Eminönü’nün istikbali İstanbul’un istikbali

SEMİH AKŞEKER
Abone Ol

Eminönü ve Kentsel Dönüşüm sözcüklerinin birlikte telaffuz edilmesi bile bende bir irkilmeye neden oluyor. Bunda son yirmi yılda yaşanan kötü kentsel dönüşüm örneklerinin büyük payı olsa gerek. Tarihi şehirlerin muhafazası için takip edilecek yol ve yöntem bellidir. Bu iş için yeni icatlar yapmaya gerek yok. Koruma meselesinde en deneyimli kıta Avrupa’yı örnek almalıyız. Avrupa’dan geçmişte neler almadık, neler taklit etmedik ki? Avrupa’dan örnek alabileceğimiz belki de en önemli husus “koruma” (muhafaza) kültürü idi ve maalesef onu almaya yanaşmadık.

Merak ve tecessüsümü iyi bilen babam, isteğimi kırmayarak beni hem yeni açılan (1973) Boğaz Köprüsü’nü göstermek hem Topkapı Sarayı’nı gezdirmek üzere İstanbul’a götürme sözü vermişti. Sevincime diyecek yoktu, zira hem İstanbul’u görecek hem ilk defa vapura binecektim. Yalova, Heybeli, Büyükada derken ufukta İstanbul semaları görülmeye başladığında o eşsiz silüet bana sanki bir masal şehre ya da büyülü bir dünyaya yaklaşmakta olduğumu hissettirmişti. O yıllarda Yalova’dan İstanbul’a gelen vapurlar Sirkeci İskelesi’ne yanaşırlardı. Kısa ve zevkli bir yolculuğu müteakip vapurdan inmiş, iskeleden Gülhane Parkı istikametine doğru yürümeye başlamıştık.

Eminönü İstanbul için çok önemlidir. Çünkü İstanbul’u İstanbul yapan her ne vasıf/nitelik varsa hepsi buradadır.

Bâb-ı Ali’nin önüne gelince biraz soluklanmış, sonra Alay Köşkü Caddesi’nden Sultanahmet’e doğru çıkan yokuşu tırmanmıştık. Sadece bu 20 dakikalık yürüyüş ve seyir bile çocuk muhayyilemi tetiklemeye yetmiş, adeta bir duygu seline kapılmıştım. “Ne asude şehir ve ne bahtiyar insanları var” demiştim içimden sessiz sessiz. Ancak yedi yıl sonra mimarlık okumak üzere İstanbul’a tekrar geldiğimde şehrin büyüsünü bir parça yitirdiğini hissetmiştim. Doğrusunu söylemek gerekirse kısmi bir takım iyileştirmelere rağmen şehrin genel olarak özgünlüğünü yitirmeye devam ettiğini görüyoruz.

* * *

  • Yazı konusu genelde İstanbul, özelde Eminönü ve kentsel dönüşüm olunca Eminönü üzerine de birkaç söz söylemek isterim. Eminönü nazarımda İstanbul’un kalbidir. Eğer İstanbul semtleri arasında ona bir pâye tahsis edecek olursak bu ancak baş semt olabilir. Franz Kafka anlaşılmak için bilhassa abarttığını söylemekten çekinmez, oysa ben abartmıyorum, sadece gerçeği ifade ediyorum. Aslında Eminönü için uygun gördüğüm bu yakıştırmanın halk muhayyilesinde de bir karşılığı olduğunu tecrübe ile biliyorum.

Şöyle ki; İstanbul’a tahsil için geldiğim 80’li yılların başında bir gün Kabataş’tan Bayezid’e gitmek üzere troleybüse binmiştim. Hem yolculuk yapıyor hem merakla etrafa bakınıyordum. Birden önümde oturan iki yolcunun konuşmalarına dikkat kesildim. Biri “Nereye böyle?” diye sormuş diğeri “İstanbul’a” diye cevap vermişti. Hani derler ya neredeyse şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Biz hangi şehirdeydik ve şimdi nereye gidiyorduk? Artık gözümü bir an olsun önümdeki yolcudan ayırmıyordum, bakalım hangi durakta inecekti ve bakalım İstanbul dedikleri yer neresi idi? Adamın Sirkeci ile Cağaloğlu arasındaki durakta indiğini görünce asıl İstanbul’un burası olduğunu ancak o zaman anlayacaktım. Doğru ya İstanbul başka neresi olacaktı? Saray, Bab-ı Ali, Ayasofya, camiler, hanlar, hamamlar, çarşılar vb. hep burada değil miydi?

Tarihin, kültürün, sanatın, mimarinin, eğitimin, hatta üretim ve ticaretin bir arada bulunduğu böyle bir başka semti daha yoktur İstanbul’un.

***

Şimdi müsaadenizle projektörlerimizi bir yüz yıl öncesine çevirelim istiyorum. İstanbul, Cumhuriyet’in ilk yıllarında büyük bir şans eseri “olduğu haliyle korunması” şeklinde özetlenebilecek bir teklife muhatap olmuştu.

İstanbul Aksaray

Fransız Mimar Le Corbusier 1911 yılında ilk defa gezip hayran kaldığı İstanbul’un imarı için Reisicumhur Mustafa Kemal’e bir mektup göndermiş, hatta bilabedel bu işe talip olduğunu bildirmişti. Lâkin teklif hiç hoş karşılanmamış, cevap vermeye bile tenezzül edilmemiştir. Le Corbusier de sonradan teklifini safça bulmuş olmalı ki ileride yazacağı hatıratında, bu teşebbüsünü “hayatımın en dramatik hatası” olarak niteleyecekti. Zira “koruma” odaklı bir teklif modernleşme (yenileşme) yanlısı yeni yönetime sunulabilecek herhalde en bahtsız teklifti. Yeni devletin o heyecan dolu kuruluş günlerinde her şeyin yeniden inşa edileceği düşüncesiyle kim eskiye rağbet eden böyle bir teklife müsamaha ile bakabilirdi? Fakat gerçek şu ki teklif kabul görmüş olsaydı İstanbul bugün muhtemelen Avrupa’da en iyi korunmuş şehirlerden birisi olacak ve belki de Avrupa’nın daimi kültür başkenti olarak anılacaktı.

  • Devletin yeni yöneticileri başlarda nedense İstanbul’a karşı adeta küskün bir vaziyet almış, yeni devletin kısıtlı bütün imkânları başkent Ankara için seferber edilmişti. Evvela Ankara modern bir şehir olarak inşa edilecek, bütün ülkeye örneklik teşkil edecekti. On yıl sonra Ankara’da işlerde biraz mesafe alınınca sıra nihayet İstanbul’a gelmiş, fakat bu sefer “olduğu haliyle koruma” teklifinin zıddına maalesef “yıkmayı ve geniş yollar açmayı” esas alan bir imar planı çizdirilmişti. Artık yıkımlara ramak kalmıştır.

Fakat Atatürk’ün ani vefatı ile proje beklenmedik bir şekilde akamete uğrar. 1957’de hafızalardan bile silinen projeyi Menderes hatırlar ve maalesef uygulamaya karar verir. Hadisenin devamını herkes biliyor, tekrar etmeyim, şehir birkaç sene içinde kepçe ve dozerlerle tarumar edilir. İstanbul, o günlerde ülkenin geri kalma nedeni bizzat kendisi imiş gibi bir muamele görür. Hiçbir akl-ı selim ses bu öfke selini durdurmaya muvaffak olamaz. Bu hengâmede sadece sur içinde tarihi kıymeti haiz on bin bina yıktırılır. Ancak kaderin cilvesi yıkılan evlerin kamulaştırma bedelleri ödenmediği ya da eksik ödendiği için Menderes’in Yassıada mahkemelerinde uzun uzun sorgulanmasına neden olacaktır.

Tarihin, kültürün, sanatın, mimarinin, eğitimin, hatta üretim ve ticaretin bir arada bulunduğu böyle bir başka semti daha yoktur İstanbul’un.

O günlere bizzat tanıklık eden merhum mimar Aydın Boysan yıkımları şöyle anlatır; “Eski İstanbul sanki dilimlendi. Yeni caddeler şebekesi ağı, sur içi eski İstanbul’un üstüne çöktürüldü. Her açılan bulvar, şehrin bağrında yüzlerce metre genişlikte şehir şeritlerini kazıdı. Arada kalan yerlerdeki arazi parçalarına, yüksek katlı bitişik nizam yapı ruhsatları verildi. Nüfus yığılması düşüncesizce teşvik edildi. İstanbul Üniversitesi, hatta Belediye’nin kendisi, vahşi kitleli binalarla şehrin eski mahallelerine ve tarihi bölgelerine yayıldı. Eski İstanbul’un üzerine yeni bir İstanbul çöktü ve eskisini tarihe gömdü. Eski İstanbul’dan hâlâ gözle görülebilenler, gömülen tarihi şehrin sanki mezar taşlarıdır." İstanbul tarih boyunca her dönemde pek çok yıkım görmüş olsa da bu son yıkımlar ona vurulan en büyük darbe olarak tarihe geçecektir.

Bugün artık en azından bir şehre karşı da suç işlenmiş olabileceği gerçeğini öğrenmiş bulunuyoruz. Bugünden sonra yapılacak iş kalanları muhafaza etmekten başka ne olabilir?

***

İnsanların tarihi bina ve şehirlerin de bir değeri olduğunu anlaması maalesef çok uzun zaman aldı. Nihayet insanlık son iki asırda “koruma” konusunda bilinçlendi ve medeni toplumlar eski eserleri, binaları, şehirleri korumayı birer vazife olarak görmeye başladı. 1920’lerden itibaren tarihi şehirleri “korumak” için tüzükler, yönetmelikler, yasalar çıkarıldı, üniversitelerde bilim dalları kuruldu. Çağdaş dünya eski şehirleri korumayı medenilik göstergelerinden biri olarak görüyor artık. Ancak yine de böyle bir bilincin tüm dünyada değil sadece belli başlı toplumlarda karşılık bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Zira ülkemizde ve dünyanın başka ülkelerinde tarihi eserlerin bilgisizlik ya da özensizlik gibi nedenlerden dolayı hala tahrip ve yok edildiğini görüyoruz.

O yıllarda Yalova’dan İstanbul’a gelen vapurlar Sirkeci İskelesi’ne yanaşırlardı.

Oysa geçmişi ve kültürü anlamanın bir yolu eskiyi (mitler, destanlar, sanatlar, binalar, şehirler vb) yaşatmaktan geçmektedir. Eskiyi muhafaza, geçmiş ile rabıta kurmamıza, köklerimizin izini takip etmemize yaradığı gibi kültürel devamlılığı sağlamak açısından da büyük önem arz etmektedir. Zira geçmiş sadece hatıralar manzumesinden ibaret değildir, geçmiş; kök, birikim, tecrübe olduğu kadar ilham kaynağıdır aynı zamanda. Bütün kadim şehirlere ve elbette İstanbul’a da bu gözle bakmalıyız. İstanbul ciddi oranda tahrip görmüş olsa da hala geçmişten önemli izler taşımaya devam ediyor. Artık müsaadenizle sadede gelmek istiyorum.

  • Eminönü ve Kentsel Dönüşüm sözcüklerinin birlikte telaffuz edilmesi bile bende bir irkilmeye neden oluyor. Bunda son yirmi yılda yaşanan kötü kentsel dönüşüm örneklerinin büyük payı olsa gerek. Tarihi şehirlerin muhafazası için takip edilecek yol ve yöntem bellidir. Bu iş için yeni icatlar yapmaya gerek yok. Koruma meselesinde en deneyimli kıta Avrupa’yı örnek almalıyız. Avrupa’dan geçmişte neler almadık, neler taklit etmedik ki? Avrupa’dan örnek alabileceğimiz belki de en önemli husus “koruma” (muhafaza) kültürü idi ve maalesef onu almaya yanaşmadık.

Türkiye, bundan sonra Batı’da uzun dönemlere sâri sayısız tartışma ve uzlaşmalarla yürürlüğe giren ve onların tecrübe ve birikimini ortaya koyan “koruma ve yaşatma” odaklı bütün belge, tüzük, protokol ve bağlayıcı yasalara ister imza atmış ister atmamış olsun uymak durumundadır. Batı’da eski şehirler halkın bilinçliliği kadar koruma yasaları sayesinde bugünlere aktarılabilmiştir. Koruma teşebbüsü başlarda herhangi bir maddi fayda hedeflenmeden tatbik edildiği halde sonraki yıllarda kültür turizmi adı altında Batı ekonomisine ciddi katkılar sağlamış ve hâlâ sağlamaya devam etmektedir.

Şehir ve şehir cerrahı
Nihayet

Gönül arzu eder ki Eminönü özelinde bütün İstanbul daha fazla gecikmeden “devlet projesi” ile koruma altına alınmalıdır. Başta partiler, üniversiteler, meslek odaları, hatta sayıları çok azalmış da olsa gayrimüslim azınlıklar… gibi bütün toplumsal katmanların rızası ve uzlaşması ile proje hayat geçirilmelidir.