İran’ın füzeleri

YUSUF SAMİ KAMADAN
Abone Ol

İran’ın füze teknolojisi şüphesiz dünyanın ilk sırasında değildi. Amerika, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’nın elindeki mevcut füze teknolojisi, dünya üzerindeki herhangi bir noktayı vurabilme gücüne erişmişti. İsrail’in bile füze teknolojisi bakımından İran karşısında üstün olduğu bir ortamda Batı dünyası neden İran füzelerinden böylesine endişe ediyordu?

İngiltere Dışişleri Bakanlığı tarafından 24 Aralık 2021 tarihinde yapılan bir açıklama, aynı gün İran tarafından yapılan balistik füze denemesini kınamış, bunun BM Güvenlik Konseyi'nin 2231 sayılı kararının ihlali olduğu söylemişti. Neydi bu 2231 sayılı karar? İran ile Batı arasında 2015 yılında nükleer müzakerelerde anlaşma sağlanmış, bu gelişme sokaklara dökülen İranlılar tarafından coşkuyla karşılanmıştı. Zira anlaşma şartlarının yerine getirilmesi İran’a karşı uygulanan ambargoların kaldırılmasını sağlayacaktı ki bu da kırk yıldan uzun süredir ambargolardan bunalmış olan İranlıların rahat bir nefes almasına imkan tanıyacaktı. İşte BM Güvenlik Konseyi'nin 2231 sayılı kararı varılan bu anlaşmayı kimi şartlara bağlıyor, özellikle de nükleer başlık taşıyabilen, uzun menzilli füzeleri tavsîf eden balistik füze kullanımı noktasında İran’a kimi kısıtlamalar getiriyordu. İran buradaki şartlara uyacak ve belli bir vakit sonra yaptırımlardan kurtulacaktı.

Başkan Trump, Beyaz Saray'da ABD'nin Kapsamlı Ortak Eylem Planı'ndan (KOEP) çekildiğini duyurduktan sonra İran'a karşı yaptırımları eski haline getiren bir belge imzaladı, 8 Mayıs 2018.

Fakat süreç hiç de öyle gitmedi. Müzakerelerde varılan anlaşmadan kısa bir zaman sonra İran’ın balistik füze testi, anlaşmanın ciddiyetine de gölge düşürmüştü. 2016 yılının Mayıs ayında İran’ın bizzat resmî makamlarınca yapılan açıklamada 2 bin kilometre menzilli, 8 metre sapma oranına sahip balistik füze denemesi yaptığı söylenmiş, o zaman da ABD, bunun BM Güvenlik Konseyi'nin 2231 sayılı kararının ihlali olduğunu söylemişti. İran’ın balistik füze denemesi bununla sınırlı kalmamış, şüphesiz bunun başka örnekleri de yaşanmıştı. 2018 yılında ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısında İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çekildiklerini duyurmuş, anlaşmanın ABD için büyük bir utanç olduğu yorumunu yapmıştı. Bundan sonra da İran nükleer çalışmalarına kaldığı yerden devam etmiş, nükleer bomba yapımında kullanılan uranyum zenginleştirme faaliyetlerine hız kazandırmıştı. Batı dünyasını tedirgin eden balistik füze denemeleri bu dönemde de eksik olmamıştı. İngiltere Dışişleri Bakanlığı tarafından kınamanın yapıldığı tatbikat bunun sadece sonuncularından biriydi.

Peki İran’ın füzelerinden neden böylesine çekiniliyordu? Kırk yıl yaptırımlara maruz kalan bir ülke nasıl olmuştu da füze teknolojisinde böylesine bir ilerleme kaydedebilmişti?

İran balistik füze programının babası olarak kabul edilen Hasen Tahrânî Mukaddem bu noktada kilit rolde biri olmuştu. İslam Devrim Muhafızları’nın üst düzey isimlerinden biri olan Hasen Tahrânî, İran-Irak Savaşı’nın da faal isimlerinden biri olmuştu. İki tarafın da zafer elde edemediği bu savaş bir yerde İran’a eksikliklerini görme imkanı da sağlamıştı. Irak’tan atılan ve engelleme noktasında başarısız kalınan füzeler Tahran’da büyük bir yıkıma sebep olmuştu. Sahip olunan askerî malzeme bir yere kadar işe yarıyordu. Zaten Şah döneminde İran’a getirtilen teknolojik silah ve füze gibi teçhîzât daha Şah devrilmeden geri götürülmüştü. Devrim öncesi bölgenin önemli bir kuvveti olan İran, söylenildiği kadarıyla elindeki malzeme bakımından İran-Irak Savaşı döneminde yine de Irak’tan üstündü. Ama devrimin sebep olduğu askeriyedeki açık bundan tam anlamıyla istifade edilmesini engellemişti.

İki tarafın da kaybettiği İran-Irak Savaşı
Mecra

The Times’ın 5 Haziran 1985 tarihli sayısında yer alan Robert Fisk’e ait bir yazıda, İran’ın füze satın alma telaşı içerisinde olduğu söyleniyor.

Saddam karşısında olduğu gibi benzer durumlar yaşamaması adına, caydırıcı bir güç olarak uzun menzilli, tahrip gücü yüksek füzelere sahip olması kaçınılmazdı. Fakat buna daha çok zaman vardı. Zaten işin başlangıcında büyük iddialarla da yola çıkılmamıştı. Füze üretimi değil, ithalatı düşünülmüş, başlarda kısa menzilli Scud füzeleriyle iktifâ edilmişti. Dönemin Meclis Başkanı olan Rafsancânî bunun için büyük bir gayret sarfetmiş; 1985 Libya’ya, Suriye’ye, Kuzey Kore’ye ve Çin’e füze alımı için kimi seyahatler düzenlemiş, buradan kimi alımlar gerçekleştirmişti.

İran-Irak Savaşı esnasında “Şehirler Savaşı” olarak bilinen Irak’ın Tahran, Tebriz, Isfahan ve Şîrâz’ı vurmasına karşılık İran’ın da Bağdad, Kerkük ve Basra’yı vurması Libya’dan alınan füze materyaliyle mümkün olabilmişti.

Verilen hasar ne olursa olsun sınırlı oluyordu. Çok daha müessir füzelere ihtiyaç vardı. İran sonrasında yüzünü çevirdiği Kuzey Kore’den aradığını kısmen buldu. Kuzey Kore 1970’lerde başlattığı füze programını hızlı bir şekilde geliştiriyordu. İran da Kuzey Kore’nin füze programını mâlî olarak desteklemiş, karşılığında da oradan mühimmat alma imtiyazını elde etmişti. İlk parça 1987 yılında İran’a gelmiş, sonraki aylarda gelenlerle bu rakam yaklaşık yüze varmıştı. Devam etmekte olan savaşta başarılı bir şekilde kullanılan bu füzeler, İran’ın elini kuvvetlendirmişti. Kendilerine ait füzelerin üretilme fikri de işte bundan sonra gündeme gelmişti.

  • “Nâziât” isimli karadan karaya olan füze, kendisine bir vizyon olarak belirlediği İran’ın yerli füze sahibi olma yolundaki ilk belirgin misal olmuştu.

Üstelik bu daha savaş devam ederken gerçekleşmişti. Kazananı olmayan savaş sona ermişti belki ama devrim sonrası İran’ın füze teknolojisine olan alakası gittikçe artmaya başlamıştı. 1980’lerde Kuzey Kore’den füze satın alan İran, 1990’larda aynı ülkenin füze teknolojisine talip olmuş ve bunu elde etmişti. Burada hiç şüphesiz Hasen Tahrânî Mukaddem kilit bir roldeydi.

Halepçe Katliamı’nın bulunamayan fâili: Irak mı İran mı?
Mecra

Siccîl Füzesi. Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan.

1979 yılında Tahran’daki Şerîf Teknoloji Üniversitesi’nin makine mühendisliği bölümünden mezun olan, 1981 yılında da Hâce Nasîrüddîn-i Tûsî Teknoloji Üniversitesi’nden havacılık mühendisliği sahasında yüksek mühendislik pâyesi elde eden Hasen Tahrânî, 80’li yıllarda kendisini yoğun bir şekilde füze yapımına teksîf etmişti. Tersine mühendislik metoduyla öncelikle Scud füzeleri üzerine çalışan Hasen Tahrânî, Scud-B’den Şehâb 1 isimli füzeyi elde etmeyi başarmıştı. Sonrasında bunu Şehâb 2 ve Zilzâl füzeleri şeklinde geliştirmişti. 1998 yılında Scud-C’den Şehâb 3’ü geliştiren Tahrânî, bununla 2000 kilometrelik bir operasyon sahasına sahip olan orta menzilli balistik füzeyi elde etmişti. Şehâb 3’te, Kuzey Kore’ye ait Nodong-1 temel alınmış olsa da aradaki kabiliyet üstünlüğü fazlasıyla Şehâb 3’e aitti. Şehâb 3 yine de kusursuz değildi ve hassas hedefleri vurma noktasında kimi aksaklıklar gösterebiliyordu. Yoğun çalışmalar kusursuz olan için yapılıyordu.

Hasen Tahrânî Mukaddem ve Kâsım Süleymânî’yi aynı karede gösteren bir fotoğraf.

1998 ve 2003 yılları arasında test edilen bu füze, testlerden başarıyla geçmesinin ardından 2003 yılında İran’ın askerî mühimmatına eklenmişti. Sonrasında Şehâb 3’ü de geliştiren Tahrânî, aynı şekilde 2000 kilometrelik menziliyle Kadr 110’u elde etmeyi başarmıştı.

2008 yılında meşhur Siccîl isimli füzeyi geliştiren Tahrânî, bununla İran’a ilk katı yakıtlı balistik füzeyi kazandırmış oldu.

Tabii bunu yaparken füze teknolojisinde önemli bir yere sahip olan Kuzey Kore’nin destekleri de söz konusu olmuştu. Sıvı yakıtlı Şehâb balistik füzelerin yerini alan Siccîl, 2008 yılının sonlarında gerçekleştirilen test atışıyla 2000 ila 2500 kilometrelik bir menzil sahasına sahip olduğunu ispatlanmıştı. Çeşitli füze modellerinin mühendisi ve geliştiricisi olan Tahrânî, bu bakımdan bugün de kendisinden bahsedildiği gibi İran’ın balistik füze projesinin mimarı olmuştu. Kâsım Süleymânî de dahil olmak üzere çok sayıda üst düzey İranlı ismin Hasen Tahrânî Mukaddem’in çalışmalarının önemini vurgulaması bu gerçeği gösteriyordu. Devrim Muhafızları’na ait Tahran yakınlarındaki bir mühimmat deposunda gerçekleşen 2011 yılındaki patlama, o esnada orada bulunan Hasen Tahrânî Mukaddem’in de ölümüyle neticelenmişti. Başlattığı çalışmalar kendisinden sonra gelenlerle tabi bugün de devam ediyordu. Tahrânî’nin çalışmaları sadece İran’la sınırlı kalmamış, kendisi aynı zamanda Hizbullah’ın füze programının da kurulmasında önemli bir rol almıştı. Bugün gelinen noktada Hizbullah, sayısı yüzbinlerle ifade edilen bir mühimmata sahipse bu kesinlikle İran sayesinde mümkün olabilmişti. Ve aslında hâlâ da İran sayesinde mümkün olabiliyordu.

Hizbullah
Mecra

2011 yılında gerçekleşen patlamada hayatını kaybeden Hasen Tahrânî Mukaddem ve beraberindeki Devrim Muhafızları’na bağlı askerlerin cenaze merasiminden bir fotoğraf.

Gerek Tahrânî’nin ölümü gerekse İran’ın uranyum zenginleştirmesine verdiği ağırlık uluslararası düzeyde dikkati İran’ın füzelerinden İran’ın nükleerine çekmişti. Fakat 2017 yılında servis edilen bir fotoğraf dikkatin tekrar buraya çekilmesine sebep olmuştu. Fotoğraf, ölümünden kısa bir vakit önce Tahrânî’yi bir proje üzerinde çalışırken gösteriyordu. İddia edildiği kadarıyla yapılan çalışma İran’ın füze test merkezi olan Simnân Eyaleti’ne bağlı Şâhrûd’da yeni bir tesis içindi. İran’ın füze beyni olan Hasen Tahrânî ölmüştü ama önceliğini yaptığı füze teknolojisi öyle anlaşılıyor ki İran’da canlılığını devam ettirmişti. Yapılan test denemelerinin tahrip kuvveti, hedefi vuruş kabiliyeti, uzun menzilleri bir gerçeği gösteriyordu ki İran bu konuda bir ilerleme kaydetmiş ve kaydetmeye de devam ediyordu. İran’dan test amacıyla kalkan her füze kimi yerlerde bu sebeple paniğe yol açıyordu. Zira İran füzelerinin vuruş kapasitesi Avrupa’ya kadar uzanıyordu.

  • Polonya'daki ABD füze savunma kompleksi temel olarak İran’dan gelecek tehditlere karşı düşünülmüş bir projeydi.

İran’ın füze testleri hiç durmamıştı. 2017 yılında orta menzilli balistik füze denemesi, gelen tepkilere cevap olarak 2018 yılında Devrim Muhafızları Ordusu Hava Kuvvetleri Komutanı’nın yılda 40-50 füze denemesi yapıldığını ifade etmesi, 2019 yılında yaptığı balistik füze denemesinin akabinde gelen tenkitlere karşı İran Genelkurmay Başkanlığı yetkilisinin, balistik füze denemelerinin ülkenin savunma ihtiyaçları kapsamında normal bir faaliyet olduğunu açıklaması, 2020 yılında Hint Okyanusu'nun kuzeyinde füze denemelerinin yapılması ve yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi İngiltere Dışişleri Bakanlığı tarafından tenkit edilen 2021 yılındaki deneme bunlardan sadece birkaçı olmuştu.

Siccîl Füzesi’nin önünde boy gösteren Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı iki asker. Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan.

İran’ın füze teknolojisi hiç şüphesiz dünyanın ilk sırasında da değildi. Amerika, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’nın elindeki mevcut füze teknolojisi İran’ın elindekinden çok daha ileri bir mesafe kaydetmişti. Öyle ki bu ülkeler kıtalar arası, menzili 13 bin kilometreye varan balistik füzelere sahip olmuş, dünya üzerindeki herhangi bir noktayı vurabilme gücüne erişmişlerdi. İsrail’in bile füze teknolojisi bakımından İran karşısında üstün olduğu bir ortamda Batı dünyasının İran füzelerinden duyduğu endişe, hiç şüphesiz İran’ın füze teknolojisini nükleer çalışmalarının bir unsuru olarak kullanması ihtimalinden kaynaklanmış, ayrıca İran Uzay Ajansı tarafından yapılan faaliyetler Batı dünyasındaki endişeyi daha da arttırmıştı. Farklı bir teknolojiye sahip olması dolayısıyla İran’ın uzunca bir müddet daha kıtalar arası balistik füze yapamayacağı yönündeki tez ise İran’ın “Kevser” isimli projesiyle kimileri için kabusa dönmüştü. Ayrıca bir başka mesele daha vardı. İran füzelerinin İran topraklarından menzil sahası her ne kadar sınırlı kalsa da, çeşitli ülkelerde ustalıkla kullandığı vekâlet unsurları bu menzili çok daha geniş kılmıştı. Bu güç, Yemen aracılığıyla Suudi Arabistan’ı defalarca vurmuş, yakın zamanda da Birleşik Arap Emirlikleri bundan nasibini almıştı. Bu coğrafyada olmanın bedeli güçlü olmaktan geçiyorsa İran bunu kesinlikle her ne yolla olursa olsun ustalıkla yapıyordu.