Fırsat eşitliğinin imkânı

AYBALA HİLAL YÜKSEL
Abone Ol

Öğrenciler gelecekleri konusunda, idealist öğretmenlerinden çok daha gerçekçidirler. “Öteki” olarak bulundukları bu yerde, yalnızca ülkenin sahiplerinin “hak ettiği” hayatların dışında ve kıyısında kalacakları yaşamlara doğru sürüklenirler. Tam da bu noktada Sınıf vaat edilen fırsat eşitliğinin imkânı ve adaleti sağlamaktan aciz yasalar hakkında sorular sormaya başlar.

Bir Türk, bir Arap, bir Afrikalı, bir Çinli ve bir Fransız dokuz aylık bir periyodu aynı mekânda geçirmek zorunda kalırsa neler olur? Bir Temel fıkrasından değil, Fransa’nın kenar mahallelerindeki bir eğitim kurumunda geçen Sınıf (Entre les murs, 2008) filminden söz ediliyor. Sınıf, farklı etnik kökenlerden ve kültürlerden öğrencilerin Fransa’ya adapte olması, sahip oldukları dezavantajların önemsizleştirilmesi, kısacası eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması yönünde idealist bir atmosferde başlar. Filmin uyarlandığı romanı yazan ve kendisi de bir öğretmen olan François Bégaudeau’nun bizzat canlandırdığı Fransızca öğretmeni Mösyö Marin, öğrencilerini kendilerini ifade etmeleri yönünde teşvik eder ve farklılıkların iletişime ve etkileşime mani olmadığına ikna etmeye çalışır. Fakat o veya bu ülkeden gelen öğrenciler kendi arasında fikir birliğine varabilse de, tamamı Fransız olan öğretmenlerle aralarındaki gerilim çözülecek cinsten değildir. Zira eğitim sisteminin kendisi de yabancıyı yerliden, yoksulu varlıklıdan ayrı tutmak üzerine kurulmuş gibidir.

Sınıf (Entre les murs, 2008)

Öğrenciler azınlık mensuplarından oluşurken, okulu yönetenlerin ve eğitimcilerin tamamının Fransız olması Sınıf’taki çatışmanın temelini teşkil eder. Fransızların Fransız olmayanları terbiye etmesine ve bir anlamda “Fransızlaştırmasına” dayanan sistemin özü pek çok yönden kabul edilemezdir. Öğrenciler standartların “soluk benizli” dedikleri “beyaz adamın” alışkanlıklarına göre belirlenmesine karşı çıkar. Onları ıslah edilmesi gereken yığınlar olarak gören öğretmenler, göçmen ailelerinin yaşadıkları sorunlar ve karşılaştıkları ön yargılar, çocuklarının geleceği için büyük umutlar beslemekten çoktan vazgeçmiş veliler arasında, fark yaratmak için fazla şansları yoktur. Öğrenciler gelecekleri konusunda, idealist öğretmenlerinden çok daha gerçekçidirler. “Öteki” olarak bulundukları bu yerde, yalnızca ülkenin sahiplerinin “hak ettiği” hayatların dışında ve kıyısında kalacakları yaşamlara doğru sürüklenirler. Tam da bu noktada Sınıf vaat edilen fırsat eşitliğinin imkânı ve adaleti sağlamaktan aciz yasalar hakkında sorular sormaya başlar.

Sınıflar arasındaki engeller

  • Pierre Bourdieu ile Jean-Claude Passeron, 1964 yılında yayınladığı Vârisler: Öğrenciler ve Kültür metninde, alt sınıflara mensup çocukların Fransız eğitim sistemi içinde diğer sınıflardan gelen akranlarına nispetle daha fazla eleyici faktöre takıldıklarını iddia eder. Bourdieu ve Passeron eğitim sisteminin eşitlik vaat eden görünümünün altında işleyen gizli mekanizmaların, alt sınıfları temsil eden öğrencileri engellediğini tespit eder. Sınıf’ın hikâyesi ve gündeme getirdiği tartışma, Fransa’daki eğitim sistemine yöneltilen bu eleştirilerin kırk yıl sonra dahi güncelliğini koruduğunu gösterir. Sistem, bireylerin müstakil çabalarıyla değiştiremeyeceği kadar güçlüdür ve kendisini zayıflatacak hiçbir girişime geçit vermez. Sınıf’ın kimi sekanslarındaki diyaloglar bu engellerin neler olabileceği hakkında fikir verir.

Filmdeki Türk öğrenci Burak’ın annesi veli toplantısında, ekonomik durumları elvermediği için özel okula gönderemedikleri oğullarının gelecek adına pek fazla seçeneği olmadığını kabullenmiş bir tavırla dile getirir. Burak’ın derslerde gayret gösteriyor ve hatta başarılı oluyor olması dahi, o hayal edilen sınıfsal sıçramayı gerçekleştirmesini sağlamayacaktır.

Pierre Bourdieu ile Jean-Claude Passeron, 1964 yılında yayınladığı Vârisler: Öğrenciler ve Kültür metninde, alt sınıflara mensup çocukların Fransız eğitim sistemi içinde diğer sınıflardan gelen akranlarına nispetle daha fazla eleyici faktöre takıldıklarını iddia eder.

Bir başka sahnede, diğer okullarda okutulan farklı düzeylerdeki ders kitaplarının hiçbirinin bu öğrencilerin seviyesine uygun olmayacağı, bu yüzden tercih edilemeyeceği Mösyö Marin ve okulun tarih öğretmeni arasında konuşulur. Eğitimin olması beklenenden çok daha düşük seviyelerde seyretmesi kaçınılmazdır. Bu okulun en iyi öğrencisinin bile diğer okullardaki çocuklarla rekabet etmesi mümkün görünmez. Yine özellikle sınıfın haylaz öğrencisi Süleyman’ın başına gelenler, sistemin işleyişinin bir özeti gibidir: Disiplin kurulunun henüz toplanmadan vereceği kararın belli olmasını, bazı öğrencileri sistemin dışına itilmesini veya daha da düşük seviyeli okullara yönlendirilmesini engellemeye kimsenin gücü yetmez. Filmin finalinde, bir meslek okuluna gitmek istemediğini dile getiren öğrenci de, onu teselli eden Mösyö Marin de aksi bir seçeneğin ihtimal dahilinde olmadığının farkındadır.

Sınıf’taki öğrencilerin Fransız orijinlilerin asla istemeyeceği mesleklere yönlendirilmesi, büyük resimde düzenin beklenen şekilde işlediğinin göstergesidir. Öğretmenlerin seçimleri, yönetmelikler, okullardaki rehberlik anlayışına kadar tüm alt birimleriyle eğitim sistemi, iktidarın el değiştirmesini engellemek ve sınıflar arası geçişe imkân vermemek fikri üzerine kurulmuş gibidir.

Mevcut sistem fark yaratmakla ilgilenmez, olanın olduğu şekilde olmaya devam etmesine müsaade eder. Fransa’da tutunmakta en çok zorlanan ailenin çocuğu, okulun en başarısız öğrencisidir. Fransız da olsa yoksul bir aileden gelen bir öğrenci ömrü boyunca yoksul kalacağı işler yapacak kadar eğitim alacaktır. Ailesinde suçlular olan bir başka öğrenci, kanunları çiğnemeye en yakın olandır. Böylesine ideolojik bir yapı içinde, Mösyö Marin başta olmak üzere öğretmenlerin öğrencilerin hayatına “gerçekten” dokunma gayretlerinin hemen tamamı, okul kurallarının dışına çıkmalarıyla mümkün olur. Bu yılın en iyi filmlerinden Ben, Daniel Blake’te (I, Daniel Blake, Ken Loach, 2016) de gündeme getirildiği gibi, bürokrasi içinde inisiyatif alabilmek, sistemin kıskacından kurtulmanın yegâne yoludur. Küçük inisiyatiflerin, kurulu düzene karşı potansiyelinin farkında olan yöneticilerse bunlara mâni olmak için elinden geleni yapacaktır.

Mevcut sistem fark yaratmakla ilgilenmez, olanın olduğu şekilde olmaya devam etmesine müsaade eder.

Gerçekçiliği ve mümkün mertebe objektifliği ön planda tutan Sınıf’ta, ana akım sinemada sıklıkla anlatıldığı gibi sıra dışı bir öğretmen gelip bütün bir “hababam sınıfını” yola getirmez. Elinden geleni yapıyor olsa bile Mösyö Marin de hatalar yapar, öfkelenir, pes eder, bazı öğrencilerinin sürüklendikleri felaketlerin önüne geçemez. Tıpkı idealist Fransızca öğretmeni gibi, imkânsızlıklarını bahane etmeyen, kendisine sunulandan fazlasına ulaşmak için çabalayan öğrencilerin gayretlerinin sonuçları da sınırlıdır. Toplum örgütlenmesinin küçük bir şubesi olan sınıftaki adaletsizlik, büyük resimdeki yanlışları özetler.

İnsan nasıl yarımlaştırılır?
Nihayet

Eşitlik, adaleti tesis etmek için yeterli olmadığı gibi kimi zaman da toplumsal adaletsizliğin temel sebebidir.