Hasan Dinçer Subaşı: Yürümekten maksat sadece adım atmak değildir!

NİHAYET DERGİ
Abone Ol

Tabiatta ilk defa yürüyüşe çıkacak bir kişinin yürüyeceği mesafe belli midir?

Şehirde yürüdüğü mesafenin iki katını hesap edebilir. Çünkü şehirde yer altındaki yüksek gerilim hatları insanın enerjisini emer ve onu arazide yürüdüğünden çok daha fazla yorar. Dolayısıyla şehirde 5 km yürüyorsa onun iki katını arazide rahat yürüyebilir.

O zaman ormanlık alanda 10 km’lik bir yürüyüş için konuşalım. Yanımıza almamız gereken en önemli şey nedir?

En önemlisi yanınızda arkadaşınızın olmasıdır. Refiksiz yola çıkılmaz. “İki kişi yola çıkarsanız biriniz baş olsun” meselesinde olduğu gibi tek başına bir faaliyet yapılmaz. Doğada tek başına yaşamaya izciler olarak karşıyız.

İnsan toplumsal bir varlıktır. Hayvanlar âlemine baktığınız zaman aslanlar, kaplanlar, kurtlar... bütün akıllı yaratıkların aslında sürü hâlinde yaşadığını görürsünüz.

Genellikle tek yaşayan hayvanlar ayılardır. Doğada tek başına hareket etmek kolaydır, kalabalık hareket etmek zordur aslında.

En az kaç kişiyle yola çıkılmalı, bunun bir kuralı var mı?

Dört kişilik bir ekip hâlinde arazide yürüyen insanlar, tehlikeden emin olurlar. Dört adama bir ayı saldıramaz. Kurt sürüsünün saldırması için iyice gözlerinin dönmüş olması gerekir. İnsanlar da dört kişiye saldırmazlar.

Arazide yürürken birinin başına bir şey gelse, bir kişinin onun yanında kalıp iki kişinin yardım istemesi uygundur. Üç kişiyseniz, bir kişiyi yaralının yanına bıraksanız, yardım istemeye gidenin başına ne geleceğini bilemezsiniz. Bizim izcilere tavsiyemiz, hiçbir zaman dört kişiden az yürümemeleridir. Bu bir prensiptir.

Arazide yürürken birinin başına bir şey gelse, bir kişinin onun yanında kalıp iki kişinin yardım istemesi uygundur. (Fotoğraf:Bülent Bay)

Kafa dengi, birbirlerini seven, uyum sağlayabilen insanlar olması ideal olandır. Ancak biliyorsunuz, insan arkadaşını yolda tanır. Yolda aç, susuz, uykusuzken ancak onun neler yapabileceğini anlayabilir. O zaman arkadaşını kusurlarıyla beraber kabullenir veya kabullenmez. Yolda olmak, yürümek insana insanı öğretir. Görüldüğü gibi, yürümek sadece fiziki bir hadise değildir, aynı zamanda eğitim tarzıdır da.

Yürürken hava durumunu dikkate almalı mıyız?

Burada en önemlisi yola çıkmadan önce hava durumuna bakıp ona göre giyinmeniz, hava güneşli görünse bile birtakım tedbirleri almayı unutmamanızdır.

YÜRÜYÜŞ ESNASINDA ELLERİN BOŞ OLMASI GEREKİR

Ne tür tedbirler almalıyız? Yürürken yanımızda neler bulunmalı?

Hangi tür yürüyüş olursa olsun ellerin boş olması gerekir. Sadece sopa, değnek, asa gibi bir şey olabilir elinizde. Onun haricindeki her şey sırta asılmalıdır. (Fotoğraf: Bülent Bay)

Hangi tür yürüyüş olursa olsun ellerin boş olması gerekir. Sadece sopa, değnek, asa gibi bir şey olabilir elinizde. Onun haricindeki her şey sırta asılmalıdır. Biz çıkış çantası diyoruz, dağcılar zirve çantası diyor, bugün gençler okula giderken de kullanıyorlar.

Omuza asılabilen küçük çantalardan alıp içine ihtiyacınız olan malzemeleri koyun. Termos mu taşıyacaksınız, matara mı? Suyu içmeyi tercih ettiğiniz sıcaklığa göre ona kendiniz karar vereceksiniz. Bir sürü bilimsel açıklama var, dehidrasyona engel olmak için şu kadar litre su taşıyacaksınız, hortum şuradan gelecek, suyu emerek gideceksiniz gibi…

Ben 53 yaşındayım, çok yürüdüm ama hiç öyle giderken hortumla su içtiğimizi hatırlamıyorum. Boyum da kilom da yerinde, susuzluktan hafıza kaybına da uğramadım.

Su içmek kadar sudan korunmak da önemlidir herhâlde…

Islak hâlde yürümek sıkıntılıdır, insanı hasta edebilir. Bu yüzden, yağmurdan her tarafınızı koruyan küçük hafif bir panço çantanızda bulunmalı.

Yürüyüşünüz 5 km bile olsa ne ile karşılaşacağınızı bilemediğiniz için bu söylediklerim önemli ve mutlaka yanınızda olmalı. Yürüyüş öncesinde hava durumunun yağmurlu olduğunu gördüyseniz nefes alabilen ama su geçirmeyen bir pantolonla yürüyüşe çıkmalısınız.

Likya Yolu: Kırmızı beyazlı rotadan mavi yeşil fragmanlar
Nihayet

Kısa süre içinde şiddetli yağışlar olacaksa pantolonun üzerine giyilebilen su geçirmez bir pantolon daha olabilir. Ama her hâlükârda ayakkabıları ve pantolonu sudan koruyacak sprey bulundurulmalı. Bugün ayakkabıcılarda satılan su geçirmez ayakkabı spreylerini pantolona sıkarsanız, pantolonunuzu da su geçirmez hâle getirir.

Pançodan dökülen yağmur sularının ayakkabıların içine girmemesi ve böylece çoraplarınızın ıslanmaması sağlanır. Yedek çorap bulundurulmalı. Şapka mutlaka olmalı. Göze çarpacak dallar, başa geçecek güneş gibi birçok problemden kurtulmak için yürüyüş esnasında şapkalı olmak gerekir.

Yağışlı havalarda yağmurluğunuzun şapkasını başınıza geçirmek ya da su geçirmeyen bir şapka kullanmak gerekebilir.

Yolumuzu kaybetmemek için ne yapmalıyız?

GPS mutlaka bulundurulmalı gibi bir şey söylemeyeceğim. Birincisi pahalı bir malzeme, ikincisi bugün cep telefonları GPS’in yaptığının çok daha iyisini yapabiliyor.

İnternete bağlı olsanız da olmasanız da cep telefonunuzda çalışan uygulamalar var. Hatta nerede yürüdüğünüzü internet üzerinden sosyal medyada paylaşabiliyorsunuz, böylece başkaları da yürüdüğünüz yolu görebiliyor. Ne zaman, kaç km yürüdünüz, kaç kalori harcadınız... hepsini o uygulamalarla öğrenebiliyorsunuz.

Böyle bir cihazınız varsa yedek bataryanızın ya da güç kaynaklarınızın da olması lazım. Bizim güneş enerjisiyle şarj edebilen panellerimiz var, elektriksiz kalmamaya özen gösteriyoruz.

Düşme, yaralanma gibi durumlar için alacağımız en basit tedbirler nelerdir?

Her hâlükârda bir sıkıntı olabilir diye hayatı idame -şimdiki gençlerin tabiriyle survival- çantası bulunmalı. Çantanın içinde zor durumda kaldığınızda işinize yarayacak çeşitli malzemeler de olmalı. Küçük şahsi ilk yardım çantası bulundurulmalı. Ellerimizi boş bırakabilecek şekilde kullanabileceğimiz bir fener mutlaka olmalı. Biz alın lambası diyoruz, dağcılar kafa lambası der, o tarz bir fener...

Telsizsiz bir yere gitmeyiz. Amatör telsizcilik yapar izcilerin birçoğu. Binlercesinin bu konuda sertifikası vardır. Telefonun çekmediği durumlarda telsizle yardım istemek ve yerini belirtmek gerekebilir.

Atalarımız der ki, yaz günü abayı, kış günü torbayı eksik etme bir yere giderken. Genelde yazın sıcak diye yanımıza mont gibi giyecekler almayız. Ancak yazları da soğuk geceler olur. Bu yüzden mont eksik edilmemelidir. Kış şartlarında zaten iyi giyinilir. Ancak bir yerde mahsur kalınabileceği her zaman göz önünde bulundurularak torbayı, yani yemek torbasını almayı unutmamak önemlidir.

Yanınızda mutlaka ateş yakacak bir şeylerinizin de olması lazım. Yağmur, kar gibi şiddetli havalarda ateş yakmak son derece zordur. Bu havalarda ateş yakabilmek için de küçük ateş başlatıcılar vardır, kibrit şeklinde yakarsınız.

Yolda sigara içilmemesi, içiliyorsa izmaritinin yere atılmaması, yangına karşı son derece dikkatli olunması gereklidir.

Rotamızı nasıl belirlemeliyiz?

Önceden tercih edilmiş rotaları tercih etmek avantajdır. İnsanlar yürüdükleri yerleri yazıyorlar. Daha evvel yürüyenlere sorup, geçilmiş rotalar denenmeli.

Likya Yolu, Karia Yolu gibi işaretlenmiş rotaları mı kastediyorsunuz?

Acaba o yolları işaretleyenlerin başka bir amaçları var mı? Bunu sorabiliriz. Hangi noktalarda kırmızı beyaz işaretler görüyoruz? Niye alelade rotaları paylaşmıyorlar da sadece belirli rotaları paylaşıyorlar?

Niye peki?

O yollar üzerinde çok kıymetli, henüz daha kayıtlara geçmemiş birçok tarihî eser var. Ben arkeolog olarak söylüyorum bunu. Daha yeri eşelediğiniz anda çıkacak malzemelerimiz var. O yolları yürüdüğümde henüz işaretlenmemişti.

Hiç bu kadar zarar da görmemişti, şimdi bütün o yazılar çivilenmiş, altından bir şeyler aranmış, parçalanmış. Açıkçası dağların taşların boyanmasına işaretlenmesine karşıyım, bunları yabancıların yapmasına şiddetle karşıyım. Osmanlı’nın son yıllarında demiryolu ya da arkeolojik eser kazılarında eserlerin yurt dışına nasıl illegal olarak götürüldüğünü hatırlayalım.

Türk definecilerden zaten çekiyor bu tarihî eserler, bir de yabancılar çıktı. İyi niyetli görünen bu gibi şeylerin arkasında aslında kötü şeylerin yatabildiğini İzcilik Federasyonu Başkanı olduktan sonra anladım. Bu konuda sorgulayıcı olmak, bu işin arkasında art niyet var mı diye araştırmak gerektiğini düşünüyorum.

YÜRÜYÜŞE ÇIKARKEN NİYETİNİZ HİÇBİR ŞEYE ZARAR VERMEMEK OLMALI

Yolda karşılaşacağımız hayvanların ne gibi bir tehlike arz ettiğini soracaktım.

En büyük tehlike vahşi hayvanlar değil vahşi insanlardır. Bu yüzden insanlara karşı dikkatli olmak, tavrını belirlemek, o yöredekilerin yapısını bilmek çok önemlidir. Birinin bahçesine girersiniz, adam Nemrut’un teki çıkıp sizi sopayla kovalayabilir. Hayvanların öyle bir derdi olmaz.

Dünya kadar yol yürüdük, ormanın ortasında bir tane hayvan bir şey yapmadı. Ayının yanından geçiyorsunuz, saldırmıyor. İnsanın ne düşündüğünü hayvanlar bilir. Bunun nasıl olduğunu net bir şekilde bilimsel olarak açıklayamadılar henüz. Biz vahşi hayvan öldürmek niyetiyle çocukları dışarıya çıkartmayız.

Kızım Fulya 4,5 yaşındayken zehirli yılanı yerden alır, sever, arkadaşlarına sevdirir, yere bırakırdı. Örümcekleri yanağında dolaştırırdı. Salyangozların sıvılarını peçetesiyle siler, tekrar yere koyardı. Çocukları hayvanlara bu şekilde yaklaştırır ve onlara bu sevgiyi aşılarsanız o çocuklar da araziye hayvanlara zarar vermek maksadıyla çıkmazlar. O çocuk yılanı öldürmek niyetinde değildir; defalarca şahit olduğumuz gibi yılan da o çocuğa zarar vermez.

Bu kadar zamandır bir yılanın bir izciyi soktuğuna da şahit olmadım. Çocuk çadırda yılanla yatmıştır, kapı açılmış hayvan içeri girmiştir, çocuk yılanı görmüş, korkmuştur ama yılan ona bir şey yapmamıştır. Hayvanlar size niyetinize göre davranırlar. Gece faaliyetlerimizde çok fazla hayvanla karşılaşır çocuklar.

Siz yanlarında olmuyor musunuz o esnada?

Yürüyüşe hiçbir şeye zarar vermemek niyetiyle çıkmak yanınıza alacağınız malzemeden daha önemli.(Fotoğraf: Bülent Bay)

Çocukların gece gidip eğik damlı barınak yaptıkları, başlarında liderleri olmadan ateş yakıp nöbetleşe uyudukları bir faaliyet var: hike. Bir gece hike’a çıkan bir ekibin telsizden anonsu geldi: “Liderim burada bir tane ayı var, bize bakıyor, ne yapalım?” “Siz de bakın, gitsin” dedim, onlar da baktılar ve ayı gitti.

Hike gibi faaliyetleri kışın yaptığımız zaman izcileri çadırla gönderiyoruz. Sekiz kişilik bir kız ekibini Kantuzla Yaylası’na gönderdik. Yol kardan kapalıydı, sadece paletli araçlar işleyebiliyordu. Orda çadırlarını kurdular. Yanlarına kontrole gittik. “Nasılsınız çocuklar?” dedim. Bir tanesi “Başkanım, siz az önce de buraya geldiniz, çadırın dışından benim başıma dokundunuz” dedi. “Yok kızım, yeni geldik” dedim. Kız ısrar etti. “Vallahi yeni geldik” dedim. Bu sırada içeriden kızımın sesi: “Baba şaka yapma, ben de buradaydım, dokundun arkadaşımın başına, gördüm” deyince şöyle bir durup geri çekildim. Fotoğrafı bende mevcut. Kurt gelmiş çadırın yanına kadar, burnuyla da kızı kokluyormuş içeride ne var diye.

O sırada kız başını oynatınca kurt kızın başına değmiş, hepsi de çadırın içinde şahit olmuşlar bu hadiseye, benim yaptığımı sanmışlar.

Bu faaliyetlerin arasında gece yürüyüşü var mı?

İzcilerin dikkatini artırmak için yürüyüşlerin bir kısmı gece yapılır. Gece tatbikatı deriz izcilikte. Önce bütün izcilerle birlikte hareket edilir. Yıldızlar tanıtılır, sonra toplu olarak geri dönülür.

Başka bir gün izcileri ormana grup hâlinde götürür, sekizerli gruplar hâlinde geri yollarız. Kader arkadaşım dediğimiz tatbikatta ikişer ikişer; tek adam tatbikatında ise bıçağını ve fenerini elinden alarak tek başına geri yollarız. Ormanın ortasından kampa giderler. Bunu ortaokul çocuklarına yaptırıyoruz!

Ormanla kamp arasına yerleşiyorsunuzdur da, çocuklar yalnız olduklarını sanıyorlardır.

Yorum yok... Aslolan izcinin kendisinin yalnız olduğunu düşünmesidir. Hiç unutmuyorum, adı Yasemin’di izcinin... Gece tatbikatında sağ tarafına döndü, “Liderim, oradasınız değil mi? Beni korkutmaya çalışmayın, ben korkmam!” dedi, yürüdü gitti. Hâlbuki ben en arkadan takip ediyordum, lideri Âdem Demirel de sol tarafında gizlenmişti. Yanına gittim, sordum: “Âdem, bu kız kiminle konuştu?” “Vallahi abi, o tarafa doğru konuştu, ben buradaydım, çıtırtı da çıkarmadım” deyince gittik baktık ki, ayı izleri var ağacın altında.

Bundan yirmi küsur yıl önce zorlu şartlarda kış kampı yapıyorduk. Elektrik, su yoktu kamp alanında. Çocuklar eriterek kar suyu içiyorlardı. Bir gün faaliyetten döndük. O kadar şiddetli bir kış havası var ki karşı binaya geçebilmeleri için çocukların yanlarına bir tane ergin izci verdim.

Biraz sonra telsizden anons geldi: “Liderim, burada bir tane anne ayıyla iki yavrusu var, ne yapalım?” “Ya Ümit, dalga geçme; hadi git çocukları bırak da gel” dedim. “Yok, vallahi liderim, izciye veriyorum telsizi” dedi, ve küçük izcinin sesi: “Liderim, liderim, ayıların yavrularını sevebilir miyiz?” Biz duyar duymaz kapıdan nasıl çıktığımızı şaşırdık.

Ayılar bizim gürültümüzden kaçıp gitti. Bu kadar yakın temaslar sağlanıyor kampta. Ama “Sevebilir miyim?” muhabbeti o hayvanın çocuklara zarar vermesini engelliyor. Bu yüzden yürüyüşe hiçbir şeye zarar vermemek niyetiyle çıkmak yanınıza alacağınız malzemeden daha önemli.

Niyet önemli! Peki, grubun içinde bir korkan varsa?

Korkusu olan ya da kötü niyetli olan kişi diğer üç kişinin sağlam karakterli olmasıyla hem tedavi edilir hem eğitilir. Ayrıca hayvanlar o kadar kalabalığın içinde bir kişiye saldırmazlar.

Bakın, şu an 188 bin tane izci var. 100 küsur yıldır izcilik yapılıyor. Bir tane izcinin karşısındakini yaraladığını, yaş dal kopardığını, bıçakla bir hayvan kestiğini duyamazsınız. Ama hepsinin belinde bıçak vardır. Belinizde bıçak varken hiçbir şeye zarar vermemektir önemli olan.

Yürümek insanı nasıl terbiye eder?

Yürürken adımınızı nasıl atacağınızı, yokuş yukarı çıkarken nefesinizi nasıl kontrol etmeniz gerektiğini öğrenirsiniz. Kaç kiloluk bir çanta taşımalısınız, kaç kilodan sonrası eziyet oluyor, en hafif malzemeler neler, bunlar tecrübeyle kazanılır.

Yanındaki arkadaş grubuyla beraber nasıl yürümeli, nasıl konuşmalı, arkadaşı çıkıntılık yaptığı zaman onunla devam edip onu eğitmeli mi yoksa vazgeçmeli mi! Bütün bunlar topluluk bilinci, oba, ekip, takım ruhudur. Bunun oluşması sağlanırken o atmosferden faydalanmak, duyduğu seslerin, aldığı kokunun, gördüğü izlerin hangi hayvana ait olduğunu bulmaya çalışmak…

Hepsi ayrı ayrı eğitim. Bir de tabiatın içinde tefekkür etmek var. Tabiatın içindeyken yapılan tefekkürle şehirdeyken yapılan bir midir? Dikkat ederseniz, Anadolu’da ya da İstanbul’da manevi okulların olduğu mekânlar tabiatın en güzel yerlerindedir.

Bilecik’te Şeyh Edebali’nin Türbesi’nin karşısında bir şelale akar. Kastamonu’da Şeyh Şabanı Velî Hazretleri’nin, Benli Sultan’ın türbesi; İstanbul’da Sümbül Efendi, Beşiktaş’ta Yahya Efendi, Tophane’de Kadirhane... Bütün bunlar tabiatı güzel gören yerlerdedir.

Güzel yer insana manevi olgunluk verir. Allah’ın kudret elinden çıkmış şeyler insanları Allah’a daha çabuk ulaştırır.

Sizin yürümeyi en sevdiğiniz rota neresi?

Belli bir nokta yok. Beni en çok yürümenin çocukların ve gençlerin üzerinde yapmış olduğu olumlu etki mutlu ediyor. Çocuk gelip delikanlı olarak dönüyorlar. Eğer katedilen bu mesafe kısa olsaydı, ömrümü bu uğurda harcamaz, daha faydalı bir şey yapmak isterdim. Ama bundan daha iyisini bulamadım.

Millî Bilinç Yürüyüşlerinizden bahseder misiniz?

Çanakkale Savaşı’nın 100. yılında ise 38 ülkeden gelen 11.500 izci ile.(Fotoğraf: Bülent Bay)

57. Alay Yürüyüşü ile başladık 2004 yılında. Maalesef ki kendi hikâyemizi Anzaklar sayesinde hatırladık. O günden beri manevi rotalar üzerinde de yürüyoruz. Yürümek sadece belli bir yerde adım atmak değildir. Orada yaşamaktır aynı zamanda.

Oralarda yaşayan insanların bastığı yerlere basmak, nefes aldığı yerlerde nefes almak, oralara dokunmak farklı bir lezzet verir insana. Medine’yi niye ziyaret ediyoruz? Kâbe’nin etrafındaki tavaf ya da Safa ile Merve arasındaki say da yürümektir. Yürümeyi maneviyata bağladığımız zaman enerji alıyor, duygusal bağ kuruyoruz öncesi ile.

Mesela desem ki, “Çocuklar, Çanakkale’de deniz kampı yapacağım, gelin.” Emin olun, 10 bin kişiyi toplayamam oraya. Ne diyorum? “Çocuklar, hadi dedelerimizin yürüdüğü yerde aynı zamanda yürüyeceğiz!” Akın akın geliyorlar dünyanın her tarafından. Çünkü hem geçmişle aramızda genetik bir bağ var, hem o bağın orada kuvvetlendirilmek istenmesi var.

Bazı tarihler külli iradeye dayanır. Doğduğumuz, evlendiğimiz zaman vs. gibi… Yaşanan hadiselerin de sene-i devriyesinde orada olduğumuzda olay farklı bir boyut kazanıyor. İlk yıl 100 kişiyle yürüdük, Çanakkale Savaşı’nın 100. yılında ise 38 ülkeden gelen 11.500 izci ile. Dedelerinin çadır kurdukları yere çadır kuruyorlar. Onlar gibi yaşıyorlar.

Çocuklara yaşattığınız o atmosferi biraz anlatır mısınız?

Çadırlarımızı 57. Alay’ın karargâhlarının bulunduğu noktaya kuruyoruz.(Fotoğraf: Bülent Bay)

Çadırlarımızı 57. Alay’ın karargâhlarının bulunduğu noktaya kuruyoruz. Çocuklar, dedelerinin cepheye gelmeden evvel oynadığı oyunları oynuyor; trampet, borazan çalmayı öğreniyorlar. Nisanın 24’ünde uluslararası törenlere katılıyorlar. 24’ünün gecesi çok önemli. Muharebe nasıldı?

27. Alay’ın bazı gözetleme birlikleri tepede duruyor, sabaha karşı çıkartma yaparken ilk önce onlar mücadele ediyor, silah seslerini duyduğu anda 57. Alay kendi inisiyatifiyle harekete geçiyor. Conk Bayırı Tepesi’nde Anzaklarla karşılaşıp onları aşağıya doğru silip süpürüyorlar. Biz bu anı çocuklara canlandırmalarla hatırlatıyoruz.

57. Alay’ın şehitliğine bir grup gönderiyoruz. 24’ünün akşamını orada geçiriyorlar. En büyük sıkıntıyı orada yaşıyoruz. Az kişi gideceği için her ülke ve her şehirden bir kişi katılacak şekilde seçim yapılıyor.

Herkes gidip dedelerinin gerçek şehitliğinin üzerinde yatmak istiyor. Ziyaret edilen şehitlik semboliktir; asıl şehitlik çukurun içinde, vadinin tabanında. Her sene oraya gidip dedelerinin gerçek şehitliğinde yatarlar bizim izcilerimiz. Bende fotoğrafları var, dedesinin kafatasının yanında yatıyor çocuk.

Zerre kadar korku duymuyor. Diğerleri de sabaha karşı dedelerinin yaptığı gibi uyanıyorlar. Sala, ezan ve top sesleri birbirine karışıyor. İzciler aynı dedelerinin yaptığı gibi çadırlarından fırlıyorlar. Bakın ezan sesi, sala sesi, top sesi arka arkaya… En son nerede yaşadık?

15 Temmuz’da!

İzciler zaten biliyorlardı ne yapacaklarını! Çünkü Çanakkale Millî Bilinç Kampı’nda çadırlarından çıktıklarında, o karanlıkta her yerde sis bombaları atılıyor, silah ve top sesleri duyuluyor.

Sis makineleri çalışıyor sürekli, ortalık kızılca kıyamet. O bıdı bıdı 10 bin çocuk sıraya giriyor, üstlerinde kırmızı bir cepken var. Arkasında “Dedeciğim, ben geldim” yazıyor. Başlarına Enveriye kabalaklarını giydiriyoruz, aynı dedelerinin giymiş olduğu gibi. Kız izcilerin bütün gece uğraşıp pişirmiş oldukları pişileri ellerine alıyorlar ki, 57. Alay yola çıkmadan evvel köylüler onlara hamur kızartması vermişler.

Alay mutfağı da asker çorbası yapmış, izciler de çorbalarını içiyorlar. Bir yandan mehter çalmaya başlıyor, herkesin eline Türk bayrağı veriliyor. Bütün izcilerin saçları Kınalı Hasan gibi kınalanıyor. Biliyorsunuz, Çanakkale Savaşı’na o zamanlar oymak oymak katılıyor izcilerimiz ve hiçbiri geri dönmüyor. Dedeleri 600 küsur kişiydi, şimdi onların geçtiği yoldan, aynı izden 10 bin izci yürümeye başlıyor. Yürüyüş bitip gerçek şehitliklere vardıklarında dedelerinin niye orada kaldıklarını düşünüyorlar izciler.

Çocuk kökleriyle buluşuyor, terbiye oluyor ve olgunlaşıyor.

Son noktaya gelene kadar da bir şey anlatmıyoruz. “O dağda şöyle oldu, Çanakkale’de şu kadar şehit verdik” demiyoruz. Şehitliğe geldiğinde kendisi talip oluyor. “Ben neden bu kadar etkilendim, neden tekrar Çanakkale’ye gelmek istiyorum?” diye soruyor kendi kendine ve açıp Çanakkale’yi okumaya başlıyor. Yani bir olayı yaşamak okumayı ve talip olmayı getiriyor. O zaman çocuğun hafızasından bir daha çıkmıyor.

Çanakkale tamam da, Allahuekber Dağları’nın dondurucu soğuğuna izci götürmek zor değil mi?

Sonra onların yürüdüğü güzergâhtan zirveye çıkıp, şehitliklerin üzerine çadır kurduk. Bu faaliyette -45 derece soğukta uyunuyor. Sabaha kadar titriyor, her tarafı donuyor, bir de hastalandığını düşünün öyle bir yerde. Ama ertesi sene yine geliyor, sonra yine. (Fotoğraf: Bülent Bay)

Oraya da koşa koşa geldiler. Ordu ne zaman Gaziler Köyü’ne girdiyse, biz de o zaman köye girdik. Köyde bayrak bulamamışlar, askerin birisi ezan okuyarak alay sancağını minareye çekmiş; biz de aynısını yaşatmaya çalıştık.

Sonra onların yürüdüğü güzergâhtan zirveye çıkıp, şehitliklerin üzerine çadır kurduk. Bu faaliyette -45 derece soğukta uyunuyor. Sabaha kadar titriyor, her tarafı donuyor, bir de hastalandığını düşünün öyle bir yerde. Ama ertesi sene yine geliyor, sonra yine… Bir bağışıklık kazanıyor, bu bize oradaki ruhların manevi olarak alışverişte olduğunu gösteriyor.

Yürümek sadece adım atarak ilerlemek değildir. Kendine, başkalarına, vatanına, milletine ve dedelerine olan duygusal bağını kuvvetlendirecek bir eğitime dönüşüyor. O kadar çok yürünecek yolumuz var ki!

Aklımda şimdi İstiklal Savaşı’nda Kastamonu’dan orduya silah taşıyan kadınların kağnılarıyla geçtiği yollar var. O güzergâhı da yürüyeceğiz. Manisa Demirci Akıncıları faaliyetlerine de başladık.

AYNI DİLİ KONUŞMAMIZA GEREK YOK, BİZ AYNI YOLUN YOLCUSUYUZ

Ayvaz Dede’de neden yürüyorsunuz?

500 yıldır ilk defa bu şenliklerde biz de vardık. Boşnaklar bizim çocuklarımıza dokunarak, “Siz gerçekten Türk müsünüz?” diyordu. Şimdi herkes Bosna’ya gidiyor. Çarşı çok güzel diye geziyor. Ah be kardeşim, o insanlar 500 yüz küsur yıldır senin orayı fethetmeni kutluyorlar. Kaç Türk bunu biliyor?(Fotoğraf: Bülent Bay)

Ömer Tuğrul İnançer’in şahit olduğu bir olayı dinledikten sonra orada yürümeye başladık. Önden atlar gidiyor, atların kokuları arasında sıcakta kan ter içinde yürüyorsunuz. Sonra 7 km’lik bir yokuş tırmanılıyor. Zirvede -şimdi çeşmeler var, o zamanlar yoktu- Türk askeri su dağıtıyor. İki tane yaşlı Boşnak kavga ediyorlar.

Tuğrul İnançer de yanındaki komutanla gidip, niye kavga ettiklerini soruyor. “O iki tane su aldı, ben bir tane bile alamadım. ‘Bir tanesini bana verin’ diyorum, vermiyor. Onun için kavga ediyoruz” diyor biri. Komutan elinde su olan adama dönüp, “Baba, versene suyun birini adama” diyor. “Vermem” diyor suyu tutan adam, “Bir tanesini içeceğim. Diğerini de saklayacağım. Çocuklarıma vasiyet edeceğim, ben öldüğümde gasil suyuna koysunlar. Çünkü onu bana Türk askeri verdi, kimseye vermem.” Komutanın gözleri doluyor, “Baba ver suyu, aşağıya inince ben sana daha çok su vereceğim” diye cevap veriyor.

İşte bu hikâye beni oraya götürdü. Çünkü 10 bin tane Türk bayrağı dağıttığımız tek yer orası. Bazı Boşnak yetkililer, “Bizim bayrağımızı da dağıtın” dediler. 10 bin Türk bayrağı, 10 bin Bosna bayrağı yaptırdık. İkisini de lastikle birbirine bağlayıp dağıttık. Gördük ki Bosna bayrağını lastiklerinden çıkarıyor, Türk bayrağını sallaya sallaya yürüyorlar. Bunu kime nasıl anlatacaksınız?

Yaşlı bir amca bayrak almak için çocuklarla yarışıyordu. “Niye sıkıştırıyorsun çocukları” dedik. “Ben Türk’üm, bana da bayrak verin” dedi Boşnakça. “Sen daha Türkçe bile konuşamıyorsun, nasıl Türk’sün” dedik. “Olur mu, Sırplar bizi siz Türk’sünüz diye öldürdüler burada” diye cevap verdi. Bunu duyan çocuklar anlıyorlar ki yürümekten maksat toprağın üzerinde bir adım atmak değildir!

Ayvaz Dede’den birkaç gün sonra Musalla Töreni var, oraya da katılıyoruz. Musalla, namaz kılınan yer. Bosna’nın batısında Sanski Most var.

Fatih Sultan Mehmed’in fethettiği ve cuma namazı kıldırdığı yer. Boşnaklar şehitliğin yanına bir mihrap yapmışlar. O tarihten sonra kesintisiz olarak 500 küsur yıldır her sene toplanıp namaz kılınıyor orada.

500 yıldır ilk defa bu şenliklerde biz de vardık. Boşnaklar bizim çocuklarımıza dokunarak, “Siz gerçekten Türk müsünüz?” diyordu. Şimdi herkes Bosna’ya gidiyor. Çarşı çok güzel diye geziyor. Ah be kardeşim, o insanlar 500 yüz küsur yıldır senin orayı fethetmeni kutluyorlar. Kaç Türk bunu biliyor?

Aynı dili konuşmamıza gerek yok ki muhabbet için. Biz aynı yolun yolcusuyuz. Ayrıca izciler olarak Srebrenitsa ve Azerbaycan’da Kafkas İslam Ordusu’nun güzergâhında da yürüyoruz ve Hocalı’da da bulunuyoruz.

İZCİLİK SADECE DAĞDA YAŞAMA SANATI DEĞİLDİR!

İzci olmanın yaşı var mı? Bu yaştan sonra biz izci olabilir miyiz?

Lideri, 30 izciyi etrafına alacak, haftada bir toplantı yapacak, o çocuklara hayatı öğretecek.(Fotoğraf: Bülent Bay)

Siz izci olamazsınız, lider olabilirsiniz. İzcilik, 7-18 yaş aralığında yapılan bir çocuk eğitimidir. 18 yaşından sonrası için ise kurslar vardır. Siz de izci lideri olabilmek için kurslara katılabilirsiniz. Tabiatta çocukların sığınacakları kişi hep lideridir. İzciler liderlerinin hâliyle hallenmeye, ona benzemeye çalışırlar. İzcilik hâl eğitimidir. Zaten amaç odur.

Lideri, 30 izciyi etrafına alacak, haftada bir toplantı yapacak, o çocuklara hayatı öğretecek. İlk lider olduğumda bunu yaparken bana şöyle diyorlardı: “Sen ne yapabilirsin ki! Sokak lağım kokuyor. Sen evden bir bardak su dolduruyor, sokağa döküyor ve sokağı temizlemeye çalışıyorsun.” “Belki,” diyordum, “ileride birileri bundan ders alır ve aynısını yapmaya çalışır.” O zamanlar izcilik raydan çıkmıştı.

İnsanlar çocuklarını teslim etmeye çekiniyorlardı. Her türlü rezaletin olabildiği bir teşkilat hâlindeydi. Sonra birileri beni başkanlığa itti, bir mücadeleye girdik. Saçım sakalım kalmadı stresten.

O zamanlar bin kişiydik Türkiye’de izci olarak. Şimdi 188 bin kişi olduk. 4500 Suriyeli, 500 Filistinli izcimiz var. Makedonya’da, Kosova’da, Bosna’da, Kerkük’te, Gürcistan’da, Azerbaycan’da varız. Gören, bardakla su dökmeye başladı. Müslüman ülkelerin ağabeyi pozisyonuna geldik.

İzci olmak çocuklar için sadece doğada olmak mıdır?

İzcilerimizin emek defteri var. Bunun içinde izcinin yapması gereken görevler, uyması gereken kurallar var. İzci annesinden en az üç yemek yapmayı öğrenmek zorunda, sonra annesi çocuğunun yemek yapabildiğine dair emek defterine imza atıyor. Kardeşinin imzalaması gereken yerler var, bana iyi davranıyor diye.

Kampta yatağını topluyor, evde de toplamak zorunda! Yolda nasıl dikkatle yürüyorsa derste de dikkatli olmak durumunda! İzcilikte nasıl bir uyum içinde çalışıyorsa, aynı uyumu okulunda, evinde de gösterdiğini öğrenebilmemiz için defterindeki bu imzalar çok önemli. Yani izcilik sadece dağda yaşama sanatı değildir. Toplumla uyum içinde, yardımsever, başkalarına saygılı olmayı, kendi işlerini yapabilmeyi de gerektiriyor.

Bir izcinin sigara içtiği görülse oymak yönetim kurulunda konuşulur ve o izci bir sonraki seviyeye yükselemez, malumunuz izcilikte aşamalar vardır. Hatta ondan sigara ve izcilik arasında tercih yapması istenir. Ya sigara ya izcilik...

Arazi, ileri arazi gibi tabiata yönelik uygulamalar olduğu gibi sağlık, millî bilinç, dinî bilgiler gibi mutlaka bilinmesi gereken şeyler de vardır. Her bir izcinin bir folklor kıyafetine sahip olması; bir halk oyunumuzu oynaması; bir tasavvuf, bir pop, bir halk müziği parçasını söyleyebilmesi gerekiyor.

Kültürüne ait şeyleri öğrenmesi, yakınındaki kültürel eserleri başkasına anlatabilecek kadar rehberlik yapabilmesi de gerekli. Aynı şeyleri liderlerden de istiyoruz. İzci de bir yılda beş fidan dikmek zorunda, lider de… Öncesinde, sonrasında ve kursta öğrendikleri şeyler var. Bu şekilde donanımlı olarak yetişiyorlar. Dede, gelin, damat, torun... her ferdi izci olan aileler var. Benim rahmetli babam izciydi.

Eşimin babası izci. Annelerimiz hep izci kamplarında yemek yapa yapa izci gönüllüsü oldular. Eşim izci, ben izciyim, kızım izci, eniştem, kız kardeşim... Bütün sülale izciliğe bulaşmış durumdayız. İyi bir bulaşıcı hastalığa yakalandık.