‘Vatanı sevmek yetmez, hakikati de sevmek gerek’

SEVDA DURSUN

“Şarkın mefâhir dolu mâzî-i kemâli Ya Rab, ne onulmaz yaradır şimdiki hâli” diyen Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un zamanında dertlendiği meseleler hâlâ derdimiz. Ki hâlâ ‘neden bu hâldeyiz’ diye sorup duruyoruz. En büyük tehlike ise bir asrın daha aynı suâli sormakla geçme ihtimali. Ama bir yerden de başlamak lazım. Zamanımızın nadir mütefekkirlerinden Mehmet Genç Hoca’ya bu soruları yönelttiğimizde, ‘bunun sadece bir sebebi yok, çok çeşitli sebepleri var’ dedi ve başladı anlatmaya Avrupa’nın bilim devriminden, Amerika’nın işgaline dek İslam dünyasının bütün bu gelişmelerden uzak kalmasının sebeplerini...

‘Kültür demek, gelenek demektir’ diyen Mehmet Genç Hoca’nın dikkat çektiği en önemli husus ise, bir zamanlar çok geniş kelime haznesine sahip olan Türkçenin kuşa çevrilmesi... “Biraz milliyetçilik iyi, ama fazlası değil. Milliyetçiliğin en önemli kriteri milletinin üstünde hakikati sevmektir” diyor ve ekliyor: “Amerika’yı biz keşfetseydik de değişen bir şey olmayacaktı aslında. Çünkü biz kızılderilileri öldürüp, altınlarını çalmayacaktık...”

'BATI KURDUĞU SİSTEMLE DÜNYAYA HÂKİM OLDU'

Bir zamanlar ilham veren bir coğrafyayken, bizden ilham alanlar bizi geçti. Bunun sebebini nasıl okumalıyız hocam?

Bunun belirli bir sebebinden bahsetmek çok zor, çünkü çeşitli sebepleri var. Öncelikle İslam dünyasının başına gelenler, 11. yüzyılda başlayan ve birkaç yüzyıl süren Haçlı Seferleri, arkasından 13. yüzyılda çok daha büyük ölçekli Moğol istilasının sebep olduğu kesintisiz krizler zinciri İslam dünyasını derinden sarstı. Haçlı Seferleri'nden önce İslam coğrafyasıyla Batı arasındaki münasebet ve mübadelede, Müslümanlar her alanda önde idi. O zamanın şartlarına göre Müslümanlar sanayileşmişti. Haçlı Seferlerini yapan Avrupa; genişleme, büyüme safhasına yeni geçmiş bir Avrupa idi. Onun için gelebildi.

Gördükleri sanayi ve kaliteli kültürel faaliyetleri hemen benimsemekte tereddüd etmediler.

Mehmet Genç 4 Mayıs 1934 tarihinde Artvin'in Arhavi'nin Kemerköprü Köyü'nde yedi çocuklu bir aillenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Bugün batı dünyası ile dünyanın diğer kesimi arasındaki ticaret hacminde yalnız biz değil, bizim gibi ülkeler de açık veriyor. Bunu değiştirmek, yürümekte olan bir insanın kendi gölgesini geçmesi gibi âdetâ imkânsız görünüyor, zira Batı, devamlı yeni teknolojilerle maliyeti düşürüp, daha farklı modellerle üstünlüğünü koruyor. Onunla rakip olabilmek için Japonlar çok uğraştı. Belli alanlarda önemli başarı elde ettiler. Ama bitmedi. Bu devam eden bir yarış. Batı kurduğu sistemle bütün dünyaya hâkim olmayı başardı.

‘BİLİM ADAMLARI MEKTUPLAŞIYORDU’

Bilim devrimi için bir hazırlık yapmışlar mıydı? Süreç nasıl işledi bilim devrimine gelene kadar?

Bilim devriminin macerasını okuduğunuz zaman öyle hemen kısa sürede olup bitmediğini görürsünüz. Çok uzun vadeli bir süreç bu; biraz da Avrupa’nın özellikleri ile yakından alakalı. Avrupa’da yaşayan insanlar aynı dili konuşmasa da elit kesimi Latince okuyup yazıyordu. Bilim devriminin oluştuğu 16. ve hatta 17. yüzyılda latince çok yaygındı; Alman, Fransız, İngiliz elitleri Latince yazıp yayınlıyorlardı.

Avrupa’da oluşmakta olan millî devletler, bir yanda birbirleriyle kıyasıya savaşmaya devam ederken, diğer yanda bilim devrimiyle uğraşan düşünce insanları kendi aralarında Bilgi Cumhuriyeti (La République des Lettres) adını verdikleri, Avrupa’nın tümünü kapsayan devasa bir derneğin üyesi olarak birbirleri ile yoğun iletişim içinde mektuplaşıyorlardı. “Ben şu tecrübeyi yaptım, şunu buldum, sizin tezinizi doğruluyor veya yalanlıyor” şeklinde bir haberleşme içinde idiler. Bu paslaşma sayesinde Avrupa’da bilgi sektörü kartopu gibi büyüdü.

Biz onun dışında kaldık. Onlar matematik, astronomi, fizik gibi natural alanlarda çalıştılar, geliştiler.

Genç, ''Osmanlı’da sömürge diye bir kavram yoktur. Teslim olan herkesi reaya olarak kabul ediyor ve Allah’ın emaneti sayıyordu'' diye konuştu.

‘AVRUPA İLE KÜLTÜREL İLETİŞİM YOKTU’

Müslümanların içinde de o alanlarda çalışma yapan insanlar vardı, onlar niye bu kartopunun dışında kaldı?

Tabi vardı ama, Avrupa ile kültürel iletişim yoktu. Mesela Copernicus bilimi başlatan adam, Polonyalı, İtalya’daki ileri akademilerde eğitim almış, orada yıllarca kalmış. Birbirleriyle iletişim hâlindeler. Bizim öyle bir şansımız İslam dünyasında, klasik dönem sonrasında, maalesef olmadı. İki İslam ülkesi, mesela Türkiye ve İran arasında bile biraz edebi alışverişin dışında bir entelektüel iletişim olmadı. Eski ilim adamlarına bakarsak, Bağdat’tan kalkıyor, Endülüs’e gidiyor, oradan Ortaasya’ya kadar ulaşıyor. Yani İslam ülkeleri arasında yoğun iletişim vardı. Doğudan gelen Moğol istilaları ve batıdan gelen Haçlı Seferleri bu bağlantıları kopardı. Fakirleşme de söz konusu oldu. Ticaret yolları değişti.

İslam dünyası dünya ticaretinin merkezindeydi. Ama bunu 16. yüzyılın başında bitirdiler. Çünkü Amerika’yı keşfettiler/işgal ettiler. Amerika meselesi son derece önemli oldu.

Amerika’nın işgaliyle bilim devrimi arasında direkt bir bağlantı olmadığını söyleyen Genç, ''Bilim 1543’te ölen Copernicusla başlar, İsaac Newtoon’un 1687’de yayınladığı Philosophia Naturalis Principia Mathematicası ile tamamlanır'' dedi.

‘AMERİKA’YA BİZ GİTSEYDİK SÖMÜRMEZDİK’

Amerika’yı biz keşfetseydik durum tersine döner miydi?

Çok bir şey değişmezdi, çünkü biz oradaki insanları öldürmezdik. Onlar hemen hepsini adeta genoside tabi tuttular, kalanları ile kıt’ayı sömürge yaptılar. Bütün Avrupa’nın yeni sentezi olacak şekilde kendileri yerleştiler. Orada Alman, İngiliz, İtalyan, Fransız her Avrupa ülkesinden insan var. Amerika eski dünyanın yarısı büyüklüğünde bir kıt’a, verimli ve zengin kaynakları var. Başlangıçta altın, gümüş, sonra ziraat ve madenlerin başka türleriyle sömürerek elde ettikleri zenginlikleri Avrupa’ya taşıdılar. 15. yüzyıldan sonra İslam’ın en önemli gücü Osmanlı’ydı.

Osmanlı’da sömürge diye bir kavram yoktur. Teslim olan herkesi reaya olarak kabul ediyor ve Allah’ın emaneti sayıyordu. Müslüman olanla olmayan arasında çok az farklılaşmaya izin veren bir hukuki sistem söz konusu idi.

Amerika’ya biz gitseydik, Kızılderililerin kılına dokunmazdık. Onları reaye-i şahane sayardık. Onları öldürüp, altınlarını alıp buraya getirmezdik.

Astronom, doktor ve papaz olan Copernicusla, Yunanlı astronom Batlamyus'un yanlış olan teorisini dünyaya anlatarak bilime büyük hizmette bulundu. Yani dünya evrenin merkezi değildi. 24 Mayıs 1543 yılında Frombork'ta öldü...

Biz onun için mi geri kaldık, Amerika bu kadar vahşi olduğu için mi ileri gitti?

Bizim geri kalma sebeplerimiz çok daha kompleks bir mesele. Ama evet Batı ileri gitmekte bu vasfından çok faydalandı. Bu konuları araştıran herkes bunu kabul eder. Eğer Amerika kıtası olmasaydı, Avrupalılar asla bu kadar hızlı büyüyemezlerdi. Amerika’nın işgaliyle bilim devrimi arasında direkt bir bağlantı olmasa da, Amerika 1492’de keşfedildi, bilim 1543’te ölen Copernicusla başlar, İsaac Newtoon’un 1687’de yayınladığı Philosophia Naturalis Principia Mathematicası ile tamamlanır.

Bilim devrimi üniversitenin dışında oluşmuştu. Oralarda da bizim medreseler gibi üniversiteler vardı. Bilim devrimini yapan insanlar oralardan pek itibar görmedikleri gibi, kendileri de hiç itibar etmediler. Bu ilim adamları zeki, meraklı, aylak, zengin, işi gücü yok, çalışmaya mecbur olmayan adamlardı. Deneylerle, gözlemlerle rahat rahat uğraşabiliyorlardı. Bizim Osmanlı dünyasında servet ve gelir ancak bürokrasinin orta üst tabakasında olabiliyordu, o da o işleri yaptığı için bu gelire sahip olabiliyordu.

Onun, ayrıca ilimle uğraşacak vakti olamazdı. İlim ise hayatının tamamını kendisine vakfetmeyen insana pek yüzünü açmaz.

Harvard Üniversitesi, Amerika Birleşik Devletleri'nde Massachusetts eyaletinin Boston şehrinin Cambridge mahallesinde bulunan ve alanında dünyanın en önde gelen üniversitelerinden biridir.

‘İLİM, ZEKİ İNSANLARIN UĞRAŞI OLMALI’

Bilim devrimi üniversitelerden çıkmadı diyorsunuz. Biz ise üniversite açma yarışı içerisindeyiz. Üniversite açarak ilerleme kaydedebilir miyiz?

Bilim devrimi, üniversite dışında doğdu ve gelişti. Ancak daha sonra, 18. yüzyıldan itibaren önce Alman üniversitelerine, daha sonra diğer Avrupa üniversitelerine girmeye başladı. Ama ilmi benimsemek başka, gelişmesine katkıda bulunabilmek ise daha farklı fedakarlıklar gerektirir. Üstün zekalı insanlar, bütün zamanlarını ona ayırmalı. Âdetâ hayatını vakfetmeli, çok çalışmalı ve başka hiçbir şeyle uğraşmamalı. Ayrıca büyük masraf gerektirir; ilim geliştikçe masrafı da artar. Binaenaleyh çok üniversite açmak ilmin yayılmasına yardım eder, ama ilerlemesine pek bir katkısı olmayabilir.

Mesela ABD’de 4-5 binden fazla üniversite vardır; ama ilmi araştırmaya katkısı olanları yüzde 5’i bile bulmaz. Bu oran fakir ülkelerde, çok daha düşüktür.

Mahmat Genç, ''Nüfusun içinde yüzde 10 ila 30 arasında zeki ve çalışkan insan üniversiteye gider, onlara maddi imkanlar sunarsanız çok başarılı olurlar. Bu konularla ilgilenen bir Cumhurbaşkanımız var, çok şükür'' diye konuştu.

‘ÜNİVERSİTELERİ ÇOĞALTMAKLA İLİM GELİŞMEZ’

Kısaca söylersek, üniversiteleri çoğaltmakla ilmi geliştiremeyiz. Sırf ilimle uğraşmak üzere birkaç kurum meydana getirmeli. Biz henüz onu yapmadık. İlim pahalı bir şey. Çok yetenekli insanları ilim yapmaya yönlendirmeniz gerekir. İlmin prestiji yok, parası yok, yetenekli insan bizde ilimle niye uğraşsın ki? Zeki insan bizde siyasete girer, bürokrasiye ve ticarete girer. İlim yapmak için bütün gücünü, zamanını ona ayıracak yetenekli insan lazım. Şimdi doğan her gencin tamamını üniversiteye alıyoruz. O nüfusun içinde yüzde 10 ila 30 arasında zeki ve çalışkan insan üniversiteye gider, onlara maddi imkanlar sunarsanız, 20-30 sene sonra ilk filizler verebilir. Bu çok uzun vadeli bir şey. Bir yerden de başlamak lazım. O başlamayı temenni eden bir Cumhurbaşkanımız var, çok şükür. Onun dışında bu işle uğraşan kimse maalesef fazla yok.

Açılımı “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı” olan PISA, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından üçer yıllık dönemler hâlinde, 15 yaş grubundaki öğrencilerin kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendiren bir araştırmadır.

‘KÜLTÜR DEMEK GELENEK DEMEKTİR’

Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasının devamında “Yitik kaybedildiği yerde aranır derler, çözümü kendi içimizde, kendi ruhumuzda, kendi zihnimizde, kendi dünyamızda bulacağız” dedi. Yitirdiğimiz yere geri dönmek mümkün mü?

Tabi, söylediği doğru. Bir kere kültür demek, gelenek demektir. Bir günden yarına kültür olmaz. “70-80 sene evvel yazılmış kitabı, makaleyi anlayamıyorum, bugünkü Türkçeye çevrilsin” diyen yalnız gençler değil, herkes. Bu vahim bir durumdur. Burada bir milli kültürün yaşaması, gelişmesi imkansız denecek kadar zordur; kültür olamadan ilimin yerleşmesi ve gelişmesi de mümkün olmaz. Çok zeki, çok yetenekli insanlarımız var. PISA sınavlarında çocuklarımız okuduğu metni anlama konusunda hep geri kalıyor. Niye anlamıyorlar, çünkü dili yeteri kadar iyi öğrenemiyor; kusur yalnız okuyanda değil, yazanda da eksiklik var. Kendi kültürünün geleneklerini tanımalı. Mutlaka katılmalı, Müslüman olmalı demiyorum, ama onunla beslenmeli.

Ona karşı olmak için de, uymak için de her şeyden önce dilini ve muhtevasını anlamalı. Bunu yapamazsa, kreatif olmuyor insanlar.

Mahmet Genç, ''Adolf Hitler bile bu hatayı yapmamıştır'' dedi.

DİLİ BASİTLEŞTİRDİKÇE ZİHNİMİZ DE BASİTLEŞTİ

Ders kitapları 300-400 kelimeyle yazılıyor. Bu da başlı başına bir sorun değil mi?

Bu bir felaket. Arapça, Farsça kelimeleri Türkçe olmadığı için atmak bizi mahvetti. Milliyetçilik deyince bunun en berbat şeklini ortaya koyan Adolf Hitler gelir akla. O bile “Alman diline girmiş bir kelimeyi, Almanca asıllı değildir diye atmak, kültürümüze, dilimize ihanettir” diyor. Her dil için böyle. Biraz milliyetçilik iyi, ama fazlası iyi değil. Milliyetçiliğin en önemli kriteri milletinin üstünde hakikati sevmektir. Hakikat her şeyin üstünde olmalı. Millete en büyük hizmeti yapan da hakikat aşkıdır. Vatanı sevmek yetmez, hakikati de sevmek gerekir.

Sir James Redhous, dünyanın en iyi dillerinin Osmanlı Türkçesi ve İngilizce olduğunu savunmuştu.

DÜNYANIN EN BÜYÜK DİLİ OSMANLI TÜRKÇESİ

Sir James Redhous’un 1890’da İstanbul’da basılmış bir lügatı var bende. Kitabın önsözünde dünyada iki büyük dil olduğunu, bunlardan birinin İngilizce, diğerinin ise Osmanlı Türkçesi olduğunu söylüyor. “Bu iki büyük dilde yüz biner kelime var, doksan binini lügata koydum, on bin kaldı. Ömrüm vefa ederse tamamlamak üzere bunu basıyorum” diyor. Her kelimenin başına T (Türkçe) P (Farsça) ve A (Arapça) şeklinde işaretlemiş. Mesela münafık kelimesi tabii ki Arapça, ama münafıklık için haklı olarak Türkçe’dir diye kaydediyor. Biz bunların hepsini attık. İngilizler hiçbir kelimeyi atmıyor. (The) ekliyerek kelimeyi hemen İngilizce haline getirebiliyor ve böylece Marmara, oluyor ‘the marmara.’ Bu ingilizleri küçülttü mü, hayır. Bugün İngilizce’de bir milyon kelime var; yani İngilizce 150 senede 10 misli artarken, Türkçe artacağına gerilemiş.

Biz dili basitleştirdikçe, zihnimiz de basitleşiyor, ama farkına varamıyoruz.

Almanya'ya giden ilk türk işciler bundan tam 59 sene önce gurbet yollarına koyulmuşlar.

TÜRKLER ALMANYA’YA GİTTİĞİNDE ÇALIŞIYOR

Tembellik var mı peki? Müslümanlar tembel olduğu için geri kaldılar diyebilir miyiz?

Tembellik var, ama Türkler Almanya’ya, Amerika’ya gittikleri zaman tembel değiller. O sistem onları çalıştırıyor. Ve onlar çalışınca da çok başarılı oluyorlar. Almanya’ya giden işçilerimiz memleketin en fakir bölgesinden, hiç tahsil imkanı olmayan insanlardı. Orada modern teknoloji ile çalışan fabrikalarda işçi oldular. Yabancı işçiler üzerinde araştırma yapan bir Alman, yabancılar arasında modern teknolojiye uyum sağlamakta en başarılı olanların Türk işçiler olduğunu söylemişti bana.

Türkler çok çalışkan, fakat bizim sistemimiz bunu ortaya çıkarmaya izin vermiyor. Mesela üniversitede ilim yapan insanlar var, az yapan var, çok yapan, hiç yapmayan var. Ama hepsinin maaşı aynı. Aynı maaşı alınca çalışsa da oluyor, çalışmasa da. Çalışan insandan da çok hoşlanılmıyor. Derdimiz çok kompleks, onun için bu işe aklı eren, bu işle ilgilenen insanlar bir araya gelip bir şeyler düşünmeli.