Filistin'in şehidi

İBRAHİM FURKAN ÖZDEMİR
Abone Ol

İsrail’in kurulması sürecinde pek çok hadise yaşanmıştı. Bunların en önemlisi hiçbir Filistinlinin ve Müslümanın unutmadığı İsrail’in kurulmasından bir ay önce yaşanan Deyr Yâsin Katliamı'ydı. Ancak Deyr Yâsin Katliamı'ndan sadece bir gün önce yaşananlar sonun başlangıcıydı. Filistinlilerin kahramanı Şehit, Mücahit Abdulkâdir el-Hüseynî’nin ölümü ve Kastel Tepesi'nin düşüşü...

BM’nin 29 Aralık 1947’deki taksim planından sonra İngilizlerin çekileceği günün öncesinde yani 14 Mayıs 1948'te David Ben Gurion, İsrail devletinin kurulduğunu ilân ediyordu.

İsrail’in kurulması sürecinde pek çok hadise yaşanmıştı. Bunların en önemlisi hiçbir Filistinlinin ve Müslümanın unutmadığı İsrail’in kurulmasından bir ay önce yaşanan Deyr Yâsin Katliamı'ydı. Ancak Deyr Yâsin Katliamı'ndan sadece bir gün önce yaşananlar sonun başlangıcıydı.

Fırtınanın ayak sesleri
Mecra

14 Mayıs 1948'te David Ben Gurion, İsrail devletinin kurulduğunu ilân etti.

Filistinlilerin kahramanı mücahit Abdulkâdir el-Hüseynî’nin ölümü ve Kastel Tepesinin düşüşü

Kastel, Kudüs’tür. Kastel düşerse Kudüs düşer.

Filistin'in şehidi Abdulkâdir el-Hüseynî.

Abdulkâdir el-Hüseynî, 1907 yılında Kudüs'te doğdu. Osmanlı döneminde yaklaşık elli yıl görev yapan ve İngiliz sömürgesi döneminin Kudüs Belediye Başkanı olan Musa Kazım Hüseynî Paşa’nın oğluydu. Kudüs’ün köklü ailelerinden biriydi Hüseynî ailesi. Abdulkâdir, ilkokul ve lise öğrenimini Kudüs’te tamamladı. Babasının da isteğiyle Beyrut Amerikan Üniversitesi Edebiyat bölümüne kayıt oldu. Orada isteği ortamı bulamayarak, Kahire Amerikan Üniversitesi Kimya bölümünde okumak için Mısır'a gitti. Kimya bölümünden 1932 yılında mezun oldu.

Babasının belediye başkanı olması münasebetiyle küçüklüğünde, siyasî ve askerî konularının konuşulduğu ev sohbetlerine şahit olmuştu. İngiliz sömürgesi altında, Mescid-i Aksâ’nın hemen yanında bulunan Ravdat’ul-Mârif Okulu'nda okurken başlamıştı bir şeylerin ters gittiği düşüncesi...

Abdulkâdir el-Hüseynî (ortada), 1936.

Hikâyeleri ve tarihleriyle Kudüs'ün kapıları
Mecra

İngilizlere karşı gerçekleştirilen gösterilerde Kudüs / Yeni Kapı, 1933.

Ama Abdulkâdir, adını ilk kez Kahire Amerikan Üniversitesi’ndeki mezuniyet programında duyuracaktı. Mezuniyet günü rektörün elinden diplomasını almadı. "Ben bu diplomayı kendi çabamla elde ettim. Sizler İslâm düşmanı, işgalci ve Mason yanlısı bir kurumsunuz’’ diyerek diplomasını herkesin önünde yırttı. Ertesi gün Mısır gazeteleri bu konuşmayı sayfalarına taşıyacak ve Abdulkâdir, birkaç gün sonra Mısır hükümeti tarafından sınır dışı edilecekti. Ama kendisi on yıl geçmeden Mısır’a tekrar dönecekti…

Daha sonra Filistin’e dönen Abdulkâdir, bir müddet gazete editörlüğü yaptı. Ama İngilizlere ve Siyonistlere karşı mücadele vermek için işinden istifa etti.

Gösteriler sırasında Filistin'de sopalı Arap protestocular İngiliz polisi tarafından saldırıya uğramış ve Yafa Meydanı'nda atlı polislerce kovuşturulmuştu.

13 Ekim 1933 yılında İngilizlere karşı babası ile beraber Kudüs’te ve iki hafta sonra 27 Ekim’de Yafa’da büyük çaplı gösterilere liderlik etti.

  • Gösteriler sırasında elli kişi hayatını kaybetmiş ve onlarca kişi yaralanmıştı. Abdulkâdir el-Hüseynî elinden kurşunla, babası Musa Kazım Paşa ise İngiliz askerleri tarafından ağır şekilde sopalarla darp edilerek yaralanmıştı.

Musa Kazım Paşa'nın ağır yaralandığı an.

Nitekim babası birkaç ay sonra aldığı darbeler neticesinde hayatını kaybedecekti.

Musa Kazım Hüseynî'nin cenaze töreninden bir kare.

Abdulkâdir, babasının ölümüyle amcası Kudüs Müftüsü Hacı Emin Hüseynî ile görüşmelerini sıklaştırmıştı. Yine Hacı Emin, kurduğu Cihad-ı Mukaddes Örgütü’nün komutanı olarak Abdulkâdir’i atadı. Abdulkâdir el-Hüseynî Filistin’in dağlarında ilk başlarda uzak bir direniş sergiledi. Tam da bu sırada, Filistin’in kuzeyinde Hayfa bölgesinde İngilizlere karşı direniş hareketine liderlik eden İzzeddîn el-Kassâm’ın 1935 yılında şehit haberini alacaktı.

Tavizsiz bir mücadele, azalmayan bir heyecan, bitmez tükenmez bir sabır ve cesaretle hayatı boyunca sömürgecilere karşı savaşan İzzeddîn el-Kassâm, Filistin mücadelesinin sembolü olmuştu.

1936 yılında İngiliz sömürü siyasetine ve Yahudilerin yoğunlaşan göçüne karşı Filistinliler, 6 aylık genel greve gitti. Tam da bu sırada uzun bir süre bekleyen Abdulkâdir, 6 Mayıs’ta İngilizlere karşı silahlı mücadelenin başladığını duyurdu ve İngiliz kuvvetlerine karşı operasyonlar yapmaya başladı. Silahlı mücadele tüm Filistin’e yayılmıştı. İzzeddîn el-Kassâm komutasından kalan birliklerle de bu mücadeleye destek veriyorlardı.

Minberin ve cihadın kükreyen aslanı: Şeyh İzzeddîn el-Kassâm
Mecra

İngilizlere karşı en ağır çatışma Hadır bölgesinde olmuş, burada Irak ve Suriye’den gelen Mücahit birlikler de savaşa katılmışlardı. Abdulkâdir ağır bir şekilde yaralanmış ve İngilizler tarafından esir düşerek, hastaneye kaldırılmıştı. Ama Cihad-ı Mukaddes Örgütü üyeleri tarafından Suriye’ye kaçırılacaktı.

1938 yılında gizlice Suriye, Lübnan oradan da Irak’a geçti. Bir müddet Irak’ta yaşadı. Orada İngilizlere karşı bir grup Filistinliyle beraber Irak ordusunun yanında yer aldı. Irak ordusunun yenilgisinden sonra yakalanarak hapse atıldı. Başta eşi Vecihe Hüseynî olmak üzere arkadaşlarının girişimleri/yardımlarıyla hapisten çıktı ve Irak’tan sürülerek Suudi Arabistan’a gitti.

Emin Hüseynî’nin de yönlendirmesiyle, önce Mısır’a oradan da gizlice 1944 yılında Almanya’ya gitti. Burada 6 ay kalan Abdulkâdir bomba yapımı konusunda eğitim aldı. Akabinde Mısır’a tekrar geri döndü.

  • Abdulkâdir el-Hüseynî, BM’nin 29 Aralık 1947 yılında Filistin topraklarını bölme kararlarından sonra Filistin’e gitti. Birzeit’i komuta merkezi olarak kullanarak, Hagana ve İrgun örgütlerinin karargâhlarına, askerlerine farklı noktalarda saldırılar düzenliyordu ve başarılı oluyordu. Özellikle Latrun ve Bâbu’l Vâd’ta, Tel Aviv’den Kudüs’e giden yardımları engelliyordu. Abdulkâdir tam anlamıyla bir gerilla savaşı başlatmıştı.

Kastel Tepesi, Kudüs’e varmadan tüm tepeleri ve Kudüs yolunu gören en önemli yerdi.

Latrun’dan Kudüs Yolu boyunca Abû Gôş, Nebi Samuel gibi mevcut tepeleri kontrol ediyordu. Ama bu tepelerin en önemlisi Kastel’di.

Nitekim bu tepe/köy de Cihad-ı Mukaddes’in kontrolündeydi. Kastel Tepesi, Tel Aviv’den Kudüs’e giden yolu gözleyen en yüksek tepe olma özelliğini taşımaktaydı.

Askerler, tam da bu noktadan Kudüs yolunu gözlüyorlardı.

Kastel, Kudüs’e varmadan tüm tepeleri ve Kudüs yolunu gören en önemli yerdi.

Kudüs’e gelmeden Abû Gôş, Nebi Samuel, Deyr Yâsin gibi tepeler ile çevriliydi.

Nebi Samuel Tepesi.

Siyonistler de Kastel’in stratejik öneminin farkındaydı. BM’nin ayrım kararına kadar Siyonistler yeteri kadar silah biriktirmişlerdi. Ayrım kararından sonra da mevcut asker ve nüfuslarını hızlı bir şekilde artırarak tüm hazırlıklarını yapmışlardı. Köy köy hızlıca ilerleyişlerini sürdürüyorlardı. Abdulkâdir de bu durumun gayet farkındaydı ve Kudüs’ü müdafaa etmesi gerektiğini biliyordu.

Deyr Yâsin Köyü.

Acil olarak tüm muhataplarından silah talep etmekteydi. Nitekim silah almak için 26 Mart’ta Şam’a gitti. Arap Birliği Genel Sekreteri Abdurrahman Azzam ile görüştü. Kendisini iyi bir şekilde karşılayan Azzam’a Siyonistlerin silahlarının ileri seviyede olduğundan bahsediyor ve silah yardımı talebini yineliyordu. Azzam, Abdulkâdir’e, "Sen cesur bir savaşçısın, Siyonistleri geri püskürtmeyi başarabilirsin." diyordu. Abdulkâdir el-Hüseynî, “Cesaretin tek başına yeterli olmayacağını, düşmanın tanklarla, uçaklarla, gelişmiş ağır silahlarla saldırdığını ve acil olarak silah yardımı yapılması gerektiğini’’ tekrar tekrar dile getiriyordu.

Siyonistler, Abdulkâdir el-Hüseynî’nin yokluğunda, tam da Şam’da silah yardımı istemekteyken, 2 Nisan’da Kastel’i almak üzere bir operasyon yaparak çok kısa bir sürede Kastel’i ele geçirmişlerdi.

Abdulkâdir bu süre zarfında Kastel’e destek olmaları gerektiğini aksi halde Kastel’in düşeceği ve Kastel’in Kudüs olduğunu, Kastel düşerse Kudüs’ün de Siyonistler tarafından ele geçireceğini söylüyordu. Bu durum hiç kimsenin umurunda değil gibiydi. En son Arap Birliği komutanlarından General Taha Haşimî ile de görüşme yapmıştı. Hatta toplantıya Müftü Hacı Emin el-Hüseynî de katılmıştı.

Kudüs müftüsü Hacı Emîn el-Hüseynî
Mecra

Müftü Emin el-Hüseynî’nin yardımlarıyla çok az bir silahla Kudüs’e geri dönecekti. Verilen çok az sayıda silah ve paranın hiçbir faydası olmayacaktı. Abdulkâdir el-Hüseynî yaklaşmakta olanın farkındaydı ve derhal harekete geçmişti.

6 Nisan’da Abdulkâdir el-Hüseynî Arap Birliği Genel Sekreteri'ne hitaben kısa bir mektup gönderecekti. Bu mektup aslında her şeyi özetliyordu:

Askerlerimi galibiyetlerinin zirvesinde silahsız ve yardımsız bıraktınız. Sizleri sorumlu tutuyorum.

Abdulkâdir el-Hüseynî’nin Arap Birliği'ne yazdığı mektup.

Silah bulamayan ve kendi imkânlarıyla bir grup askerle 7 Nisan’ı 8 Nisan’a bağlayan gece Kastel’i ele geçiren Siyonistlere karşı operasyon yapmaya karar verdi.

Kimileri için bu bir intihardı. Hafif silahlı az sayıda askerle böyle bir saldırı ne kadar doğruydu!

Abdulkâdir’in gitmediği yer, çalmadığı kapı kalmamıştı. Kudüs’ü korumak zorundaydı. Artık geri dönüş yoktu. İntihar etmek için değil, şehit olmak için gidiyordu. Cihad-ı Mukaddes hariç Arapların BM’nin taksim planına ses çıkarmayacağını anlamıştı. Taha Haşimî’nin yüzüne haykırmıştı:

Sizler hainsiniz ve tarih sizi unutmayacak.

8 Nisan günü Hüseynî’nin Kastel’de mahsur kaldığını duyan halk, Abdülkâdir’i kurtarmak için Kastel’e akın etmişti.

Abdulkâdir, 7 Nisan Çarşamba gününün 8 Nisan’a bağlayan gece şehit düşmüştü.


Abdulkâdir el-Hüseynî'nin cenazesinin evden çıkarılma anı, Zehra Caddesi.

Haberi, sabah tüm Filistin’e yayıldı. Önce "Abdulkâdir Kastel’de esir kaldı", dendi. Herkes Kastel’e Abdulkâdir’i savunmaya gitti. Çok sürmemişti, Abdulkâdir’in cenazesine ulaşmışlardı. Yine çok geçmeden Kastel’i siyonistlerden geri alacaklardı.

Cenazesi 9 Nisan Cuma günü Zehra Caddesi’nden görkemli bir askerî törenle kaldırılarak, Mescid-i Aksâ’da kılınan cenaze namazından sonra yine Mescid-i Aksâ’nın içerisinde bulunan babası Musa Kazım Paşa’nın yanına defnedilecekti.

Abdulkâdir el-Hüseynî'nin cenazesi kaldırılırken Mescid-i Aksâ'nın içi.

Abdulkâdir’in cenaze törenine Kastel’i geri alan savaşçılar dahil bir çok komutan katılmıştı.

Kastel Tepesi'ni yalnız bırakmışlardı ve dahi Deyr Yâsin’e giden yolu da…

Abdulkâdir el-Hüseynî'nin Mescid-i Aksâ'nın avlusundaki cenaze töreni.

  • Abdulkâdir el-Hüseynî’nin şehit edilmesinden bir gün sonra, 9 Nisan Cuma günü, Menahem Begin öncülüğündeki İrgun ve Stern örgütüne bağlı Siyonistler Deyr Yâsin köyünde kadın çocuk demeden yüzlerce kişiyi acımasızca katlettiler.


Deyr Yâsin Katliamı'nın acısı, Filistinlilerin hafızasında hâlâ tazeliğini koruyor.

Deyr Yâsin Katliamı, Filistin’in her köşesinde yankılandı. Katliamı duyan, civar köylerde bulunan on binlerce Filistinli köylerini terk etmek durumunda kaldı. Zaten katliamın amacı da buydu. Nitekim çok geçmeden bir ay sonra İsrail Devleti’nin kurulduğu açıklanacaktı.

Abdulkâdir, haklıydı. Kastel düşmüş Kudüs’ün ve civar şehirlerin düşmesine de az kalmıştı.

Abdulkâdir el-Hüseynî'nin ''Kastel, Kudüs’tür. Kastel düşerse Kudüs düşer.'' dediği Kastel, günümüzde İsrail tarafından açık müze şeklinde bir ulusal parka çevrilmiştir.

Filistinliler için Abdulkâdir, Filistin davasının ne ilk ne de son şehidi olacaktı.

Deyr Yâsin Köyü’nün bir kısmı ise Hadassah Hastanesi'ne bağlı, Kfar Shaul Ruh Hastalıları Merkezi içerisinde kalmıştır.