toplumu ifsad etmenin acıklı hâli ve paranın Napolyon sureti...

İyi, doğru, esaslı, şahsiyetli, aileyle ve ahlâkî değerlerle savaşmayan film ve diziler için maddî kaynak bulmanın zorluğunu hatta imkansızlığını tahmin etmek güç değil. Hadi bütün imkansızlıklara rağmen çektiniz, bunu hangi kanal yayınlar?

İslam dünyasında hâlâ Mustafa Akkad rahmetlinin ‘Çağrı’ ve ‘Ömer Muhtar’ı gibi esaslı filmler yapılamıyor. Köhne Amerika’nın eski başkanlarının karılarıyla bir kare resim çektirmek için milyon dolarlar ödeyenler esaslı projeleri destekleyemiyorsa, buradaki temel mesele para değil düşmanına benzeme hastalığı ve şuursuzluk.

  • Peki, bu millet ve memleket sahipsiz midir ki zenginler, STK’lar, iktidarıylamuhalefetiyle siyaset ve RTÜK, bu saldırılar karşısında yeterince ses çıkarmıyor? RTÜK’ün tek görevi mevcut mevzuatı uygulamak mı, yoksa siyaseti yönlendirip yeni düzenlemeler yaptırmak mı? Mesela dijital mecralar neden RTÜK kontrolünde değil? Gerçi olsa ne olur, kontrolünde olanlar ortada değil mi? Kültür Bakanlığı’nın milletin parasıyla fonladığı bunca ifsad edici ve saldırgan yapılar varken biz daha neyi konuşuyoruz.

Evet, bu hususta da önce kendimize gelmemiz, sonra da millî bir seferberlik gerekiyor. Devleti, siyaseti, bürokrasisi, zengini, oyuncusu, yönetmeni, yapımcısı ve ‘seyircisi’ olarak hep birden silkinmek zarureti var. Aksi halde kimsenin gençlikten ve gelecekten şikâyet hakkı yok. Kötü giden bir şey varsa bunun müsebbibi gençlik ve yeni nesiller değil, bizatihi bizleriz.

Savaşı sadece iktisâdî refah ve savunma sanayii gibi sahalarda değil, ihmal ettiğimiz başta tedrisat ve sinemada da vermek gerekiyor. Biz de bu vesileyle millî duruşa sahip olduklarını bildiğimiz oyuncular İsmail Hakkı, Ali Nuri Türkoğlu, Mehmet Önder ve yönetmen Murat Çeri ile bu meseleleri konuştuk.

Detaylı olarak ele aldığımız bir başka husus ise nüfus oyunları... Türkiye ne yazık ki 3 çocuk talebine rağmen genç nüfusunu kaybediyor. Doğurganlık yere çakılmış durumda. Yaşlı nüfusu çok yüksek ve bu gidişle geleceğimiz olmayacak. ‘Nüfus nüfuzdur’ diye çırpınıyoruz ama devlet ve millet bu işin çıkmaz sokak olduğunu tam olarak görebilmiş değil. Afrika’da ise sevindirici gelişmeler var. Türkiye’nin çöktüğü yerde Afrika’nın gelişmesine sevinmekle yetinmek çok acı.

Çocuk yapmayanlar vatana ve millete vefâsızlık ettiklerinin farkında değiller. Hele ki Müslümanların az çocukla yetinmesi emanet şuurundan mahrumiyetin ta kendisi değil mi? Rızık endişesiyle çocuk yapmayanlar önce Allah’a güvenmeyi öğrenmeli, sonra da yakın tarihe bakmalılar.

Ramazan-ı Şerif ve bayramınızı tebrik ederiz.

Vesselam!