Türkiye ve Batının Balkan politikaları ne kadar uyumlu?

DAVUT NURİLER
Abone Ol

Balkanlarda kalıcı bir barış ve istikrarın sağlanması için AB’nin fabrika ayarlarına dönmesi gerekir. Yetmiş yıldır Avrupa’da hüküm süren barış ortamı; demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve Alman-Fransız barışı üzerine inşâ edilmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birbirine düşman üç başşehri kapsayan Balkan turu, samimi olarak batıya yapılmış barış için birlikte çalışma davetidir.

2. Dünya savaşı sonrası kurulan ABD merkezli yenidünya düzeninde Türkiye, batı dünyası ile bütünleşmeyi tercih etti. Bu tercih neticesinde, NATO askerî ittifakı içine dâhil oldu. Soğuk savaş yılları boyunca Türkiye’nin dış politikası ABD ve NATO’ya endeksli hâle geldi. Avrupa Birliği’nin oluşum yıllarında başlayan ‘tam üyelik hedefli’ devlet politikalarının, neredeyse tüm hükümetlerce devam ettirildi.

Bu politikaların gereği olsa gerek, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk hükümetinin de 2004 yılında AB ile tam üyelik müzakerelerini başlattığına işaret etmek gerek. Doksanlı yıllarda SSCB’nin dağılması ile girilen yeni süreçte, Türkiye’nin soğuk savaş yıllarından devraldığı dış politikanın ufak tefek değişiklikler dışında aynen devam ettiği de söylenebilir.

Zamanla özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasından sonra batılı müttefiklerimizin, Türkiye’nin birliğini ve toprak bütünlüğünü hiç dikkate almadan güneyimizdeki ayrılıkçı-bölücü terörist girişimlere alenen destek vermesi ile gelişen hâdiseler, Türkiye’nin kendini koruma reflekslerini harekete geçirdi. TSK’nın teröre karşı sınır ötesi harekât gibi tedbirleri zorunlu hâle geldi. ABD ve bazı Avrupalı müttefiklerin ittifak hukukunu çiğneyen tavırlarına rağmen Türkiye, NATO ittifakından ve AB tam üyeliği hedefinden vazgeçmediğini ifade etmeye devam ediyor. Bu gelişmeler Türkiye ile batı dünyası arasındaki ilişkilerde soğukluğa sebep oldu.

İngiltere’nin AB’den ayrılması (BREXIT), küresel korona salgını ve en sonunda Rusya-Ukrayna savaşı ile girilen dönem, ABD eksenli dünya düzeninin devamının mümkün olamayacağını ortaya koydu. ABD’nin tek süper güç konumunun ciddi mânâda sarsıldığı bir süreci yaşıyoruz. Devasa nüfusu, gittikçe gelişen teknolojisi ve rakipsiz üretim gücü ile Çin ve doğudaki diğer ülkelerin sanayi üretimindeki üstünlüklerini dünya siyasî arenasına yansıtmaları kaçınılmaz görünüyor. Eylül ortasında Özbekistan’da gerçekleşen Şanghay İşbirliği zirvesi bunun en güncel örneğini oluşturuyor.

Global dünya siyasetindeki bu dönüşümün en çabuk yansıdığı yerlerden birisi de Balkanlardır. 6-7-8 Eylül tarihlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Saraybosna-Belgrad ve Zagreb’den oluşan Balkan turu boyunca ortaya çıkan tepkiler, süper güçlerin bölgedeki rekabetinin ipuçlarını veriyor.

Batı Balkanlardaki siyasî durumu daha açık bir şekilde ortaya koyan başka bir argüman da 2018 yılının ağustos ayında Chaillot Papers dergisinde yayınlanan ‘BALKANLAR 2025’ adını taşıyan bir makaledir.

İyi̇, orta ve kötü ihtimaller

Paris merkezli Avrupa Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü, 2018 yılının ağustos ayında 147 sayılı CHAILLOT PAPERS adlı dergide bir makale yayınladı. Batı Balkanların 2025’de nasıl bir siyasî yapı arz edeceğini konu alan makalede, iyi, orta ve kötü olmak üzere üç ihtimalden bahsediliyor.

- Batı Balkanların NATO ve AB ile bütünleşme yolunda ilerlemesi iyi ihtimal olarak kabul edilirken,

- Rusya ve Çin hatta Türkiye’nin bölgede etkisinin artması kötü ihtimal olarak takdim ediliyor. Türkiye’yi Çin ve Ukrayna’yı kana bulayan Rusya ile aynı seviyede tutan, istikrar bozucu gören bir tezin, AB’ye ait bir yayın organında yazılıp savunulmasının mantığını anlamaya çalışıyorum.

Soykırımcıya kıyak

Osmanlı’nın mirasçısı Türkiye, Çin gibi on binlerce kilometre uzakta değil, Balkanların ayrılmaz bir parçasıdır. Balkanlar, Osmanlı’nın büyüyüp olgunlaştığı, 4 asır boyunca süper güç olmasını sağlayan öz vatanıdır. Osmanlı; Balkanlarda hükümran olan tüm devlet ve medeniyetlerden daha fazla bölgeye mührünü vurmuştur. Bu absürt görüşleri ortaya atarak savunanların, Türkiye’nin AB ile tam üyelik müzakereleri yürüttüğünden haberleri var mı?

Raporda, Karadağ ve Sırbistan’ın müzakereleri tamamlayarak, AB tam üyesi olmasının önemine ciddi vurgu yapılması dikkatimi çekti. 2. Dünya savaşından sonra soykırım suçu ile anılan bir ülkenin, AB için neden bu kadar gözde olduğunu anlamakta zorlanıyorum.

Makalede tartışmalı devletler adıyla yeni bir kavram ortaya konurken, Bosna-Hersek’in bağımsızlığı üzerinde nedense hiç durulmamış. Ben bunun ciddi bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Çünkü Bosna-Hersek, AB’nin kuruluş felsefesini oluşturan insan hakları, demokrasi ve çok kültürlülüğü Balkanlarda en iyi temsil eden bir devlettir.

Gerçek Hayat’ın Mart sayısında yayınlanan makalemde, AB’nin geleceği ile Bağımsız Bosna-Hersek devletinin devamının birbiri ile yakın ilişkili olduğunu yazmıştım. Bağımsız Bosna-Hersek’i korumakta zaaf gösterecek bir AB, kendi geleceğini de tartışılır hâle getireceğinin farkında mı?

- Bosna-Hersek, Arnavutluk, Kuzey Makedonya ve Kosova’nın aday yapılması ve müzakerelerin devam etmesi ise orta senaryo olarak öngörülüyor. Dikkat çeken diğer nokta, Bosna-Hersek’te Müslüman Boşnakların DAEŞ ile bağlantılı olarak yaftalanmasıdır. Bu itham, batıdaki İSLAMOFOBİ propagandasının ne kadar etkili olduğuna işaret ediyor. Bosna-Hersek’in bağımsızlığını bir türlü hazmedemeyen komşu iki ülke Hırvatistan ve Sırbistan’ın yıkıcı-bölücü çabalarına yer vermeyen raporda, Boşnakları şeytanlaştırma çabalarının neyi amaçladığı anlaşılamamakta hatta endişe ile karşılanmaktadır.

Belgrad rejiminin yıkıcı faaliyetleri Bosna ile sınırlı değil

Belgrad rejimi Sancakta yaşayan Boşnakları terörist göstermek için hem içerde hem de dışarıda sistematik çalışmalar yapıyor. Aslında Sırbistan devleti Sancak’ta, Putin’in Çeçenistan’da baskı ile oluşturduğu Kadirov modelini aynen uyarlamak için yıllardır uğraşıyor. Hatta bu amaçla eski müftü Muammer Zukorliç’i, Kadirov modelini incelemek için bölgeye gönderdiğini biliyoruz. Ancak geçen yıl Kasım ayında eski müftü, yeni politikacı Muammer Zukorliç’in ani ölümü ile Kadirov modelinin Sancak’ta uygulanabilirliği tartışılır hâle geldi. Bu modelin uygulanması demek, Sancak’taki Boşnak kimliğinin silinmesi, Osmanlı mirasının yok olması manasına gelir.

Belgrad’ın Sancak’taki Boşnaklara yaptığı sistematik insan hakları ihlâllerinin, Brüksel tarafından dikkate alınmadığını üzüntü ile izliyoruz. Kosova’daki Sırpların, Voyvodina’daki Macarların insan hakları için her türlü hassasiyeti gösteren AB insan hakları savunucuları, Sancak’taki Boşnaklar ile Bosna-Hersek’in Sırp yönetimi altında hâlâ mülteci gibi yaşamaya çalışan Boşnakların uğradığı hak ihlâllerini gündeme bile getirmiyor.

Yazımızın başlığında yer alan konuya gelecek olursak, yani “Batı Balkanlarda barış ve istikrarı kalıcı hâle getirmek için Türkiye ile batı dünyası birlikte neler yapabilir” sorusunun cevabı her şeye rağmen elbette olumlu olacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Batı Balkan turu boyunca her üç ülkede Türkiye muhalifi olarak tanınan liderler tarafından bile yakın ilgi ile karşılanması, Chaillot Papers raporunda öne sürülen görüşlerin sahada karşılığının olmadığını göstermiştir.

Balkanlarda kalıcı bir barış ve istikrarın sağlanması için AB’nin fabrika ayarlarına dönmesi gerekir. Yetmiş yıldır Avrupa’da hüküm süren barış ortamı; demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve Alman-Fransız barışı üzerine inşâ edilmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birbirine düşman üç başşehri kapsayan Balkan turu, samimi olarak batıya yapılmış barış için birlikte çalışma davetidir.