Bu da geçer

KEMAL SAYAR
Abone Ol

Bir kaygı çağında yaşıyoruz. Koronavirüs krizini radikal bir tehlike olarak algılıyoruz zira radikal bir belirsizlik karşısındayız. Virüsün bizim için ölümcül bir tehdit olmasının yanında, dünyamızı ne kadar daha alt üst edebileceğini, geleceğimizi nasıl şekillendireceğini bilmiyoruz. Şeklini şemailini yeterince bilmediğimiz bir dış tehdit, iç dünyamızda en kötü senaryoları yazdırıyor bize.

Kıyamet senaryoları fısıldayan ifritler, ruh dünyamızda cirit atıyor. Korku ve kaygının, bir kez zembereğinden boşaldığında, bel bağlayacağımız mantıklı bir dili ve mantığı yoktur. Ona bir şey anlatamazsınız, onu makul bir zemine çekemezsiniz.

  • Korku karşısında akıl şalter indirir ve bizi kimileyin en ilkel tepkileri vermeye zorlar. Dünyayı sarsan bu yeni gerçeklik karşısında ya onu kabullenecek ve onunla başa çıkmaya çalışacağız ya da inkâr edecek ve var olan gerçekliği reddedeceğiz. Gerçekten yüzümüzü çevirmek gibi ezeli bir itiyadımız var.

Gerçek karşısında büyüklenmek, bana “bir şey olmaz” demek tam bir kaçış stratejisidir. Acı ve endişeye karşı koymak için kendimizi dev aynasında görebilir, yaralanmayacağımıza dair kendimize sahte güvenceler verebilir, kendimizi kandırmanın derin cehennemine yuvarlanabiliriz. Ama hayır, gözlerimizi ve ruhumuzu dört açmamız gereken bir zaman diliminden geçiyoruz.

Radikal belirsizliğe karşı radikal kabulleniş. Bu hengamede dik durmam, geleceğe umutla bakmam ve içimin kaygı dolu uğultularını bastırmam gerekiyor.

Belki yeni bir geleceğin şekillendiği tarihsel bir dönüm noktasında bulunuyoruz. Yüzyılda bir gelecek kadar önemli bir salgınla karşı karşıyayız ve kafamızı kuma gömerek ondan kurtulamayız. Hayati uyarıları dikkate almamak, tedbirleri küçük görmek ve bu konularda lakayt davranmak, bizi hayatla ölüm arasındaki o gri bölgeye bırakabilir. Gerçekliği yadsımanın alternatifi çevremizde yeni bir kıvam almış bulunan yeni gerçekliği kabullenmektir. Gerçeklik tehlikeler içeriyor ve beni incitme potansiyeline sahip, ama yine de ben bununla başa çıkabilirim. Gerçekliğin bu değişen yüzüne açığım, tevazu içinde onu kabulleniyor ve sorumluluk üstleniyorum. Neyi yapmam gerektiğini, neyi değiştirebileceğimi ve neyi değiştiremeyeceğimi biliyorum. Radikal belirsizliğe karşı radikal kabulleniş. Bu hengamede dik durmam, geleceğe umutla bakmam ve içimin kaygı dolu uğultularını bastırmam gerekiyor. Kaygı ve korku bana öğretmeli, beni büyütmeli. Elimden gelenin en iyisini yapacak, tedbirimi alacak ve hayatın akışına teslim olacağım. Bu selin beni sürüklemesine izin vermeyeceğim, tutunacağım bir yer var ve kendi gayret ve irademle elimden gelenin en iyisini yapacağım.

Bu yaşadığımız tecrübe hepimizi tekinsiz bir dünyaya fırlatıyor, bizi burada evimizde ve güvende olduğumuz hissinden mahrum bırakıyor. Evimizde olmadığımız gibi kendi kaderimizin de efendisi değiliz. Önümüzde kocaman bir dünya bükülüyor. O halde keder ve endişemizi yeni bir şeye dönüştürelim. Buradan elimizde yeni bir anlamla, ruhsal olarak büyüyerek çıkalım. İçimizin büyümesine izin verelim.

Salgın geriye çekildiğinde ardında ciddi bir ruhsal enkaz bırakacak gibi görünüyor. Endişeliler daha endişeli, endişesizler azıcık endişeli olarak yollarına devam edecekler. Salgın, sadece yarattığı korkuyla değil evlerimize tıkılmanın ve dış dünyayı tekinsiz saymanın yarattığı huzursuzlukla da uzun vadede etki edecek. Karantina sonrası pek çok kişi depresif belirtilerin yanı sıra travma sonrası zorlanma belirtilerini gösterecek gibi görünüyor. İnsan duygusal bağlarla gelişen, serpilen bir varlık. Bu süreçte hepimiz yalnızlaştık ve yüz yüze insan ilişkisinin besleyiciliğinden mahrum olduk. Psikolojik ilk yardımın yaygınlaştırılması gerekecek. Zaten depresyonu ve kaygı bozukluğu olan insanların durumlarının katmerleneceğini öngörebiliriz.

Sofa buluşması, avlu oyunu ve kamusallık
Nihayet

Toplumsal izolasyonun obeziteden daha çok zarar verdiğini, bağışıklık sistemimizin dirayetini düşürdüğünü biliyoruz. Bir şeylerin yolunda gitmediği inancı bugünlerde pek çoğumuzun paylaştığı bir inanç ama birisi çıkıp da “Artık hiç bir şey yolunda gitmeyecek!” veya “Tünelin ucunda asla bir ışık yok!” derse burada artık ciddi bir ümitsizlik söz konusudur. Makul olandan olmayana çok hızlı geçiş yapabiliriz, tahammül eşiğimiz birden aşılabilir, kendimizi birden işe yaramaz düşünceler girdabında debelenirken bulabiliriz. Kendimizi olumsuz olanı sürekli tekrar edip durmaktan alıkoymalıyız. Biz sorumlu ve tedbirli davranmalıyız ama yine de gerçekçi korku ve kayıpların yol açtığı incinebilirliği ortadan kaldıramayız. Farkındalık, sert gerçeklerle yüzleşmek ister. Fantezilerden sıyrılabilmeyi, bir süper anne veya babanın bizim bütün sorunlarımızı çözmek için bir yerlerde beklemediğini kabullenebilmeyi gerektirir. Korkutucu, acı dolu gerçekliği eğip bükmek yerine, onunla yüzleşmek.

Varoluş eskinin yıkıldığı ve yeninin de bir türlü kurulamadığı bir buhran döneminden geçiyor. Demek ki ayağımızı o kadar da yere sağlam basmıyormuşuz!

Benliklerimizin ölümsüz olduğuna dair o ebedi yanılsamanın hakikatin aynasında parçalandığı bir andayız. Faniliğimiz karşısında savunmasız ve çırılçıplağız. Koronavirüs krizi bizi uykularımızdan sesliyor. Aşina ve güvenli olan; artık yabancı ve tehditkâr. Sevdiklerimize sarılamıyoruz bile. İnsan gördü mü köşe bucak kaçıyoruz. Bildiğimiz ve anladığımız hayat bize sırtını döndü ve artık hiçbir şey çantada keklik değil. Dünya tepetaklak oldu ancak tekinsiz olan bizim için hayatı gözden geçirmek ve bir nefis muhasebesi yapmak için bir fırsattır da. Bilim adamları bir mucize için gizliden gizliye dua ediyor, din adamları gizliden gizliye bilimden medet umuyor. Varoluş eskinin yıkıldığı ve yeninin de bir türlü kurulamadığı bir buhran döneminden geçiyor. Demek ki ayağımızı o kadar da yere sağlam basmıyormuşuz! Bugünlerde hepimiz umut ve umutsuzluk, güven ve korku arasında gidip geliyoruz. Havf ve reca, ümit ve korku arasında salınan insanlık. Bu dalgalanmaları yaşıyoruz zira geleceğin ne getireceğinden emin değiliz. Mevcut gerçekliği geçmişin felaketleriyle tartıyoruz. Daha kötü olabilir miyiz? Buradan yücelerek mi çıkacağız yoksa alçalarak mı? Yaşadığımız bu felaketten bir şeyler öğrenebilecek miyiz? Yeri geliyor geçmiş anılar uyanıyor ve zihni yoğun endişeyle dolduruyor, yeri geliyor olumlu anılar gün yüzüne çıkıyor ve bize yol gösteriyor. Uluslar, komşular, insanlar arasında dayanışma örnekleri sergileniyor.

  • Çatışmalara ara veriliyor, daha kuşatıcı ve merhametli bir dil bir sabah esintisi gibi dünyayı dolaşıyor. Ama kimileyin de yabancı düşmanlığı ayyuka çıkıyor, ekonomik yarar dili insan hayatının önemine dair söylemleri bastırabiliyor. Dünya daima oluş ve bozuluş, inşa ve tahrip arasında salınır. Kevn ve fesad. Bozuluşun şafağında daima ürpeririz. Bu ürpertiyi işe yarayacak bir şeylere dönüştürebilecek miyiz? Hayırlı bir istikamet tutturabilecek miyiz buradan sonra? Kendimize şu sıkıntılı dönemde de başlarının ıstırabını dindirebilecek bir rol ve sorumluluk biçebilir miyiz?

Bu ölümcül salgından büyüyerek çıkmak bizim elimizde. Keder ve endişemize demir atmak yerine, onları üretken bir sürecin yakıtı kılmak zorundayız. Böylece yitirdiğimiz kontrolün tam karşısındaki terazi kefesine bir şeyler koymuş olacağız. Hayatımızın şu zoraki yavaşlatılmış döneminde aslına bakarsanız pek az şey vuku buluyor. Hayat artık daha sessiz, kanallar ve atmosfer daha temiz, yabanıl doğanın hayvanları bile boşaltılmış şehirlerimizi gezmeye geliyor. Dünyanın önemli bir kısmı evinde oturmuş bekliyor. Soracağımız soru: “Ne yönde değişmeliyim?” Her zaman elimizde seçenekler var, en rahatsız edici gerçeklik karşısında dahi tepkilerimizi seçme özgürlüğümüz bulunuyor. Uyaran ile tepki arasındaki boşlukta bizim özgürlüğümüz yatar. Nasıl tepki vereceğimizi o özgürlük alanında seçeriz. Kibir mi tevazu mu, dünyanın efendisi olmaya yeltenmek mi dünyanın sıradan bir sakini olmaya rücu etmek mi, egosistem mi ekosistem mi?

Osmanlı tıbbının altın kuralı: Az ye
Nihayet

Zamanın kesintiye ve işgale uğramaması nedeniyle uzun ve geniş şimdiyi, yekpare geniş ânı deneyimliyor evinde tecrit olanlar. Tecrit edilmiş olmanın bizi mahrum bıraktığı şeyi bulmak için soyut bir hesaplamaya girişmek lazım belki. Şu an mahrum kalıp da bir daha kavuşamamaktan korktuğumuz şeyler nelerdir? Şimdi bizi mutlu ve huzurlu kılıp da tecrit sona erdiğinde özleyeceğimizi düşündüğümüz şeyler nelerdir? Temel olana bu şekilde varabiliriz. Hayatın süslerini eksiltebileceğimizi ve azın da yettiğini öğrendik. Koşuşturmadan da hayat devam eder, daha az tüketerek de var olmaya devam ederiz. Mevcutla yetinme tok gözlülüğü, bir yandan bizi onaran, dengeyi kuran bir şey olsa ama beri yandan da insanlığımızın geri çekilmesi. İnsan soyunun tanımlayıcı özelliklerinden biri yaşam atılımı, hayat gücü. Henüz büyümeden içine büzüşen varlıklar tohum bırakmıyor. Dengeyi yaşam yönünde korumak için, kuruyan her dalımıza karşılık başka yerden filiz vermek gerekiyor.

İyiliğe giden yol birbirimize gösterdiğimiz özenden geçiyor. Kendimizi sakınmakla, başkalarını da sakınıyoruz. Kendi direncimizi artırmakla toplumun direncini de artırıyoruz.

İhtimallerin hesap cetvelinden kurtulmak ya da o cetveli genişletmek için yeni imkânlar yarattığımız gibi, öngörülemez olandan sakınmak, o alanı daraltmak için de yeni dayanışma biçimleri yaratıyoruz. Daha önce tekinsiz ve risk olarak görünen şeylerin üzerimizdeki etki gücünü azaltıyoruz, taşıyabileceğimiz kadarını yükleniyoruz. Bağışıklık kazanmanın bir başka şekli de bu. İyiliğe giden yol birbirimize gösterdiğimiz özenden geçiyor. Kendimizi sakınmakla, başkalarını da sakınıyoruz. Kendi direncimizi artırmakla toplumun direncini de artırıyoruz. Bu, tek halkanın bir zinciri ya da tek tuğlanın bir duvarı güçlendirmesinin yolunun, onun mümkün olan en üst seviyede kendini yetkin kılmasından geçtiği anlayışıyla örtüşüyor. Sadece virüs için değil, ruhsal direncimiz de bulaşıcı hastalıkla mücadelenin bir bileşeni. Bazı kaygılar, bizim bütünlüğümüzü sarsmadan geçiştirebildiğimiz şeyler olabilir ama onların dolaşıma sokulması, direnci daha zayıf olanların kırılmasına neden olabilir. Umudun kanatlarına tutunmadan zorlukları aşamayız. O halde aşk ile bir defa daha söyleyelim: ‘Bu da geçer ya Hu!’