Çatı katları, bodrumlar, iyi komşular

CİHAN AKTAŞ
Abone Ol

Günümüz şehirlerinde, İnsancıklar romanında yer alan bu gotik dehşet cümlesini kurmak için ne çok sebep var! Apaçık kendini gösteren tehditlere yumulur gözler, dağlar gibi enkazlara yol açılır. Teras katlar binalara kuralsızca eklenirken, bodrum katı genişletmek için kolonlar kesilir. Mülk sahibi, er geç affa uğrayacağını bilmenin genişliğiyle yukarı çıkar, yana yayılır, yıkar, ekler. Duyan bir hikmete yorar, bilen üzerine almaz, öğrenen neme lazım der, geçer.

“Koş küçük kız, koş, acele et. Biraz sonra korkunç şeyler olacak burada.”

Geleneğimize uygun olan, ihtiyaç duydukça oda eklemektir ana binaya ancak artık insanlar kendi arsalarına ev yapabilecek şartlardan uzaklar. Yakın zamana kadar kırsal kesimde sürerdi bu yöntem. Şehirlerdeki gecekondu mahallelerinde de aile genişledikçe oda oda büyürdü evler. Apartmanlarda ise sakinlerin çoğunluğu mekân kendi yaşadığı daireden ibaretmiş gibi yaşıyor artık. Çatıdan zemine, uyum sorunlarıyla ilgilenmez kimse; selam sorumluluk yükler diye asansör önlerinde sağır kesilir insanlar birbirine.

Bodrumlar, karanlık alanlardır, korku filmlerinin de sık başvurduğu mekânlardır. Yılların biriktirdiği sırları tavan aralarıyla birlikte paylaşırlar. Ebeveynler, çocuklarını bodrumlara girmeme konusunda uyarır; bir bildikleri vardır hep. Tavan arasına bir şeyler sürülür, süpürülür, kapatılır ancak orası büsbütün yalıtılamaz, bodrumlar gibi. Toplumun henüz makbul sayılmayan aklı bir karış havadaki fertleri sığınır oraya. Ellerinde rulolarla merdivenlerden inip çıkarlar. Tutkuları adına aç kalmayı göze alan solgun yüzlü, parlak bakışlı hayalperestlere de nispeten “deli” gözüyle bakmaz mı toplum…

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Rus roman yazarıdır.

Tolstoy mu Dostoyevski mi isimli kitabında George Steiner Yeraltından Notlar’dan yola çıkarak, “Simgesel mimaride tavan arası odaları, tersine çevrilmiş bodrumlardır” şeklinde çarpıcı bir tespitte bulunur. “Zemin döşemesinin hemen altındaki alanın daha da güçlü bir imge yarattığını” Dostoyevski bu kitapta anlatmıştı. “Çünkü ruhu katmanlı bir şey olarak görme eğilimindeyizdir ve her türlü protestonun ve mantıksızlığın ‘aşağıdan’ geldiğini söyleme alışkanlığımız vardır.” diye devam eder Steiner.

Bodrumlar bazen devrimcilerin fırladığı beşiktir, bazen de spekülatörlerin. Anti-kahramanların mekânıdır hiç gün ışığı almayan rutubetli odalar, bazen de geleceğin yıldızı orada parlamaya başlar. Çatı katlarına gün ışığı sızar ancak onlar da gece yarılarında bir ürperti hissettirir. Edebiyatta çatı katları deli kadınların, çatlak kafalı uzak akrabaların, tekinsiz yabancıların yeridir. Gotik romanlardaki kilitli odanın gizemi, Doğu masallarındaki kırkıncı odayı hatırlatır. Baştan atılmak istenen bir “dilsiz” için çoktan korkunç bir şey olmuştur. Jane Eyre, mürebbiye olarak çalıştığı Rochester Malikânesinde tavan arasına kapatılan Bertha Mason’un “deli” olduğuna inanmıştı kolayca. Karizmatik, ketum, yakışıklı patronunun zaviyesinden bakmamak elinde değildi. Bertha genetiği itibarıyla deliliğe yatkındı ancak insan bir yere kapatıldığı için veya sadece ihanet yüzünden de delirebilir. Rochester, Jamaikalı eşi Bertha’yı Londra’ya getirdikten sonra muhtemelen dengi gibi göremez olduğu için de tavan arasında bir odaya kapatarak “deli” diye damgalanmaya terk etti. Çünkü Bertha bir “kreol”du; Batı Hindistan’da doğmuştu, “beyaz” kökenli olsa da saf bir Avrupalı sayılmıyordu. Kim bir Kreol’un haklarını korurdu ki…

Bertha bodruma değil de çatı katına kapatıldı, çünkü kocasının evlilik hukukuna dayanarak onun parasıyla aldığı ancak kendi adını taşıyan malikanede bodrum, evdeki işlerin yürümesini sağlayan hizmetçilere ve hizmetlere ayrılmıştı, ayakaltıydı.

Jane Eyre, Charlotte Brontë'ın 1847'de yayımladığı romandır.

Asıl Jane Eyre romanı, Bertha’nın trajedisini daha fazla açmaya niyetli görünmez ama elbet hayal gücümüzü de sorgulayamaz kimse. Kendisi de bir Kreol olan Dominik doğumlu Jean Rhys, Geniş, Geniş Bir Deniz isimli romanıyla Jane Eyre’i, Jamaikalı deli kadın Bertha karakteri yerine koyduğu Dominikli Antoinette’ye odaklanacak şekilde yeniden yorumladı. Rochester, kısa yoldan zengin olmak için geldiği sömürge topraklarında, İngiliz göçmeni zengin bir ailenin güzel kızı Antoninette’yle evlenir. Viktoryen dönemi hukuku ona, eşinin mal ve mülkleri üzerinde istediği gibi tasarruf etme hakkını tanımaktadır. Atalarının yurdu İngiltere’ye giderken Antoinette sadece mülklerini değil, adını da yitirmiştir. Üstelik kocasının elinde onun “deli” muamelesini görmesini sağlayacak sahte belgeler vardır. Başına geleceklerden kaçabilmesi için hiçbir yol bırakılmamış gibidir.

Spivak’a göre, Antoinette’in Jamaika’nın özgürleştirilmesi sırasında orada büyümesi ve yerli siyahlar tarafından “beyaz karafatma” olarak aşağılanması hem emperyalizm hem de yerlilerce tutsak edildiğini gösterir. Yeri yoktur, bu yüzden de sürekli “Buradan gidelim,” deyip durur. “Sömürgecinin toplumsal misyonunun yüceltilmesi için kendini kurban eden sömürge öznesinin inşası”ndan da söz eder Spivak. Chorlette Bronte’nin kurgusunda Bertha evi ateşe verip kendini öldüren deli kadın rolünü oynamalıydı ki Jane Eyre İngiliz romanının feminist ferdiyetçi kadın kahramanı olabilsin.

Şatolar, malikâneler gotik romanlarda kaldı; köşklerin, konakların yerine apartmanlar, plaza ve rezidanslar dikildi. Ortalama apartman katlarında tavan arası yok artık; çatı da teras katı dikkate alacak şekilde biçimlendiriliyor. Apartman önlerinde pek az insan birbiriyle selamlaşıyor, huzur kısıtlı iletişimde aranıyor. Sağırlaşmak da nereye kadar? Gece yarısı gürültüsüne itiraz, komşu cinayetine yol açabilir. Katlar ve daireler arasında gidip gelen “kapıcı”ya çok görülür zemin katta ışıklı bir oda. Karanlık bodrumun bile çok görüldüğü görevli “kapıcı” ismine sıkıştırılır ki projede kendisi için ayrılmış dairede oturmaya layık bulunmasın. Apartman sakinleri arasında, görevlinin evlatlarına incitilmiş gururlarını onarma borcunu hatırlayanlar müstesna insanlardır.

  • Koş küçük kız, koş… Saklan bir deliğe, düğün silahsız olmaz diye az önce av tüfeğiyle havaya ateş açtı sizin sokakta bir damat, kutlama dönüşü; yanında telli duvaklı gelin.

İnsanlar evlerini apartmana çevirirken, bodrumlarını atölye olarak tasarlamamışlardı. Ekmek kavgası, mekânları dönüştürür. Depo alanı, merdiven boşluklarına, kapı önlerine, çatı katına taşınır ve bodrum tekstilciye veya mülteciye kiraya verilir. 1970’lerin gecekondu mahallelerinde bodrum atölyelerin girişi kazılarak açılıp bir kapakla kapatılırdı. Çalışanlar genellikle çevre mahallelerden gelir, sessizce yeraltına inerlerdi. Silikozis ve astım hastası olarak çıkarlardı bir zaman sonra.

Yarı bodrum bile olmayan bir kapıcı dairesinin ciğerlerini çürüttüğü dostum Vahide iki yıl önce, korona nedeniyle vefat etti. Ona ancak WhatsApp’la ulaşabilirdim, telefon çekmezdi yaşadığı yerde. “Kapıcılık” hem yüreği aşındırır hem ciğeri; kapıcıysanız, tıpkı ev işçileri gibi ciğerlerinizin kalitesiz deterjanlarla zehirlenmesinin önünü alamazsınız. Koş küçük kız, koş… İsimden, seslenmeden, evsiz kalma korkusundan nereye koşacaktı Vahide…

İnsancıklar, 19. yüzyıl Rus yazarlarından Dostoyevski'nin ilk romanı.

Eğer bir gün mavi yakalıların yerini robotlar alırsa, en haklı dayanak olur böyle bir borcu biriktiren tarih. Fabrika işçiliğinin insanı kendine yabancılaştırdığını, kişisel bütün özelliklerini ve zekâsını dışa vurmasını mümkün kılan heyecanını silip süpürdüğünü fark etmişti Dostoyevski. Yanında küçük kızıyla daire kapılarını çalan görevli ne yapsın, ruhen ezik insanların talepleri gibi şikâyetleri de bitmek bilmez.

Köyden toprağını bırakıp gelenler ya bodrum atölyelerinde işçi oldular ya da inşaat işçisi. Kimisi de eş dost aracılığıyla bir apartmanda kapıcılık işi buldu. Kendi toprağında üreticiyken mahrum bir tüketiciye dönüştü karı-koca, çift çubuk sahibiyken karanlık mekânlara kapandı. Tatil günlerinde çocuklarıyla parklarda vakit geçirmeleri gözlere batar, deniz kenarına inmek zaten büyük lüks olur yoğun iş temposunda. Daha önceki göçmen kuşaklar gibi köyden erzak temin edemezler; üretim zinciri koptu orada, araziler çoraklaştı. Salgın geldi, nefesleri daha da daraldı. Kırsala göç, çift çubuk işi, artık zenginlerin planı olabilirdi.

Bodrumların, “alt kattakilerin” neredeyse “böcek” olarak görüldüğü bir sistem, bir zihin yapısı, bir işleyişle alakasını 6 Şubat depremlerinin enkaz sahnelerinde de gördük. Mekânın illegal yüzü, orada “karanlık” işleri meşru görmeyi yerleştirdi zihinlere. Çatı katta neler olup bittiğini haber verir gürültüler, bodrumda yaşananları fark etmek ise özel bir dikkat gerektirir. Mahremiyetin erkeklerin yaşadığı tarafla araya iple gerili çarşaflarla sağlandığı yarım bodrumlarda çocuklarıyla birlikte yaşama savaşı veren mülteci kadınları günışığında nadiren görebilirsiniz.

Çatı katta neler olup bittiğini haber verir gürültüler, bodrumda yaşananları fark etmek ise özel bir dikkat gerektirir.

Küçükyalı’da sekiz on yıl önce, yağmurun sel gibi aktığı bir ağustos sonunda sığındığım emlak ofisinde, gözden ırak bir kapının açılmasının ardından arka arkaya içeri giren mavi önlüklü kadın işçilerle karşılaşmıştım. Her gün önünden geçtiğim binanın derinlerinde bir seramik atölyesi varmış meğer. Bu kadınlar yer altında belki on saat kalıyorlardı, muhtemelen sigortasızlardı, rastlantı eseri görmüştüm; yağmur yüzünden bodrumu su bastığı için çıkmak zorunda kalmışlardı. Akrilik boya türleriyle haşır neşir oldukları hâlde açık havadan uzak yaşıyorlardı, kim düşünürdü sağlıklarını?

Kopukluk, kesinti, taksimler, tuhaf katmanlar, hiyerarşi hevesleri, huzur ve güveni türdeşle yüksek duvarların ardına çekilmede arama, nasıl da bir vurdumduymazlık gerektiriyor. Bir binanın bütün katları değil sadece, bir mahallenin sakinleri de birbiriyle irtibatlı, birbirinden haberdar olmalı.

Ebru Altın için her şey daha farklı gelişti. Neyse ki komşuları onu duydu hatta dinledi, dahası dert ortağı oldu; kocası işsiz kaldığında evini geçindirmek için bir hâl çaresi arayan Ebru’yu, teras çatıda kocasından öğrendiği bıçak yapımı için bir tezgâh kurmaya teşvik etti.

Böylelikle teras çatıya tezgâhlar yerleştirdiler eşiyle. Gürültülü bir işti ancak en üst katta oturdukları için, gürültü daha çok kendi evlerine yansıyordu.

Ebru, 17 yaşında evlendi. Osmaniye’nin Karaçay mahallesinde halk, geçimini bıçak imalatıyla sağlıyordu. Eşinin bu mahallede yaşayan ailesi de sülalece bıçak yapımıyla iştigal ediyordu. Böylelikle o da eşinden bıçak yapmayı öğrendi. Evlendikten sonra 2010’da, aşamalı olarak Esenler’e göç ettiler. Döndüler, beş ay sonra tekrar göçtüler. Sivaslı bir ailenin çeşitli üyelerine ait olan aile apartmanında yaşamaya başladılar. Dört katlı apartmanda tek yabancı Altınlar’dı. Bir kez daha Esenler’i seçmelerinin sebebi, eşinin küçük yaşlarda bu ilçede bir tekstil atölyesinde çalışırken edindiği çevreydi. Eşi yine bir tekstil atölyesinde çalışıyordu, gelgelelim bir süre sonra ayrılmak zorunda kaldı. O yeni bir iş ararken genç kadın da ailenin geçimine katkıda bulunmak için neler yapabileceğini düşündü. Güvenlik alanında kursa gidip sertifika almıştı. Ancak başörtülüydü ve başvurduğu kurumlar, başörtüsünü çıkarttığı takdirde işe alabileceklerini belirtiyorlardı. Komşuları Altınlar’ın iş aradığından haberdardı. Çeşitli tamir işlerinde yardım isterlerdi. Bıçakçılık zanaatına vakıf olduklarını öğrendiklerinde, “Ne güzelmiş işiniz, çatı katı müsait, kurun tezgâhı yapın” diye teşvik ettiler. Bodrum katta tekstil atölyesi vardı, çatı katta da pekâlâ bıçak atölyesi olurdu. Böylelikle teras çatıya tezgâhlar yerleştirdiler eşiyle. Gürültülü bir işti ancak en üst katta oturdukları için, gürültü daha çok kendi evlerine yansıyordu. Yine de apartman sakinlerinin rahatsız olmayacağı saatlerde çalışmaya özen gösterdiler. Kılıç, hançer, çakı ve daha çok da mutfak bıçağı üretiyorlardı.

Ebru sokak sokak dolaşarak ellerindeki bıçakları satmaya başladı. Kapı önlerinde, sokak ortalarında, parklarda oturan kadın gruplarına yöneliyordu.

Eşi pazarda satışa çıktığında zabıta, bu bıçaklar pazar işi değil, diye engel olmuştu. Dükkân açacak güçleri de yoktu. Ebru sokak sokak dolaşarak ellerindeki bıçakları satmaya başladı. Kapı önlerinde, sokak ortalarında, parklarda oturan kadın gruplarına yöneliyordu. Aralarına oturup anlatırdı. Apartmanların zillerine basıp beklerdi. Açanlar da olurdu açmayanlar da. Sokakta da herhangi olumsuz bir tepkiyle karşılaşmadı. Kadın veya erkek, bütün müşterileri, “Helal olsun” diyorlardı. Sonraki aşamada Dörtyol Meydanı’ndaki belediye stantlarında satışa sundu bıçaklarını. Üçüncü aşamada eşiyle birlikte bıçak dolu valizlerle züccaciye mağazalarına gittiler.

“…karşımda gücümün yetmediği bir taş duvar var diye büsbütün boyun eğmeğe de razı olamam” der ya Yeraltından Notlar’ın kahramanı…

Vahide’nin nefesi, bodrum kat yaşantısına ancak yirmi sene dayanabilmişti. Ebru Altın şanslıydı, aile apartmanında oturuyordu. Binada insanlar birbirinden haberdardı. Haberdarlık bir güven oluşturuyor, anlama çabasının yanı sıra dayanışmaya da yol açıyor.

İş ve faaliyetler, bağlantı ve ilişkiler mekânı dönüştürüyor. Cinnet üreten ortamlar sanatçı ve zanaatkârın elinin değmesiyle arınıyor kirinden, karanlığından. Birbirine kulak verenlere, bina da seslerini duyuruyor.