Cumhuriyet tarihinin kara lekesi 28 Şubat'ta ne oldu?

SUAT YAHYAOĞLU
Abone Ol

Cumhuriyet tarihimizin ve demokrasimizin kara lekelerinden biri olan 28 Şubat Postmodern darbesinin üzerinden 22 yıl geçti. Peki 28 Şubat'ta neler oldu, neler yaşandı? Hafızlarımızda bıraktığı derin izlerle hatırlanan 28 Şubat sürecini kronolojik olarak sizler için derledik.

Türkiye tarihine “post modern darbe" olarak geçen ve toplum ile siyaset üzerinde derin postal izleri bırakan 28 Şubat'ın üzerinden 22 yıl geçti. Bin yıl süreceği iddia edilen bir süreçti. 28 Şubat mimarları yanılsa da demokrasi tarihine kara bir leke olarak gecen 28 Şubat süreci, 22. yıl dönümünde bir kez daha sorgulanıyor.

Türkiye'deki demokrasinin dördüncü kez asker tarafından sekteye uğradığı bin yıl süreceği iddia edildiği ve tarihe 'post-modern darbe' diye geçen süreç: 28 Şubat "postmodern darbesi"

28 Şubat medyasının postmodern darbesindeki rolü
Gündem

0.
0. Postmodern darbenin üzerinden tam 21 yıl geçti

Hazırlayan: Suat Yahyaoğlu gzt.com

0. 28 Şubat sürecinin şüphesiz baş mimarları

   

0. 28 Şubat'ta yapılan haberler

0. Necmettin Erbakan'a siyaset yasağı getirildi
Refah Partisi'nin kapatılmasının ardından Necmettin Erbakan'a beş yıl siyaset yasağı getirildi. 16 Ocak 1998'de kapatılan Refah Partisinin yerine Fazilet Parti'si kurulmuş 99'da yapılan seçimlerde tam 111 milletvekili çıkardı.
0. 21 Mayıs / RP'ye kapatma davası
Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, iktidardaki Refah Partisi hakkında, "Laik cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerin odağı olduğu" iddiasıyla kapatma davası açtı.

Dava 16 Ocak 1998'de sonuçlandı ve parti kapatıldı. Necmettin Erbakan, Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelik'e 5 yıl siyaset yasağı getirildi. Kapatılma gerekçesinde, parti görevlilerinin laiklik karşıtı eylemleri, devletin kurucusuna karşı suçlamaları ve başörtüsüyle ilgili siyaseti de kanıtlar arasında sayıldı.

Bağımsız kalan milletvekilleri, kapatma ihtimaline karşı kurulan Fazilet Partisi'ne geçti.
0. Başbakan Erbakan, Milli Güvenlik Kurulu kararlarını imzaladı
Başbakan Necmettin Erbakan, MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç'tan kararların yumuşatılmasını istedi, aksi halde bildiriyi imzalamayacağını söyledi.

İşçi ve işveren sendikaları konfederasyonları, bir araya gelip MGK kararlarına tam destek verdiklerini açıkladılar.

İlhan Kılıç, başbakan ile görüşmesinden sonra, MGK kararlarıyla ilgili imzaların tamamlandığını açıkladı.

Başbakan Erbakan, Milli Güvenlik Kurulu kararlarını imzaladı. Ancak uygulanmaması için harekete geçti. Kararları Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) tartışmaya açıp reddedilmesini sağlamayı amaçlıyordu. Buna Tansu Çiller de destek verdi. Ancak TBMM Başkanı Mustafa Kalemli, "MGK kararlarının muhatabı hükümettir. Kesinlikle bunları Meclis'te tartıştırmam" diyerek buna engel oldu.
0. Genel Kurmay hükümet gibi kararlar almaya başladı
Artık REFAH- YOL hükümeti için geri sayım başlamıştı.TSK, hükümete İsrail'le işbirliğini geliştirme kararı aldırtarak Erbakan'ın, yandaşları nezdindeki itibarını zayıflattı.

Ordu; yargıç ve savcılar, medya, Dışişleri mensuplarına yönelik brifingler vermeye başladı. Bunların ilki 29 Nisan'da gazetecilere verildi ve ordunun yeni savunma konsepti açıklandı. Buna göre dış tehdit azalmış, içerde ise “irtica” (siyasal İslam) ve “bölücülük” (Kürt ayrılıkçılığı) iki asli tehdit hâline gelmişti.

0. Ordu tarafından istenilen (emredilen) talepler
Tarikatlarca işletilen okul, vakıf ve yurtların kapatılması, imam-hatip okullarının sayısının imam ihtiyacını karşılayacak düzeye indirilmesi, kamudaki irticai kadrolaşmaya son verilmesi, İran'dan kaynaklanan irticai faaliyetlere karşı önlem alınması ve zorunlu ilköğretimin 5 yıldan 8 yıla çıkartılması.
0. Karşınızda 28 Şubat
Hükümet ile asker arasındaki gerilimin tırmanırken, Milli Güvenlik Kurulu "irtica" gündemiyle toplandı. Askeri kanat, 18 maddelik bir karar listesi ortaya koydu. En önemli istek 8 yıllık zorunlu eğitimdi. Böylece İmam Hatip Liseleri'nin orta kısmı kapanacaktı. Tüm Kuran kurslarının Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlanması, tarikatların faaliyetlerinin yasaklanması gibi istekler 9 saat süren toplantıda dile getirildi.

Erbakan MGK'daki kararları hemen imzalamadı. MGK Genel Sekreterliği, "kararlar uygulanmazsa yaptırımlar gelir" şeklinde bir açıklama yaptı. Başbakan Erbakan, askerlerin isteklerine karşı, diğer parti liderlerinden destek aradı, ancak bulamadı.
0. Demokrasiye balans ayarı: Tanklar Sincan'da
Hükümete askerlerin en sert uyarısı, Ankara Sincan'da oldu. 20 tank ve 15 zırhlı araç şehir merkezinden geçiş yaptı. Genelkurmay Başkanlığı ve DYP'li dönemin Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan, tankların eğitim amacıyla geçtiğini açıklarken, olay askeri müdahale tartışmalarını başlattı. Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir daha sonra tankların geçişi için "demokrasiye balans ayarı yaptık"ifadesini kullandı. Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Erbakan'a uyarı mektubu gönderdi. Mektupta, laik düzenin korunması için mevcut kanunların eksiksiz uygulanması, devlet kurumlarına kökten 
dinci akımların girmesinin engellenmesi gibi uyarılar vardı.
0. Ve darbeden önce ki son olay: Kudüs gecesi
Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız Filistin ile dayanışma gecesi düzenledi. Geceye şeriat çağrısı yapan İran Büyükelçisi Muhmammed Rıza Bagheri'nin çağrılması, yapılan konuşmalar ve sergilenen tiyatro oyunu, irtica tartışmalarını tırmandırdı. Bekir Yıldız'ın konuşmasındaki ''Başörtüsü Müslümanların şeref sancağıdır. Başörtüsü takmayanların kendi vücutlarını şerefli görmeyerek, peşkeş çektikleri, şeref sancağı olan başörtüleri ve diğer değer yargıları için sabırlı bir şekilde mücadele yapacakları, gibi ifadeleri daha sonra dava konusu oldu.

Yıldız, bu sözleri sebebiyle, 6 Şubat'ta gözaltına alındı, Ekim 1997'de de "halkı din farklılığı gözeterek, kin ve düşmanlığa tehlikeli biçimde açıkça tahrik ettiği" gerekçesiyle 4 yıl 7 ay hapse mahkum edildi.

Başbakan Necmettin Erbakan, grup toplantısında Sincan Belediyesi'nin düzenlediği gece için, "Biri hataen bir resim asarak bu ülkeyi yıkamaz" dedi, ancak bu sözleri tartışmaları yatıştırmaya yetmedi.



0. Başörtüsü yasağına karşı olan bazı eylemciler idamla yargılandı
11 Ekim 1998 yılında dünyanın en büyük sivil toplum eylemi düzenlendi yüz binlerce insan el ele tutuşarak özgürlük zinciri oluşturdu. İstanbul merkezli bu eylem bütün Türkiye'ye yayıldı. Eylemlerde gözaltına alınan birçok kişi gözaltına alındı. Tutuklandı ve idamla yargılandı. Kız öğrenciler giremedikleri üniversitelerin önlerinde aylarca eylem yaptılar. Polis çemberinde süren bu mücadele devlet tarafından hep kırılmak istendi.. Tazyikli su ve coplarla yapılan müdahalelerde, karnındaki bebeğini düşüren genç annelerin feryadı bile dinlenmedi.
0. İstanbul Üniversitesi rektör yardımcısı Nur Serter başörtülü, sakallı ve uzun saçlı öğrencileri derslere almama kararı aldı.
28 Şubat'ta okullara girmek isteyen başörtülü öğrenciler adeta terörist muamelesi gördü binlercesi gözaltına alındı okul bahçesine dahi sokulmadı. İstanbul üniversitesi eşine rastlanmayan bir skandala imza attı. Rektör Kemal Alemdaroğlu ve yardımcısı Nur Serter öğrencileri ikna odalarına soktu ve zorla okula başörtüsüz girmeyeceklerine dair taahhütname imzalattı.
0. “Şeriat geliyor" diye başörtüsü yasağı getirildi
Türkiye, 28 Şubat dönemi ile telafisi imkânsız bir döneme girmişti. “Şeriat geliyor" şeklinde suni korku politikasının ardından, özellikle başörtüsüyle okumak isteyenlere büyük bir linç kampanyası başlatılmıştı. Tek istekleri eğitimlerine devam etmek olan imam hatip ve üniversite öğrencilerine okul kapıları birer birer kapanmıştı. 1997 'de Sivas Cumhuriyet Üniversitesi başörtülü hemşirelik bölüm birincisi törene alınmaması da o yıllarda yapılan zulmün sembolü oldu.
0. 11 Ocak 1997: Din adamlarına verilen iftar, askerle hükümet arasında ilişkileri kopartma noktasına getirdi
Aczmendiler olayı ile birlikte Türkiye'de tarikatlara yönelik tepkiler sürerken, Başbakan Necmettin Erbakan'ın 51 tarikat ve cemaat liderini Başbakanlık Konutu'nda özel iftara davet etmesi Ankara'da rahatsız yarattı.

Başbakan Necmettin Erbakan, Başbakanlık resmi konutunda, çeşitli din adamlarına iftar yemeği verdi. Yemeğe, bazı dini cemaat liderleri de davetliydi. Sarıkları ve cübbeleriyle yemeğe gelen isimler medyada geniş yer buldu. "Tarikat liderlerine başbakanlıkta iftar" başlıklarıyla basına yansıyan yemek, askerle hükümet arasındaki ilişkilerin iyice gerilemesine neden oldu.

CHP Genel Sekreteri Adnan Keskin ve 33 milletvekili, Başbakan Erbakan'ın Başbakanlık Konutu'nda çeşitli tarikat liderlerine verdiği yemek hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu.


0. 9 Ocak 1997: Asker medyayı RP'ye karşı doğrudan yönlendirmeye başladı
Hükümet ortaklarının imzaladığı bir genelge ile, Başbakanlık Kriz Masası Kuruldu. Yönetmeliğe göre, herhangi bir kriz durumunda, başbakanın yetkileri MGK genel sekreterine devredilecekti. Kriz tanımı içinse, "terör olayları, kanunsuz grev lokavt ve işi bırakma eylemlerinden, doğal afetlere" kadar geniş bir alan bırakılmıştı.
Yönetmelikle, askerler kamu kurumları ile doğrudan temas kurmaya başladı.

Askerler bir yandan ana akım medyayı brifinglerle ve doğrudan temaslarla yönlendiriyor. Televizyon kanallarına, Refah Partili bazı isimlerin, laiklik ve cumhuriyet aleyhine ifadelerini içeren konuşmaları servis ediliyordu. Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, Hasan Mezarcı gibi isimlerin konuşmaları, toplumdaki laiklik hassasiyetini iyice artırmıştı.
0. Batı Çalışma Grubu ( Fişleme Grubu)
Asker, 1996'nın ikinci yarısında Refah Partisi iktidarına karşı büyük bir psikolojik savaş başlattı. Batı Çalışma Grubu (BÇG) adı altında bir oluşumla, Refah Partisi'nin tüm faaliyetleri izlemeye alındı. Askeri ve sivil bürokraside fişlemeler başladı. Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları geri planda görünürken, iki isim, Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir ve Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak süreci bizzat yürüttü.

İrticai faaliyet içerisinde olduğunu iddia ettiği kişilere karşı tedbir almak amacıyla kurulan BCG'nin 28 Şubat 1997 sürecinde 6 milyona yakın insanı fişlediği belgelenmiştir.

6 Nisan 1997 tarihli olan ve bütün askerî birimlere gönderilen ilk belgede, laiklik aleyhtarı faaliyetlerin arttığı vurgulanarak camilerin gözetim altına alınması emrediliyordu. Plana göre görevli askerî personel camilere gidecek ve laiklik karşıtı fiil ve sözleri ivedilikle garnizon komutanlıklarına bildirecekti. Açıkça halkın dini inanç ve değerleri baskı altına alınmaya çalışılmıştı.

Çevik Bir imzasını taşıyan ve bütün askeri birimlere gönderilen 29 Nisan 1997 tarihli ikinci belgede ise her ildeki öğrenci yurtları, özel okullar, dernekler, vakıflar, Kur'an kursları, imam hatip okulları ve bu kurumlara giden gelenlerin sayısının ve kimliklerinin tespit edilmesi isteniyordu. 3. belge ise birimin bilgi ihtiyaçlarının karşılanması hakkında idi.
0. Mesut Yılmaz ülkücü dayağı yiyerek bu durumdan nasibini aldı
Bu olay ülke genelinde bir infial yarattı ve devlet içindeki çetelere karşı bir toplumsal farkındalık oluştu. İşin ucunun Çiller'e dokunuyor olması sebebiyle ANAP da konuya ilgi gösterdi. Almanya gezisi sırasında program dışı olarak Macaristan'a geçen ANAP lideri Yılmaz, 24 Kasım'da Budapeşte Hilton Oteli'nde Veysel Özerdem adlı ülkücünün yumruklu saldırısına uğradı.
0. 'Derin devlet krizi' Çiller'e uzandı, Mehmet Ağar istifa etti
Böyle bir ekibin aynı otomobilin içinde olması ve arabanın bagajından silahlar ve susturucular çıkması büyük bir skandaldı. Kazadan 5 gün sonra İçişleri Bakanı Mehmet Ağar istifa etmek zorunda kaldı.
0. 28 Şubat neden post-modern darbe olarak adlandırılıyor?

Türkiye'de son askeri müdahale, 1997'de Necmettin Erbakan ve Tansu Çiller hükümetinin silahlı kuvvetler tarafından tarafından istifaya zorlanmasıyla yaşandı. Cumhuriyet siyasi tarihinde geçmiş üç örneğin aksine bu sefer askerler yönetime bizzat el koymadı. Bunun yerine medya üzerinden bir savaş verildi. Askerlerin hükümeti görevden zorla almaması 28 Şubat'ın "post-modern darbe" olarak anılmasına yol açtı. Askerlerin deyimiyle "demokrasiye balans ayarı" yapıldı.

0. Postmodern darbecilere ilk tokat: 27 Mart Yerel Seçimleri 1994
Refah Partisi, bir önceki yerel seçime kıyasla oy oranını yüzde 19,14'e çıkarırken, 15 büyükşehir belediyesinin 5'ini kazandı. Bunlar arasında İstanbul ve Ankara da vardı. Dini motifli muhafazakar sağın cumhuriyet tarihinde ilk defa bu denli oy alması beklenen bir gelişme değildi. Bu seçim Refah Partisi ve Erbakan'ın bir sonraki seçimlerde iktidara yürüyüşünün ilk habercisi olmuş, sözde demokrasi aşıklarının ise ilk tedirginliklerini yaşamasına neden olmuştu.
0. 24 Aralık 1995 genel seçimleri: Refah Partisi ilerleyişi durdurulamadı
Aralık 1995 seçimleri çok parçalı bir siyasi yapı ortaya koymuş, ancak Refah Partisi (RP) yüzde 21 küsur oyuyla birinci parti olmuştu. 550 milletvekilliğinden 158'ini kazanan RP, 1990'ların başında yükselme eğilimine giren siyasal İslam'ın, 1994'teki yerel seçim başarısının ardından (RP, İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri'ni SHP'nin elinden almıştı) ulaştığı noktayı gözler önüne serdi.

Anavatan Partisi 132, Doğru Yol Partisi 135, Demokratik Sol Parti 76, Cumhuriyet Halk Partisi de 49 milletvekilliğine sahip oldular. Kurulduğundan itibaren medyadan büyük destek gören Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) bu ilgiye rağmen katıldığı 1995 Genel Seçimleri'nde büyük bir hezimete uğradı, aldığı 133,889 oyla, % 0.48'lik oy oranında kaldı.
0. El birliği ile Refah Partisi hükümet dışına çıkarıldı
Hükümeti kurma görevini alan Necmettin Erbakan, koalisyon için görüştüğü partilerden destek bulamadı ve görevi iade etti. Siyasi kulislerde, bir yanda pazarlıkların dönüşümlü başbakanlıkta tıkandığı, diğer yanda ise askerlerin parti liderlerine Erbakan ile hükümet kurmamaları yönünde baskı yaptığı iddiaları konuşuldu.
0. Üstakıl Erbakan'ın hükümette olmaması için Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz'a baskı yaptı
TBMM'ye giren diğer partilerin RP ile koalisyona yanaşmamaları üzerine, hem merkez sağın liderliği için hem de karşılıklı yolsuzluk iddiaları yüzünden kavgalı oldukları hâlde, ANAP lideri Mesut Yılmaz ve DYP lideri Tansu Çiller bir koalisyon hükümeti kurdular.

DSP tarafından dışarıdan desteklenen ve ANAYOL diye adlandırılan bu azınlık hükümeti Mesut Yılmaz'ın Başbakanlığı altında kurulmuştu. Yapılan anlaşmaya göre Yılmaz bir süre sonra mevkisini Çiller'e devredecekti.

Hükümet krizi sürerken, Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Meclis Başkanı Mustafa Kalemli'yi telefonla aradı. Refah Partisi'nin olası koalisyonunundan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi: "Bu koalisyon kurulursa, çok üzüleceğimiz olaylardan endişelenirim. Bunu önlemenin bir yolu varsa üstünüze düşeni yapın" dedi. Karadayı, bu görüşlerini Tansu Çiller'e de bizzat iletti. Seçim öncesi birbirleri ile sert polemiklere giren Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz bu baskılar üzerine hükümet üzerinde uzlaştı.

Ancak bu kırılgan hükümet uzun ömürlü olmadı. Hem Anayasa Mahkemesi meclisteki güven oylamasında yeterli oyun çıkmadığına karar vermiş, hem de ANAP'ın Çiller hakkındaki yolsuzluk iddialarıyla uğraşmakta olduğu duyulmuştu. Bunun üzerine Mesut Yılmaz 6 Haziran 1996'da istifa etti.
0. RP'ye sırt çeviren Tansu Çiller, Erbakan'ın eline düştü
Başbakan Yılmaz'ın 6 Haziran'daki istifasının ardından da ANAP, Başbakanlığı döneminde Örtülü Ödeneği usulsüz kullandığı gerekçesiyle Çiller'e karşı bir araştırma önergesi verdi. Ancak RP'nin karşı oy kullanması sonucu önerge kabul edilmedi.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümeti kurma görevini bir kez daha Necmettin Erbakan'a verdi. DYP ile masaya oturan Erbakan, uzun pazarlıklar sonucu kendi başbakanlığında, Refah-Yol hükümeti olarak bilinen, RP-DYP koalisyonu kuruldu. 8 Temmuz'da güvenoyu alan hükümette liderler ikişer yıllığına dönüşümlü başbakanlık yapacaktı.
0. 29 Haziran 1996: İlk kez İslamcı bir partinin lideri Başbakan oldu askerlerin huzuru kaçtı
İlk defa İslamcı bir partinin lideri Başbakan olmuştu. Erbakan 1970'lerde, Milli Görüş geleneğinin bir önceki partisi olan Milli Selamet Partisi'nin başındayken bir kez Ecevit'le, iki kez de Demirel'le koalisyon hükümeti kurmuştu, ancak bu hükümetlerin ya küçük ortağı (1974) ya da küçük ortaklarından biriydi (1975-77). Şimdiyse Başbakan'dı ve bu durum toplumun laik kesimlerinde ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nde (TSK) huzursuzluk yaratmaktaydı.

DYP'nin içinde de gerilime yol açan Refah-Yol koalisyonundan en çok askerler rahatsız oldu. Bu konudaki rahatsızlıklarını, diyalogları olan siyasetçilerle bir araya geldikleri vakit açıkça dile getiriyorlardı.

29 Haziran 1996'da Erbakan'ın Başbakanlığı altında REFAHYOL koalisyon hükümeti kuruldu. Çiller de Başbakan Yardımcısı olmuştu.
0. 28 Şubat'ı başlatan olay: 2-7 Ekim Kaddafi Krizi
28 Şubat sürecinde Erbakan hükümetini eleştirilerin odağına yerleştiren konulardan biri, Başbakan Erbakan'ın Mısır, Libya ve Nijerya'yı kapsayan dış ziyaretleriydi. Libya ziyaretindeki amaç, Türk müteahhitlerin bir türlü alamadığı ödemeleri Libya'dan tahsil etmekti.

Ziyarette, dönemin Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi'nin Türkiye hakkında söylediği cümleler, Türkiye'de fırtınalar kopardı.

Muammer Kaddafi'nin, Türkiye'nin Kürtlere yönelik tavrından dolayı kameraların önünde Erbakan'ı paylaması ve rahatsızlığı yüzünden okunduğu halde Erbakan'ın buna cevap vermemesi, medyada şiddetli biçimde eleştirilmişti.


0. 22 Ekim: Erbakan G-7'ye karşı, D-8'ler grubunu kurma projesini için harekete geçti
Erbakan, tepkilere rağmen İslam dünyası ile işbirliği projelerini gündemde tutmayı sürdürdü. İslam ortak pazarı için G-7'ye karşı, D-8'ler grubunu kurma projesini için harekete geçti, İslam dinarı, İslam NATO gücü gibi öneriler gündeme getirdi.

Hükümet, G-7 örneğini izleyerek başlıca Müslüman ülkelerle D-8 kısaltmalı ekonomik işbirliği örgütünün kurulmasına öncülük etti (22 Ekim 1996). D-8'in ilk zirvesi 4 Ocak 1997'de İstanbul'da toplandı.
0. 3 Kasım Susurluk Kazası: Devlet - Mafya - Siyaset ilişkisi
Balıkesir'in Susurluk ilçesinde meydana gelen trafik kazası, Türkiye'de derin devlet yapılanmasını ortaya çıkardı. Bir kamyonun altına giren Mercedes marka otomobilin içinde DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak, 'Mehmet Özbay' sahte kimliğini taşıyan devletin yıllardır kırmızı bültenle aradığı 'Reis' lakaplı Abdullah Çatlı ve polis okulu müdürü Hüseyin Kocadağ vardı. Kazada ölen Çatlı'nın kullandığı Bucak'a ait aracın bagajından çok sayıda silah ve sahte pasaport ile kimlikler çıktı.
"Devlet-Mafya Kolkola" başlığıyla manşetlere taşınan olay Türkiye'nin en büyük skandallarından biri olarak tarihteki yerini aldı.

Başbakan Erbakan, art arda çıkan devlet-mafya-siyaset ilişkileriyle ilgili suçlamaları, 'fasa fiso' diye tanımladı.