Avrupai bir cüret denemesi: Fransa’daki “Yeni Antisemitizm Bildirisi”

ORKUN ELMACIGİL
Abone Ol

22 Nisan 2018’de Le Parisien gazetesinde yer alan “Yeni Antisemitizm” bildirisi, başını Charlie Hebdo’nun eski yayın yönetmeni Philippe Val’in çektiği, içinde Manuel Valls ve Nicolas Sarkozy gibi eski başbakan ve cumhurbaşkanlarının bulunduğu 300 imzacısı ile bir iddiayı ve ithamı yüksek perdeden bildirme gayretinde.

Fransa, bir süredir yeni bir heyulanın toprakları üstünde dolaştığına inanan “endişeli aydın”ların oluşturduğu gündemle hemhâl oluyor.

22 Nisan 2018’de Le Parisien gazetesinde yer alan “Yeni Antisemitizm” bildirisi, başını Charlie Hebdo’nun eski yayın yönetmeni Philippe Val’in çektiği, içinde Manuel Valls ve Nicolas Sarkozy gibi eski başbakan ve cumhurbaşkanlarının bulunduğu 300 imzacısı ile bir iddiayı ve ithamı yüksek perdeden bildirme gayretinde. Bildiriyi, meşhur eden ise imzacıların nitelikleri yahut ehil görüşleri değil, aksine ön yargıya ve kurgusal istatistiklere dayalı iddialarını büyük bir cüretle ortaya koymaları oldu.

Antisemitizmden duyulan endişeyi aktarmaya çalıştığını savlasa da bildiri, Fransa toplumunda seküler kesiminin bu hasletten münezzeh olduğunu ortaya koyarak, artan yeni Yahudi düşmanı dalgadan sadece Müslümanları sorumlu tutuyor. Yani antisemitizmden maksat bu kavramın korkutuculuğu değil, bu kavramı kuşanmakla itham edilen topluluk, Fransa Müslümanları ve inançları İslam oluyor. Nisan 2017’de, Paris’in banliyö -bir diğer adıyla varoş- bölgesinde oturan Yahudi asıllı Sarah Halimi’nin öldürülmesi, bir yıl ardından aynı bölgede bir başka Yahudi kadının cinayete kurban gitmesi, bu 300 imzacıyı harekete geçiren temel vakaları oluşturdu.

Antisemitizmden duyulan endişeyi aktarmaya çalıştığını savlasa da bildiri, Fransa toplumunda seküler kesiminin bu hasletten münezzeh olduğunu ortaya koyarak, artan yeni Yahudi düşmanı dalgadan sadece Müslümanları sorumlu tutuyor.

Görünürde, varoşların şiddet ve güvenlik sorununun, yetersiz devlet müdahalesinin tartışılması gereken her iki vakada da, varoşlardaki toplumsal sorunlar itinayla hasıraltı edildi ve suç ırksallaştırılıp, tek bir gruba mal edildi.

Medyayı da, Yahudi vatandaşlara yönelen bu “İslamcı şiddete”, İslamofobi damgası yemekten korktuklarından sessiz kalmakla suçlayan imzacıların, bu sessizlikten dem vurup, ülkenin bütün ana akım medya kuruluşlarında bildirilerini yayımlamaları da şüphesiz bir ironi teşkil ediyor.

Nüfusu 6 milyonu bulan Müslümanların her birinin, Fransa toplumunun olağan şüphelisi sayıldığını, televizyonlardaki açık oturumlarda İslam hakkında tek bilgisi terör örgütü isimlerini saymakla sınırlı kişilerin cumhuriyetçi Fransız değerlerin arkasına yaslanıp, Avrupa’nın medeniyet kılıcını Müslümanların üzerinde sallandırdığını görmek elbette şaşırtıcı değil.

“İslamofobi bir suç değil ifade biçimidir” diyen romancı Pascal Bruckner ve diğer imzacılara göre, İslam düşmanlığı içinde anti-Arap unsurlar taşımıyor, buna karşın antisemitizm ise temelinde ırkçılığı barındırıyor. Tüm kategorilerin birbirine karıştığı bu maksatlı mukayeseden sonra ise 50 bin Yahudi’nin artan şiddet olayları nedeniyle oturdukları banliyö mahallelerinden taşındığı bilgisi veriliyor.

Fransa’da bir Yahudi’nin, bir Müslüman’a göre 25 kat daha fazla risk altında olduğu gibi ilginç ve kaynağına ulaşmanın mümkün olmadığı istatistikler önümüze sunuluyor ve sonunda bildirinin Türkiye’de de infiale yol açan asıl meramına vâkıf olabiliyoruz.

Üç yüz imzacı, bütün İslam âlimlerinin toplanıp, bildiride yer alan haliyle “Kur’an-ı Kerim’de yer alan ve Yahudileri, Hıristiyanları ve inançsızları öldürmeyi emreden köhne kalmış ayetlerin” hükümsüz bırakılmasını talep ediyor ve dahi bunu daha önce kendi antisemitizmi için yapmış Katolik Kilisesi önümüze örnek olarak sunuluyor. İslam düşmanı olmanın bir tür eleştirel özgürlük sayıldığı bu zeminin düşüklüğünden bu derece kışkırtıcı ve hakikatten kopuk bir isteğin gelmesi de elbette normal karşılanıyor.

Kendini en olgun insani zeminde görüp, kendinden gayrı olan “öteki”yi ise kategorilere ayırarak kendi potasında eritmek, Avrupa’nın adı unutulsa da, ruhu kaim kalmış bir felsefesi.

19. yüzyılın sonunda Fransa meclisinde, Afrika’daki sömürgelerde yaşanan katliamlara dair konuşulurken söz alan dönemin başbakanı Jules Ferry, yüz elli yıl geriden, 300 imzacının bugünkü cüretini de özetleyen bir kavram ortaya atmıştı: medenileştirme misyonu (fr. mission civilisatrice). Ferry’ye göre üstün olan ırkların, ellerindeki aydınlanma ışığıyla kendinden aşağıdaki ırklara karşı medenileştirme sorumluluğu vardı ve bu sorumluluk şiarınca, aşağıdaki ırkların ehil hale getirilmesi uğruna her şey göze alınabilirdi.

Aydınlanmanın ve pozitivizmin, sömürgelere ve Batı tarihselliği dışındaki tüm toplumlara tahakkümle dayatılmasının birincil ağızdan kanıtını duyduğumuz bu açıklamalardan bu yana geçen bir buçuk asır Avrupa’nın, karşılaştığını tanımak ve anlamaya çalışmaktan çok tasnif edip, parçalarına ayıran, insansızlaştıran “öteki” kavramını açığa seriyor.

Kendi ötekisini uzağına koymak, onu merkeze biat etse bile, çevreye yerleştirmek üzere kurulu sistem bu savrulmuş kitleleri yine de kendi hâline bırakmıyor. İslam üstüne çalışmalarıyla tanınan Fransız siyaset bilimci Olivier Roy’ın, “İslam radikalleşmiyor, radikalizm İslamlaşıyor” önermesini tam da bu noktada tekrar hatırlamak gerek. Zira Fransa, ne zaman kendi ekonomik ve toplumsal sorunlarıyla yüzleşmek durumunda kalsa, kurucu değeri ve mitolojisi olan laikliğe sığınıp, karşısında ise bir dinî düşman yaratmakla matuf.

Fransa İslamı Projesi: Çağdaş Robespierre’ler Cuma’ ya karşı
Nihayet

Fransa varoşlarında iyi bir eğitimden, Avrupa’da çokça övülüp, ambalajlanıp pazarlanan “insan onuruna uygun” yaşamdan uzak, çoğunluğu göçmenlerden oluşan kitlenin öfkesi yeni ortaya çıkmadı. İşte devletin kültürel sahadan ekonomiye her alanda adaletsiz siyasetini bu öfkenin açığa çıkarmasındansa, ona dinî bir görünüm yükleyip görmezden gelmek Fransa’da sıkça rastlanan bir çözüm. Bizim siyasi ve toplumsal hafızamızda oldukça kerih bir anlama sahip olan “asimilasyon” kavramının, Fransa anayasasında, göçmen meselesini usulünce ve her daim Batı medeniyeti lehine halletmek için olmazsa olmaz bir anayasal hüküm olarak görülmesi de, Fransız devletinin öznesi olmadan sahici ve şiddetin uzağında bir İslami perspektif oluşturma gayreti içindeki Tarık Ramazan’ın şu an hapiste olması da, bu yazının yazıldığı anlarda Fransa İçişleri Bakanı’nın, Ulusal Öğrenci Birliği’nin başına başörtülü bir öğrencinin geçmesini “şok edici” bulması da tesadüfi değil.

  • Fransa, kafasındaki İslam’ı, masaya oturup konuşacağı bir aktör olarak değil, her daim tahakküm kuracağı, kendi devlet politikaları ölçüsünde radikalleşmesine izin vereceği, ciddiyetsiz, “barbar” diyebileceği bir konuma indirme gayretinde. Yani, Yeni Antisemitizm bildirisi, Yahudi vatandaşlarını kollamaktan çok, yeni olağan şüpheli ve düşman olarak görülen Müslüman öznenin silinmesine ve onun dininin değersizleştirilmesi üzerine kurulu bir metin. Fransa ve Avrupa toprakları üstünde, kendinden emin, toplumsal hayatta yer alan, eylemde bulunan Müslüman öznenin yerine, yenilmiş ve sinmiş bir Avrupa tebaası oluşturma gayreti, işbu bildiri marifetiyle tekrar kamusal alana taşınmış oluyor.

Zira Fransa ve genelinde Avrupa, kendi medeniyetinin ileride olduğunu, uzun süredir birilerini söylemsel olarak “geri” ve “tarihin dışında” tutmakla başarıyor. Bu “medenileştirme misyonu” uyarınca, göreceğimiz her tür Avrupai cüret şaşırtıcı değil, aksine bu medeniyetin kendi hafızasına geri dönüşünün bir işareti olarak okunmalı.