Güzel Türkistan sana ne oldu?

TUNAHAN ELMAS
Abone Ol

Stalin’in 1930’lu yıllardaki terörüyle yüz yüze gelen Süleyman Çolpan, şiirleri yüzünden sekiz defa tutuklanarak mahkum edildi. Doğu Türkistan'da yıllardır süren zulüm, baskı ve şiddet olayları hala devam ediyor. Çolpan gibi aydınların hapishanelerde öldürüldüğü, yüz binlerce Uygur Türkünün toplama kamplarında tutulduğu Doğu Türkistan'da gelinen son durumu, Çolpan’ın şiirlerinde sorduğu gibi biz de soruyoruz; Güzel Türkistan sana ne oldu?

  • Güzel Türkistan sana ne oldu?
  • Seher vaktinde güllerin soldu,
  • Çemenler berbat kuşlar hem feryat,
  • Hepsi bir mahzun, olmaz mı dil şad?
  • Bilmem niçin kuşlar ötmez bahçalarında?
  • Birliğimizin sarsılmaz dağı,
  • Ümidimizin sönmez çerağı.
  • Birleş ey halkım, gelmiştir çağı,
  • Bezensin şimdi Türkistan bağı.
  • Davran halkım artık yeter cevr-ü cefalar.
  • Bayrağını al, kalbin uyansın,
  • Kulluk, esaret kâmilen yansın.
  • Kur yeni devlet düşmanlar ürksün,
  • Yüce Türkistan ayağa kalksın.
  • Yayıl yeşer öz vatanının gül bağlarında.

Güzel Türkistan adlı bu şiirin sahibi, Stalin’in başlattığı ‘Aydınları Temizleme Hareketi’ sırasında 4 Ekim 1938’de kurşuna dizilen Süleyman Çolpan’dı. Yazdığı bu acı satırlarla Güzel Türkistan türküsüne can veren Çolpan’ın hayat hikayesi de dizelerindeki kadar acı doluydu…

1893 yılında Türkistan’ın Fergana vilayetine bağlı olan Andican kentinde doğan Süleyman Çolpan’ın gerçek adı Abdülhamit Süleyman’dı. Edebiyata ve şiire duyduğu ilgi sonrası Çolpan (tan yıldızı) mahlasını kullanmaya başlarken, bu mahlas daha sonra onunla özdeşleşecekti.

Abdülhamit Süleyman Çolpan

Süleyman Çolpan, hem medresede hem Rus okullarında öğrenim görmüş; Arapça, Farsça, Rusça ve Ingilizce öğrenmiş, döneminin çok ötesinde entelektüel kapasiteye sahip bir adamdı. Mevlana, Sadi, Hafız, Hayyam, Nevayî, Fuzülî gibi Türk ve İslam klasiklerinin önde gelen ikonlarından etkilenen Çolpan, devrin diğer ceditçileri gibi Osmanlı, Kazan, Azerbaycan ve Türk edebiyatlarını yakından takip ediyordu. Türkiye’den Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Mehmet Emin, Ziya Gökalp, Mehmet Akif gibi şair ve yazarları yakından tanıyan Çolpan, bu isimlerin birçoğuyla dostluk kurmuştu.

Süleyman Çolpan, 1917-1918 yıllarında Orenburg’da “Vakit” Gazetesi’nde çalışırken Başkurt Millî Hükümeti’nin sekreterlik görevini de yürüttü. Bu yıllarda daha bir olgunlaştı. Bu dönem Çarlık Rusya’nın yıkılıp, yerine Kızıl Sovyetlerin kurulduğu dönemdi. Sovyetlerin, Türk yurtlarına vadettiği bağımsızlık ve özgürlük vaadi ise Çolpan dahil birçok Türk milliyetçisinin heyecanlanmasına sebep olmuştu. Ancak zaman geçtikçe Sovyet rejiminin acımasızlığının gözler önüne serilmesi, vaadedilen ‘hürriyet’in hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini ortaya koyuyordu. Sovyet rejimi önce kendi içindeki Çarlık destekçileriyle hesaplaşıp, daha sonra yüzünü Orta Asya’ya çevirmeyi planlıyordu. Çolpan, yaklaşmakta olan felaketi sezmişti. Orenburg’da kalmanın bir yararı olmayacağını bildiği için ülkesine dönmeye karar verdi. Ülkesinde yapılacak çok iş vardı…

Gürcü asıllı Sovyet devlet adamı: Josef Stalin

Süleyman Çolpan, ülkesine döndükten sonra Sovyetlerin Orta Asya’da başlattığı emperyal harekete karşı mücadeleye başladı. Yazılar yazıyor, şiirler kaleme alıyor ve milli duyguları coşturarak halkına hürriyet bilincini aşılamaya çalışıyordu. Aynı dönemde başlayan Türk Kurtuluş Savaşına da büyük ilgiyle sahiplenen Çolpan, Anadolu Türklerinin istiklal mücadelesini de şiirlerinde işliyordu; ‘Ey İnönü, ey Sakarya, ey istiklâl erleri, yürü mazlumlar tufanının öç alıcı selleri

Çolpan’ın Türkistan toprakları ve Özbek halkı üzerinde her geçen gün etkisi büyürken, rejim taraftarlarının tepkisi de büyüyordu. Yazdığı şiirlerde komünizme ve Sovyetlere ağır eleştiriler getiren Süleyman Çolpan, halkını ise bir uyanışa davet ediyordu. Türkistan topraklarındaki esaret bitirilmeli ve yıllardır Rus mezalimi altında yaşayan insanlar özgürlüğüne kavuşmalıydı. Defalarca hapse atılan Süleyman Çolpan, rejimin işbirliği teklifini de reddetmişti. Rejimin bizi destekle talebini net bir şekilde geri çeviren Çolpan’ı, onunla aynı çileleri çeken şairlerden Aybek, 1927 yılında, şöyle anlatıyordu:

  • ‘Biz edebiyat dehâsı Çolpan’ı seviyoruz. Biz Çolpan’dan onun, bugünkü zaman edebiyatının taleplerine hizmet etmediği için vazgeçebilecek miyiz? Fikrimce biz buna muktedir değiliz. Biz, Rus yoldaşlarımıza bakarsak, onların Puşkin’i sevdiğini görürüz. Puşkin’in eserlerini her bir Rus komünisti, komsomolu ve aydını okuyor. Onun Rus edebiyatında şerefli bir yeri vardır. Puşkin proleter şairi değildi. Aksine feodal ve aristokrat şairi idi. Onunda gâyeleri zamanımız isteklerine uymuyor. Bu öyle olmasına rağmen ne sebepten onu hepsi seviyor? Çünkü Puşkin güzel eserler yaratmış. Biz de Çolpan’dan ellerimizi çekmeyeceğiz. Çolpan bizim edebiyatımıza yeni şekil getirdi. Genç nesil onun şiir sanatını, açık dilini, çekici uslûbunu seviyor… Çolpan’ın ideolojisini değil, belki onun yarattığı şairce ifâdelerini okuyor, bu sebepten hiç kimse ondan vazgeçmeyecektir.”

Sovyet askerleri

Süleyman Çolpan’ı sevenlerin bu içten düşünceleri, Rus kontrollü Sovyet rejiminin ona düşman olmasına sebep oldu. Sonunda o da, Stalin’in 1930’lu yıllardaki terörüyle yüz yüze geldi. Şiirleri yüzünden sekiz defa tutuklandı, sekiz defa hapsedildi. Hapishanede de yazdı. Hapisten her çıkışında bağımsızlık ülküsü için çalışmaya kaldığı yerden devam etti. Sovyet destekli rejim için, Çolpan bu kesin tutumu sonunda artık tamamen ortadan kaldırılmalıydı. Çünkü tüm Özbek halkının sevdiği bu şair rejim için oldukça ciddi bir tehlikeydi. 1937’de, Taşkent’te yapılan bir yazarlar toplantısında, ’eserlerinde, ideolojik açıdan komünizm dışı meselelerle uğraştığı için, davaya ihanet ettiğini söyleyerek suçunu itiraf etmesini’ istediler. Çolpan ‘Siz beni üç gün içinde islah edemezsiniz’ diye cevap verdi. Bu olaydan sonra, halk düşmanı ve milliyetçi olmakla suçlanıp tutuklandı ve aydınları temizleme hareketleri esnasında 4 Ekim 1938’de kurşuna dizildi. Cesedi yok edildi. Şehadetinden 19 yıl sonra; 1957 yılında Çolpan’ın medeni hukuk yönünden suçsuz olduğu kabul edildi. Ancak eserlerinin basılmasına izin verilmedi. Duygulu, atak, zeki bir özgürlük şairiydi... Eserlerinde bağımsızlık, kadın hakları, eğitim gibi çeşitli konulara yer vermiş, toplumunu aydınlatmak için, dünya edebiyatlarından Özbekçeye çeviriler de yapmıştı.

Doğu Türkistan'ın dünya haritasındaki yeri.

Güzel Türkistan sana ne oldu?

Onun ölümünün üzerinden geçen 53 yılın ardından Sovyetler dağılırken, birçok Türk yurdu özgürlüğüne kavuştu. Ancak bu yurtların birçoğu daha sonra ya Ruslara, ya da Çin’e angaje olarak yola devam ederken, kimsesiz olan bir yurt yıllarca baskı altında inlemeye devam edecekti. Çolpan gibi aydınların hapishanelerde öldürüldüğü, yüz binlerce Uygur Türkünün toplama kamplarında tutulduğu Doğu Türkistan. Güzel Türkistan, şiirinde Çolpan’ın sorduğu gibi biz de soruyoruz; Güzel Türkistan sana ne oldu?

Doğu Türkistan’a ne oluyor?

Türkistan ismi Fars kökenli olup, Türklerin diyarı anlamına gelirken, tarihi ise 5.yy’a kadar uzanıyor. Türkistan’ın batı kısımları Çarlık Rusya’sı tarafından 1865’te işgal edildi ve daha sonra batı Türkistan olarak adlandırılmaya başlandı. 1917 yılında Sovyetler Birliği’nin kurulmasıyla Batı Türkistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan olmak üzere 5 cumhuriyete bölündü. Türkistan’ın doğu kısımları ise Çin Devleti’ni o zamanlar kontrol altında tutan Mançular tarafından 1876’da işgal edilmişti. 8 sene süren kanlı savaş sonrasında Mançu İmparatorluğu, 18 Kasım 1884 tarihinde Doğu Türkistan’ı resmi olarak ilhak etti ve adını “Yeni Bölge” anlamına gelen “Xinjiang” olarak değiştirdi.

Çinli askerlerin önünde direnen bir Uygur Türkü.

Çin Milliyetçilerinin Mançu İmparatorluğunu 1911’de yıkmasından sonra, Doğu Türkistan, Mançu İmparatorluğu’nun son dönemlerinde bölgeye gönderdiği Çinli savaş ağalarının hakimiyeti altına girdi. Bu dönemde merkezi Çin Hükümeti’nin Doğu Türkistan üzerindeki kontrolü azdı. Yabancıların işgalinden topraklarını temizlemek isteyen Uygurlar, Çinlilere karşı çok sayıda isyan tertip ettiler. İlk önce 1933’de daha sonra 1944’te başarıya ulaşıp kendilerine Doğu Türkistan Cumhuriyeti devletini de kurdular ancak bu bağımsız cumhuriyet, Sovyetlerin askeri müdahaleleri ve siyasi entrikalarıyla devrildi.

Mao liderliğindeki Kızıl Ordu’nun Çin’de hakimiyeti ele geçirmesinin ardından 1949 Eylül’ünde Doğu Türkistan’daki Çin birliklerinin komünist Çin hükümetine bağlılıklarını bildirmelerine üzerine Çin hiçbir askeri güç kullanmadan Doğu Türkistan’ı işgal etti. O gün bugündür Çin esareti altında ezilen Doğu Türkistan halkı, özellikle son yıllarda sistematik bir şekilde uygulanan vahşi politikaların hedefi durumunda.

Çin'in Doğu Türkistanlılara uyguladığı zulüm yıllardır devam ediyor.

Peki son yıllarda Çin, Doğu Türkistan’da neler yaptı?

Gelin birlikte bakalım.

Yüzölçümü 1.828.418 kilometrekare olan Doğu Türkistan; Tibet, İç Moğolistan ve Mançurya gibi Kızıl Çin müstemlekeleri dâhil, bütün Çin topraklarının beşte birini teşkil ediyor. 11 Eylül 2001’den bu yana Çin devleti 11 Eylül saldırılarından ve “teröre karşı küresel savaştan” sonuna kadar faydalanarak Uygurlar üzerindeki zalimliklerini ve baskılarını daha da artırdı. Çinliler herkesin gözleri önünde binlerce Uygur’u infaz etti ve on binlerce barışçıl aktivisti hapishanelere yolladı.

2002’de üniversitelerdeki Uygurca eğitimi kaldırarak Doğu Türkistan’da bir asimilasyon operasyonu başlatıldı. Çin devleti uyguladığı mezalimi saklamak ve kendini haklı çıkarmak için “teröre karşı uluslararası savaş” maskesini öne sürdü. Teröre karşı girişilen bu sözde savaş Çin devletine Uygurları terörize etmek için onları ‘terörist’, ‘ayrılıkçı’ ve ‘aşırı dinci’ yaftalarını kullanmak için mükemmel bir fırsat sundu. Sonuç olarak, Çinliler ayrım yapmadan aralarında kanaat önderleri, iş adamları, alimler, öğrenciler ve çiftçilerin de bulunduğu 100.000 Uygur’u gözaltına alarak hapishanelere yolladı.

Doğu Türkistan'da yaşayan yaşlı bir Uygur Türkü.

  • 25 Haziran 2009’da fabrika işçisi kıyafetleri giymiş 10.000’den fazla Çinli asker ve polis Shao Guan Şehrindeki bir fabrikada çalışan 800 Uygur işçiye saldırdı. Saldırıda 100’den fazla Uygur işçi katledildi.

5 Haziran 2009’da binlerce Uygur üniversite öğrencisi Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’deki Halk Meydanı’nda toplandı ve Shao Guan saldırısını barışçıl bir şekilde protesto etti. Protestocular, devlete olayın sorumlularını adalet karşısına çıkarması çağrısında bulundu. Halkın olağan talebine kulak vermek yerine, Çin devleti tam teçhizatlı binlerce polis ve zırhlı araç gönderdi ve sivil halkın üzerine ateş açılmasını emretti. Uygur kaynaklarına göre Çin devleti 3.000 Uygur’u öldürdü, 10.000’in üzerinde Uygur’u da tutukladı.

Çin bayrağını yakan Doğu Türkistanlılar

Toplama kampları son yıllarda üç kat büyütüldü

Yukarıda saydıklarımız Doğu Türkistan tarihinde Uygur Türklerine yapılan sistematik saldırı hareketinden sadece birkaç örnek. Doğu Türkistan’ın tarihine baktığınızda karşınıza çıkacak şeyler de baskı, zulüm, cinayet ve tutuklamalardan ibaret. Peki özellikle son birkaç yıldır Doğu Türkistan’da tam olarak ne yaşanıyor?

Çin'in 1949 yılından bu yana hakimiyeti altında tuttuğu Doğu Türkistan'ın kırsal kesimlerinde etrafı yüksek duvarlarla çevrili inşaatlar devam ediyor. Uydu görüntüleri, Doğu Türkistan çöllerinde inşa edilen ve içinde yüz binlerce Uygur Türkünün tutulduğu toplama kamplarının son bir yılda tam 3 katı büyüdüğünü ortaya koyuyor. Birleşmiş Milletler'e göre 1 milyon civarında Müslüman Uygur Türkü, Çin'in 'eğitim merkezi' olarak dünyaya lanse ettiği toplama kamplarında tutuluyor.

Herhangi bir basın kuruluşunun ziyaret edemediği kampların etrafı hapishaneden farksız bir şekilde dikenli teller ve yüksek duvarlarla çevrili durumda. Çin, dünyadan gelen tepkilere karşılık ise yeni dönem toplama kamplarını ‘terörist halkın rehabilite edildiği eğitim kampları’ olarak lanse ediyor.

Çinli askerlerin gölgesinde iki Uygur Türkü.

Daha önce toplama kamplarından birinde tutulan Kayrat Samarkan, yaşadıklarını Reuters’a şu sözlerle anlatmıştı:

  • "Sorgulama sırasında ağır işkence gördük, ufacık hücrelerde çok sayıda insan bir arada tutulduk ve kimilerini intihara sürükleyen Komünist Parti rejiminin acımasız uygulamalarına maruz kaldık.
  • Beni alıp bir odaya götürdüler, metal, sandalyeye benzer bir cihaza bağladılar. Bu cihaza zincirlendiğinizde ayakta kalıp hareket edemiyorsunuz. Göğsünüz açıkta kalacak şekilde kollarınızdan metal cihaza bağlanıyorsunuz. Cihaza bağlı kaldığım 6 saat sonra tüm vücudum perişan haldeydi. Sadece 10 dakika bu cihaza bağlı kaldıktan sonra bedeniniz dayanamaz hale geliyor. Hareket ettikçe demirler vücudunuza temas ediyor. 6 saat sonra ise acı dayanılmaz hale geliyor."

Kayrat Samarkan, toplama kampında 15 kişinin kaldığı bir hücreye konulmuş. O andan itibaren de günlük rutin Çince şarkılar ezberleyip söylemiş, Çince yazılar yazmış, Komünist doktrinler okumuş ve her gün Çin Komünist Partisi hakkında saatler süren konuşmaları dinlemek zorunda kalmış. Kamp şartlarına daha fazla dayanamayan Kayrat Samarkan, 3 ay sonra intihar edince kendini toplama kampının revirinde bulmuş. 2018'in şubat ayında serbest bırakılmış ve Mart ayında da Kazakistan'a gitmesine izin verilmiş.

Çinli askerler saldırılarında çocuk kadın ayrımı yapmıyor.

Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi, Çin'i, Türkistan'ı hiçbir insani hakkın bulunmadığı kitlesel toplama kampına dönüştürmekle suçluyor. Eartrise Media isimli sivil toplum kuruluşunun, 39 toplama kampı üzerinde yaptığı uydu görüntüsü analizi, bu kampların hacminin Nisan 2017 ile Ağustos 2018 arasında üç kat daha büyüdüğünü ortaya koyuyor. 39 kampın kapladığı alan ise kabaca 140 futbol sahası büyüklüğünde.

İnsanlar fişlenmemek için camiye gidemiyor

Doğu Türkistan’ın camileri hiç olmadığı kadar boş. Camilerin kapılarına Komünist Partinin astığı ‘partiyi sev’, ‘ülkeyi sev’ afişleri Çin’in komünist propagandayı hayatın her alanına yaydığını gösterirken, camilere giden insanlar fişleniyor. Fişlenen insanlar daha sonra toplama kamplarına götürülerek, burada işkence ve din aleyhtarı propagandanın muhatabı oluyor.

Gülziya Mogdunkyzy adındaki bir Uygur Türkü kamplarda kendisine yapılanları şöyle anlatıyor; ‘İslam'a kesinlikle inanmamam gerektiği söylendi. Boyun eğmek zorunda kaldım. Bir de Allah'a inanmadığımı ve dini reddettiğimi belirten bir belge imzaladım. Eğer bunu yapmasaydım şartlar çok daha ağır hale gelecekti. Tüm Müslümanları, dini inkar ettiklerini deklare eden bir belge imzalamaya mecbur ediyorlar. İnsanlar Allah'a inandığını söylemeye korkuyor.

Uygur Türkleri, yıllardır asimile edilmeye çalışılıyor.

Yıllardır süregelen baskı ve asimile politikalarıyla bugün büyük bir cezaevine dönüşen Doğu Türkistan’da ya rejime biat ederek ajanlık yapıyorsun, ya da itaat etmeyerek toplama kamplarına gönderiliyorsun. Yüzbinlerce insanın hayatını kaybettiği Doğu Türkistan’da bu haksızlıklara sesini çıkaran ne kadar entelektüel isim varsa bir şekilde ortadan kaldırılıyor. Doğu Türkistan’ın en ünlü ilahiyatçılarından olan Muhammed Salih Hacim de hayatına toplama kamplarında veda eden isimlerden biri. Kuran-ı Kerim’i ve Riyazüs Salihin’i Uygur Türkçesine ilk kez çeviren Salih Hacim kimseye söylenmeden tutuklanmış ve hapishanede geçirdiği 45 günün ardından öldüğü duyurulmuştu.

Dünyanın gözü önünde Uygur Türkleri, sadece müslüman oldukları ve kültürlerinden vazgeçmedikleri için toplama kamplarında can vermeye devam ederken, Süleyman Çolpan’ın 95 yıl önce Türkistan’a yazdığı o şiir bugün hala anlamını koruyor;

  • ‘Güzel Türkistan sana ne oldu?
  • Seher çağında güllerin soldu
  • Çemenler berbad, kuşlarda feryad
  • Hepsi bir mahzun olmaz mi dilşad’