Eşyanın hikayesi: Sefer tası

AYŞE SEVİM
Abone Ol

Sefer tası ile birlikte işe gidenlerin peşine evlerinin kokusu da yapışır. Dosyaların, tel zımbaların, mühürlerin arasında eve dair serpintiler olur. Bir çocuğun kahkahası, bir kadının gülüşü belli belirsiz duyulur.

Bir Fransız filminin içine elimi sokup size sefer tasıyla alakalı cümleler çıkaracağımı söyleseydiniz inanmazdım. Başımı hafifçe yana eğip, yüzünüze “daha neler” dercesine bakardım. Sefer tasının Fransız filminde ne işi var? Onun içi buram buram Anadolu kokar. Bazen tarlada, bazen inşaat işçilerinin arasında göz göze geleceğim bu tası, neden yabancı bir filmin kareleriyle size anlatayım ki, değil mi? Fakat öyle olmadı. Üzgünüm.

Bir Fransız filminin içine elimi sokup size sefer tasıyla alakalı cümleler çıkaracağımı söyleseydiniz inanmazdım.

Evet evet, size sefer tasını anlatmak için bir Fransız filminden bahsedeceğim. Kısa bir süre ama... Sonra cümlelerimi, paragraflarımı sırtlayıp ülkeme geri döneceğim. Şimdi şu filmin önüne sizi oturtayım. Hazır mısınız? Başlıyoruz.

Filmde bir Fransız kasabasına gelip lokanta açmaya çalışan, Hindistanlı kalabalık bir aileyi görüyoruz. Bu ailenin baharatlarla dans eden bir oğlu var. Enfes yemekler yapıyor. Zamanla Fransız mutfağının da inceliklerini keşfediyor aşçımız. Sosları, kremaları, tatlıları Hindistan’ın baharatlarıyla birleştiriyor. Bu gencimizi önce kasabadaki ünlü bir Fransız lokantası, ardından da Paris keşfediyor tabii. Hintli genç, mutfağı bir orkestra gibi kullandığı için müzik tadı veren yemekler yapıyor başkentte. Dergiler ondan bahsediyor, ünlüler onun yemeklerinden yiyebilmek için sıraya giriyor, püf noktaları merak ediliyor. Sonunda bu adam, dört duvarı camdan oluşan ve şehre tepeden bakan bir lokantaya sahip oluyor. Artık zirvede. Fakat gencimiz bu başarısına rağmen mutlu değil. Yükselirken fark etmeden içindeki neşeli delikanlıyı düşürmüş sanki. Yemek pişirirken gülümsemiyor artık. Uyuyamıyor. Geceleri sokaklarda koşuyor. Yamaklarını azarlıyor. Sesi donuk. Yüzü karanlık.

  • Bir gece yine uyuyamadığı için dışarıya çıkıyor bu adam. Saatlerce koşuyor. Sonra camdan lokantasına geliyor. Bir gökdelenin tepesinde bu lokanta. İntihar etmek için uygun bir yer. Fakat içeriye girdiğinde orada başka bir Hintliyi görüyor. Bir paspasçı. Lokantayı yeni temizlemiş. Sonra da hanımının sefer tasına koyduğu yemeği yemeğe başlamış. Bir an bakışıyorlar. Sefer tasından yemeğini yiyen adam, bizim ünlü aşçıya, “Aç mısın?” diye soruyor. Hafif adımlarla yemeğin yanına geliyor adamımız, oturuyor, ardından ekmeği sefer tasının içine batırıyor. Kocaman bir ekmek parçasını ağzına atıyor. Çiğniyor, çiğniyor, çiğniyor... Ağlamaya başlıyor. İçini çeke çeke ağlıyor. Sanki sefer tasının içinden çocukluğu çıkmış gibi, sanki ülkesi çıkmış gibi, sanki onu uzun zaman önce terk eden huzur çıkmış gibi...

Filmin devamında adam, “Üç günlük dünya, ne yapayım kariyeri” diyerek ailesinin yanına, ufak lokantasına dönüyor. Nasıl güzel bir hikâyeydi değil mi? Sizce de sefer tasının böyle bir anlamı yok mu?

Sefer tası nerede

Gelelim bizim ülkemizdeki sefer tasına... İsterseniz bu kelimeyi önce sözlükte ziyaret edelim: “Üst üste konulan ve sabit durmalarını sağlayacak biçimde yapılmış bir sap yardımıyla kolayca taşınabilen yemek kapları takımı veya bu kaplardan her biri.” Sanırım bu üst üste koyulmuş sevimli taslar sizin de gözünüzün önünde canlanmıştır. Genelde ilk kata pilav, orta kata sulu bir yemek, en üste de hoşaf ya da yoğurt konulan bu seyyar lokantacık, eskiden orta direğin en mühim eşyalarındandı. Öğle tatilinde dışarıda yemek masraflı olacağından bu taslar devlet dairelerinde çokça kullanılırdı.

Sefer tasından yemeğini yiyen adam, bizim ünlü aşçıya, “Aç mısın?” diye soruyor.

Böylelikle işe gidenlerin peşine evlerinin kokusu da yapışırdı. Memurların, dosyaların, tel zımbaların, mühürlerin arasında eve dair serpintiler olurdu. Bir çocuğun kahkahası, bir kadının gülüşü belli belirsiz duyulurdu. Takım elbiseli adamlar, tayyör giyinen kadınlar öğle tatili oldu mu yanlarındaki kapları çıkarıp masaya koyarlar ve birbirlerine evden getirdikleri yiyeceklerden ikram ederlerdi. Tabii, bu anlattığımız resim biraz geçmişte kaldı. Bu kapları kullanan kişilerin küçümsenmesi sonucu, memurlar sefer taslarını köylerine gönderdiler. O taslar tıngır mıngır ilerleyen bir otobüsle çocukların küçülen kıyafetlerinin arasında kim bilir hangi köye gitti. Memurlarımız artık hiç tanımadığı insanların kavurduğu yemekleri yiyorlar lokantalarda şimdi. Belki de otobüste öğlen yemeğini pişiren insanlarla -onları tanımadıkları hâlde- yan yana oturuyorlar.

Bir çift baget ya da bir çift zahmet
Nihayet

Memurların arasındaki tahtını kaybeden sefer tası, başka mahallelerdeki saltanatını ise korudu. Orta halli esnafın öğlen yemeklerinde onu görebildik örneğin. Bir bakkalın, berberin, ya da terzinin dükkânında göz göze geldik onunla. Yine tozun, çimentonun, çekiç seslerinin arasında karşımıza çıktı bu taslar. Henüz çatıları yapılmamış binalarda göğe bakarak açıldı her biri. Bulutlara dokundu yemeklerin kokuları... İnşaat işçilerinin çalışmaktan kalınlaşmış ellerinin arasında, hayatlarına devam ettiler. Peki, başka nerede gördük bu tasları? Memurların onları gönderdikleri köylerde tabii ki... Ot, ter ve hayvanların kokusunun tuhaf bir karışımıyla gülümseyen çiftçilerin arasında da hâlâ yaşıyor sefer tasları. Rençberler, eşlerinin ellerini omuzlarında hissettiren bu sefer taslarını yanlarında taşıyorlar. Ne güzel değil mi?

Sefer tası başta bahsettiğimiz anlamını her zaman koruyor: “Ailenin pişirdiği bir kap yemeğin verdiği huzuru, en lüks lokantalarda bile bulamazsın. O yemek, sadece baharatla pişmemiştir.”