Avrupa ve Türkiye’de burjuvazi

MUSTAFA ÖZEL NİHAYET DERGİ 8 DAKİKADA OKUNUR

Modern iktisadi büyüme, tarihin büyük sırlarından biri olmaya devam ediyor. Adına ister kapitalizmin ortaya çıkışı ister burjuvazinin yükselişi diyelim , modernlik olgusu büyük ölçüde “dörtnala” iktisadi büyüme ve bu büyümenin yol açtığı toplumsal dönüşümlerden ibarettir. Son bin yılda iktisadi büyüme grafiklerine göz atarsanız, 1700’lere kadar ağır akan bir nehrin, bu tarihlerden itibaren hızlanmaya başladığını, sonra da âdeta bir çağlayana dönüştüğünü görürsünüz.

Bu dramatik hızlanmayı tek başına Protestan yahut Yahudi ahlakına dayalı “Kapitalizmin Ruhu” ile açıklamaya çalışmak, ikna edici olmaktan uzaktır. Araya büyülü bir faktörün girmiş olması lazım. Bu, kâğıt paraya dayalı yeni kredi sistemidir. Modern dünya, hükümdarların değil, ribahorların egemen olduğu bir dünyadır.

Adrian Kuzminski’ye göre, “kredi olarak paranın yeniden icadından” kaynaklanan sanayi devrimi modern toplumun dinamosudur. Sanayi devrimi, kâğıt paraya dayalı finansal devrimin sonucudur.

18. yüzyıl finansal devrim çağı, 19. yüzyıl ise endüstriyel devrim çağıdır. Bu tarihlere kadar, pek az ve küçük istisna ile, dünyanın her yerinde “geçim ekonomileri” esastı.

İktisadi hayat, tamamen yenilenebilir kaynaklara dayalı olarak yürütülme ihtiyacıyla sınırlıydı. Büyük ölçekli üretim, yüksek faiz hadlerine (riba) dayalı finansman sayesinde gerçekleştirilebildi.

Borçlanmanın maliyeti böylece iktisadi faaliyetin merkezî ögesi hâline geldi. Bunu “başaran” ilk ülke İngiltere’dir. Burada yeni bir finansal elit ortaya çıktı: Moneyed interest (para babaları) ifadesi 1690’lardan itibaren dolaşıma girmeye başladı. Bunların sayısı 1709 yılında 10 bin, 1750’lerdeyse 50 bin dolayındaydı. (The Ecology of Money, Lexington Books, 2013, s. 3.) Para Babaları kurdukları Bank of England (1694) üzerinden Kral’a borç veriyor, fakat kurdukları teminat sistemi sayesinde hükümdarı değil, halkı borçlandırmış oluyorlardı. Hükümdar borcu geri ödeyemese bile, sonraki nesillerin ödeyeceği vergilerle bu borçlar son kuruşuna kadar ödeniyordu. Riba böylece bireyler arası ve küçük çaplı bir finansal ilişki olmaktan çıkıyor, topyekûn “ulusal” ekonominin sürükleyici faktörü ve ana kurumsal yapısı hâline geliyordu.

Kabile Kardeşliğinden Evrensel Yabancılığa

Ribanın Batı tarihindeki seyrini en iyi kavramış araştırmacılardan biri Benjamin Nelson’dur. Yetmiş yıl kadar önce yayımladığı Riba Fikri başlıklı kitabının çok manidâr bir alt başlığı vardı: Kabile Kardeşliğinden Evrensel Yabancılığa. Nelson’a göre, ribaya dair buyrukların “Resuller ve Rahipler Kudüs’ünden 19. yüzyıl ortaları Avrupa’sına kadarki kıvrımlarını izlemek, Batı’nın ahlaki evriminin başlıca safhalarını incelemek demektir: Evvela kabile toplumunun kan bağı ahlakını, sonra ortaçağ Hristiyanlığının evrensel kardeşliğini ve nihayet modern zamanların faydacı liberalizmini.” Ribaya dair bütün tartışmalar, Kitab-ı Mukaddes’teki şu iki ayetin tefsirleri etrafında dönüyor: Deuteronomy, XXIII, 19: “Kardeşine riba ile ödünç vermeyeceksin; para ribası, erzak ribası, riba ile ödünç verilen herhangi bir şeyin ribası.” Deuteronomy, XXIII, 20: “Yabancı birine riba ile ödünç verebilirsin; lakin kendi kardeşine riba ile ödünç vermeyeceksin, ta ki Rabb’in olan Allah yeryüzünde el attığın her işte üzerinden rahmetini esirgemesin, seni mübarek kılsın.”

Burada açıkça ikili bir ahlak kodu görüyoruz: Kardeş başka, yabancı başkadır. Kişinin, yabancı ile ilişkisi bir tür kesintisiz savaş ilişkisidir. Yabancı, düşmandır. Bu ayetlerin Ortaçağ ve Reform dönemlerinin Hristiyan dünyasındaki yorumlarını Nelson’dan özetleyelim: Ortaçağ Hristiyanlığı, Deuteronomy’nin yabancıya karşı bu ayrımcılığını anakronistik ve iğrenç sayarak reddetti ve yabancıyı “kardeş” sayarak klan ahlakını aşmaya yöneldi.

Reform sonrası dönemde, köktenci din adamları ribanın ve bazı durumlarda özel mülkiyetin bile Hz. Musa’nın şeriatına aykırı ve gayr-ı Hristiyani olduğunu ilan ettiler. Yeni Kudüs’te, eskisinde olduğu gibi, kardeşler bir sevgi ruhuyla bütünleşip beraberce oturacak ve birbirlerini sömürmeyeceklerdi.

Aralarında Luther’in bulunduğu tutucu reformcular ise bu anlayışı devrim ve anarşiye davetiye saydılar. Toplumun ve siyasi yönetimin altüst olmasıyla yüz yüze gelmektense, Hz. Musa’nın şeriatını ölü ve vicdanları bağlama gücünden yoksun ilan ettiler. Elbette bu önermeler ribaya hemen cevaz oluşturmuyor, fakat Evrensel Yabancılık düşüncesinin ortaya çıkmasını hızlandırıyordu. Herkes yabancıysa, riba uygulaması şeriata uygundu!

Deuteronomik yasa iki bakımdan modern kapitalizmin işine gelmiyordu:

1. Gruba dâhil edilenler dairesi içinde, Deuteronomy “sermaye birikimini ve kapitalist ruhun terakkisini” engelleyen geleneksel sınırlamaların egemenliğini kutsallaştırıyordu.

2. Yabancıya düşmanlık varsayımı, mülkiyet haklarına saygının grubun sınırlarının ötesine geçmediği, sürekli savaş hâlindeki bir dünya demekti. Kapitalizm bu gibi şartlar altında olgunlaşamazdı. Kapitalist oyun nerede oynanırsa oynansın, tek biçim kurallara riayet edilen bir toplumu gerektiriyordu. Kapitalizme dost olan modern Hristiyan müfessirler, Ortaçağ’daki seleflerinin soyutlanmış Deuteronomik istisnayı evrensel riba yasağı hâline getirmekle hadlerini aştıklarını düşünüyordular.

Calvin’le başlayarak, Deuteronomik ikilemin her iki zor şıkkından kurtulmanın nasıl mümkün olduğunu gösterdiler: Hristiyan kardeşliği ilkesine müracaatla yabancıya karşı ayrımcılığı bertaraf ettiler; Deuteronomik istisnayı öne çıkararak da riba yasağını deldiler.

Özetle, Calvin sonrası Batı maneviyatı kardeş ile yabancıyı benzeştirdi ve işi “Evrensel Yabancılık” ile neticeye bağladı. Modern kapitalizmde, herkes eşit ölçüde “yabancı” olmak bakımından “kardeş”ti. (The Idea of Usury: from Tribal Brotherhood to Universal Otherhood, University of Chicago, 1949.) Ribaya bakıştaki bu dönüşümü Ezra Pound’un “Riba Kantosu” ile bağlayalım:

Ribayla sahip olmadı hiç kimse taştan yapılmış

sağlam bir eve, cennet yok duvarının üstünde tapınağının

Riba yüzünden taşından alıkonur yontucu

dokumacı tezgâhından koparılır ribayla

pazara gelmez olur yün

kendi buğdayını yemez köylü

körleşip eline batar iğnesi kızın

Birbiri ardınca susturulur tezgâhlar

Onbinler peşinden onbinlerin.

İnsanı ve kalemini paslandırır riba

Zanaatkârı yok eder, zanaatı yıkarak;

Ana rahminde öldürür çocuğu riba

Ve kısa keser arayışını genç adamın

Gençleri kocaltır riba; nifak sokar

gelinle güvey arasına

Tabiatın çoğalmasına karşıdır riba.

Riba yüzünden düzgün kesilmez hiçbir taş

Koyun sürüsünden hiçbir kazanç sağlamaz köylü.

………

Saltanat naibleriydi bunlar; ve göbeğinin

katlarından kekre bir şarkı

mırıldanırdı Geryone; kocalmışların

desteğiyim ben;

para veriyorum insanlara barıştan

söz etmeleri için;

Kapatması birçok dilin; akik tüccarı

Geryon’um ben ikizkardeşi ribanın,

Siz bir tiyatro sahnesinde yaşayagelenler.”

(Ezra Pound: Selected Poems, Faber, 1981.)

Ribayı teoride dışlayan, pratikte sınırlayan, ama onunla hiçbir zaman başa çıkamayan Osmanlılar, “Batı’nın yükselişi” karşısında göreli güçsüzlüklerini hissetmeye başladıkça, kendi kapitalizmlerini kurmaya, kendi burjuvazilerini geliştirmeye yöneldiler.

Yukarıda işaret edilen finans ve sanayi devrimlerini yaşamadıkları için, üretken olmayan ama (görece) adil bir ekonomiye sahiptiler. Tebaalarının temel ihtiyaçlarını karşılamakla yetiniyor, onları tüketim eşyasına boğmuyor, ruhen ve bedenen köleleştirmiyorlardı. Bu sürecin tarihçiler tarafından anlatılma biçimlerine aşinayız. Ben romantarihler üzerinden de güvenilir bir “okuma” yapılabileceğini düşünüyorum.

Kurt Kanunu ve Osmanlı burjuvazisi

Kemal Tahir, romancılıkla yetinmiyor, özellikle Barkan ve İnalcık’ın eserlerinden hareketle, Osmanlı ve Avrupa iktisat sistemlerini topyekûn karşılaştıracak kadar ileri gidiyordu: “Batı kölelik, derebeylik ve burjuva sistemlerini yaşamıştır. Batı insanı bugün hâlâ tarihsel kalıntı olarak kendi geçmişinden gelen bu korkunç devrelerin izlerini taşır ve buna kölelik, derebeylik sistemleri kadar korkunç olan burjuva devresinin baskısı eklenir. İnsanlar hür göründükleri hâlde daha da köle olmuşlardır.

Liberal tarih yorumuna tamamen ters bir romantarihçilik! Liberalizm, özgürleşme değil miydi? Binyıllarca kralların ve derebeylerin hükmü altında yaşamış köleler, kapitalizm sayesinde birer özgür birey olmamış mıydı? Hayır, diyor Kemal Tahir; Batı insanı köleydi ve köle olmaya devam ediyor: “Batılı insan hür gibi görünüyor bize, ferdiyeti çok ilerlemiş gibi görünüyor. Bu iki görüntü de sahtedir. Batı insanı hâlen de iki türlü köledir.

Batı’da kişisel hürriyete geçmeye fazla önem verilişi, bu sınıf köleliğinin ve ekonomik köleliğin olağan sonucudur, reaksiyonudur. Aslında gerçekten hür olan insanlar, gerçekten ferdiyeti gelişmiş olan insanlar ne hürriyet üzerinde ne de ferdiyet üzerinde bu kadar dururlar.

Buna karşılık, Doğulu insanın genel görünüşünde sürü davranışı vardır. Kösemenin arkasından hep beraber gider gibidir. Fakat bu sürüden biri olmak eğiliminde Batılının idrak edemeyeceği kadar bağımsızlık, hürlük de vardır. Yani hem sürüden biridirler hem de sürünün tamamen dışında kendi hayatlarını yaşayan özgür kişilerdir. Bu özgürlüğün devam edebilmesi için birçok savunma vasıtaları vardır.

Devletin, servetlerin belli ellerde birikmesini önlemesi, devlet sisteminin belli kümelerin ellerine geçip, onların imtiyazı hâline gelmesini, onlara mahsus kapalı bir düzen olmasını önlemesi bu kişi özgürlüğü güveninin başında gelir.” (Hulusi Dosdoğru: Batı Aldatmacılığı ve Putlara Karşı Kemal Tahir, İstanbul: Tel Yay., 1974, s. 82-3.)

Romantarihçimizin birbiriyle irtibatlı iki önemli tesbiti vardı: Bir, Batı tarzı bir kapitalizmi arzu etsek bile, Batı’nın buna müsaade etmediği; iki, içimizdeki girişimci azınlıkları destekleyen Batı’ya karşı, ne yazık ki sonuçsuz kalacak bir tür “kabadayı burjuvazi” oluşturma arayışına girdiğimiz.

Kurt Kanunu’nun ünlü Kara Kemal’i, komitacı Abdülkerim Bey’e, yabancıların yerli iktisat kurumları kurmaya çabalayanları sevmediğinden yakınır. “Almanlar da beni bunun için sevmezlerdi. Borç isteyenleri severler, hele rüşvet alanlara bayılırlar... Kendi yağıyla kavrulmaya çabalayan Doğulu suç işliyor sayılır Batılılarca...

Kara Kemal, Abdülkerim Bey’e, biz başından beri kabadayı adama güvendik diyor. Ve onları zenginleştirmek istedik. Bunu iki amacı vardı: “Biri, Türk iş adamı yetiştirip önemli iş alanlarını Hristiyan azınlıkların elinden almak, Türkleştirmek. İkincisi, zenginlik yaman silahtır. Bu yaman silahı bizim kabadayıların elinde toplayıp, kötüsü geldiğinde yararlanmak.” Peki bu strateji işe yaramış mı? Hayır! “Pavlus gâvuru” meğer bir gün ona demiş ki: “Her zengin senin istediğin işi göremez. Millî zenginin adı burjuvadır. Batı’da derebeyliğin içinde yetişir bu hayvan...

Bundan önce de tarihte zengin vardır ama, hiçbiri burjuva değildir. Hele Doğu’dakiler hiç değildir. Burjuva işe yatırırmış eline geçeni, son meteliğine kadar... Gerçekten hürlük istermiş ki pazardaki rakipleriyle boğuşmaya girişip hepsini ortadan kaldırsın! ... Sizinkilerde burjuva çekirdeği yoktur, olamaz da hiç; bu sebeple bunlar sırtlarında devlet dayanağını aralıksız duymak isterler, bunlar tekel isterler.

Yani isterler ki, devlet her işi bunların yerine yapsın, bütün tehlikeleri ortadan kaldırsın, zararlarını da gerektiğinde yüklensin! Bunlara salt, kürekle para toplamak kalsın...

Topladıklarını yeniden yatırmayı da kendilerinden hiç kimse istemesin. Kazansınlar, kazandıklarını saklasınlar, taşa toprağa gömsünler, hatta yabancı ülke bankalarına kaçırsınlar. Devleti bırak, kendi kendilerine destek olamaz bunlar... İş bilmedikleri için, azınlıkların elinden iş alanlarını da çekip alamaz hiçbiri... Belki bunlarla ortak olur kimisi, böylece de, devlet, eskiden bir ödüyorsa, beş ödemek zorunda kalır.”

Kara Kemal, Pavlus’u yerden göğe kadar haklı bulduğunu saklamıyor pek tabii: “Haklı herif... Sahibinin bilgisi, deneyi gücüyle meydana gelmemiş zenginlik güç değildir ki, sırasında devlete, hükûmete destek olabilsin! Ayrıca, ‘kötüsü geldiğinde alırım’ şartını koşmuşuz ki, düpedüz ‘kazandığın senin değil’ demektir bu.” (Kemal Tahir: Kurt Kanunu, İstanbul: İthaki, 2005, s. 117-8.)

Kabadayıdan burjuva olur mu?

Olmaz! Kemal Tahir, sadece Osmanlı’nın son yıllarına değil, bugüne ve bütün dönemlere ışık tutabilecek evrensel bir gerçeğe ışık tutuyor: Millete değil, bir şekilde ele geçirilmiş siyasi/askerî güce dayanan yönetimlerin ortaya çıkaracağı burjuvaziler, devleti değil kendilerini düşünür. Böylece toplumdaki her zümre bir tür çeteye dönüşerek soygun sürecinden pay kapmaya çalışır.

Özellikle herhangi bir meslekte başarılı olamayanlar, çeteleşmek suretiyle sosyal servetin önemli bir bölümünü sahiplenmek isterler. Batı’da olduğu gibi bileklerinin gücüyle değil, devlet eliyle zenginleşenler, “sınıf şuuruna varamadıkları için kendi devletlerini kurmaya yönelemezler. Sahipsiz devleti kendi hesaplarına çalıştırıp soymayı çıkarlarına çok daha uygun bulurlar. Devlet, halka karşı ödevlerini yerine getiremez olur.

Halkın düşmanlığı, bir anlamda da umutsuzluğu arttıkça artar. Yüksek idarecilerle onların hırsızlık ortakları da bu umutsuz halklara gittikçe daha kötü örnek olurlar.

Bir yandan zenginlik düşmanlığı alıp yürürken, öte yandan insanlar, içinde debelendikleri kara yoksulluktan ancak vurgunla, kanunsuz çarpmalarla, lotaryalar yoluyla kurtulacakları inancına varırlar. Böyle ortamlarda hırsızlık ayıp olmaktan çıkar. Toplumun en alt tabakalarında sürünenler bile hiç olmazsa çocuklarını okutup bu soygun çetesine katmayı biricik amaç edinirler.”

Böyle durumlarda etkin ve meşru bir siyasi düzen kurmak zorlaşır. İnsanlara doğruları anlatmak imkânsızlaşır. “En akıl almaz yalanlar, hayaller tabulaşarak en açık gerçeklerin yerini tutar. Bu sebeple böyle ortamlarda siyasi partiler birer yalan fabrikası hâline gelirler. Seçmen söylenene değil, bunlardan hangisinin iktidara daha yakın olduğuna, yakın olanlardan da hangisinin vurguna daha açık, daha yatkın olduğuna bakar. Böyle durumlarda politikacıları hırsızlıkla suçlamak, onların seçim güçlerini azaltmaz, tersine artırır!” Ya türedi burjuvalar ne yapar? Onlar da “Piyasayı akpazarda tutmaya çalışacaklarına karapazarda tutuyor, devleti destekleyeceklerine ona kötülük ediyor, en gerekli yerde paralarını toplayıp savuşuyorlar...” (Kurt Kanunu, s. 244.)

Romantarih, geçmişin olduğu kadar, bugünün ve geleceğin de tarihidir!

M MUSTAFA ÖZEL Pirimedya

İktisat Profesörü, Nihayet Dergisi düzenli yazarı