Hayalî Judith’ten hayal gibi hafif Alice’e

HABER MASASI
Abone Ol

Virginia Woolf, 1929 yılında kaleme aldığı Kendine Ait Bir Oda kitabında yer alan “Shakespeare’in Kız Kardeşi” isimli denemesinde, I. Elizabeth devrinde “neden kadınların şiir yaz(a)madığı” sorusunun peşine düşer. William Shakespeare’in, benzer bir dehaya sahip bir kız kardeşi olsa bu kardeşin başına neler gelebileceğini merak eden Woolf, Judith ismini verdiği bu “farazi” kız kardeşin o devirde başına gelebilecek muhtemel olayları sırası ile saymaya başlar.

Buna göre Judith hiç okula gönderilmez, kendi çabası ile okuma yazma öğrenir ama kitaplara olan merakını gizlemek zorunda kalır, genç yaşta zorla nişanlandırılır, bu hayattan kaçmak ve tiyatro ile meşgul olmak istediğinde maddi manevi birçok zorluk ile karşılaşır ve şartlar onu en sonunda intihara sürükler. Erkek kardeşinin yüzyıllar ötesinde dahi parlamaya devam eden yeteneklerine benzer yeteneklere sahip olan Judith, böylece tarihe gömülür. Woolf, on altıncı yüzyılda büyük bir yeteneğe sahip olma bahtsızlığı ile dünyaya gelmiş herhangi bir kadının sonunun mutlak bir delirme, kendini öldürme veya toplumdan uzak bir şekilde “cadı” diye yaftalanarak yaşama olduğunu ifade eder. Bunun sebebini, çok yetenekli bir insanın potansiyelinin etrafı tarafından devamlı surette engellenmesinin kişiye yaşatacağı psikolojik işkence olarak gösteren Woolf’a göre böyle bir yetenekle dünyaya gelen birisinin, bir kadının, mutsuz bir kaderden başkasını yaşaması mümkün gözükmemektedir.

Woolf’un kehanetinin sadece geçmişe yönelik bir tespit olduğunu ifade etmek mümkün müdür gerçekten?

Viktoryen dönemin entelektüel aristokrasisinin mensubu bir aileye doğmuş Woolf, saygın bir edebî figür olan babası Leslie Stephen’ın hamiliğinde ve rehberliğinde döneminin kadınlarına nazaran çok iyi bir eğitim almış olsa da sistematik ve kurumsal eğitimden de, erkek kardeşlerinin istifade ettiği entelektüel bir muhit içinde eğitimine devam etme avantajından da mahrum kalmıştı. Bu mahrumiyetin ve eğitimini kendi kendine tamamlamış olmanın etkilerini hayatı boyunca hisseden Woolf, Judith’in bütün kadınların içinde yaşadığını öne sürerken bu kadınlar arasında kendisini de sayıyordu.

  • Alice in Jamesland (Alice Jamesland'de).
  • Woolf’tan tarih olarak da coğrafya olarak da kültür olarak da çok uzak olmayan bir zamanda bir başka kadın daha Judith’inkine benzer bir kaderi kurguda değil gerçek hayatta yaşamaktaydı. Bu kadın, Woolf’un Judith senaryosunu bir adım ileri götürecek, bir insanın kendi potansiyelini yakalamasının önünde dış etkenler kadar, bu dış etkenlerin şekillendirdiği iç dinamiklerinin de etkisi olduğunu gösterecekti. İki senaryoda da değişmeyen, kendini gerçekleştirmeyen dehanın sonunun ölüm olduğuydu.

Woolf’tan yaklaşık yarım yüzyıl sonra ise bir başka sanatçı, Susan Sontag, Shakespeare’in muhtemel kız kardeşi ile bu kadın arasında benzer bir mukayese yaparak onun hakkında yazdığı oyunun (Alice in Bed, 1991) başında hayatını, belki biraz acımasızca şöyle özetleyecekti: “Bildiğimiz kadarıyla Shakespeare’in bir kız kardeşi yoktu. Ama en büyük Amerikan romancısı Henry James ve en büyük Amerikalı psikolog ve ahlak felsefecisi William James’in bir kız kardeşleri vardı, parlak bir kız kardeşleri vardı ve onun başına ne geldiğini biliyoruz. On dokuz yaşındayken depresyon suların boyunu aştı, hayatı boyunca intihar etme cesaretini toplamaya çalıştı, çeşitli belli belirsiz zayıflatıcı rahatsızlıklardan muzdaripti, yurtdışına gitti, yataktan çıkamayacak bir hastaydı, günlük tutmaya başladı, kırk üç yaşında… öldü.”

Kovuktan aşağı düşengillerden Alice

Alice James.

İngiltere’de Woolf’un entelektüel çevresinde bulunan isimler arasında bulunan ve dönemin meşhur romancısı Henry James’in ailesi, James’in seneler sonra yeğenine itiraf edeceği üzere kız çocuklarına neredeyse hiç şans vermeyen bir grup insandan oluşmaktaydı. Virginia’nın babası Leslie Stephen’ın yakın arkadaşı olan James, Virginia’ya içinde bulunduğu ortamın “bir kadın için” avantajlarını unutmaması gerektiğini salık verirken, İngiltere’ye yerleştiğinde geride bıraktığı baba evinde yaşayan küçük kız kardeşi Alice’in, Virginia Woolf’a benzer imkânları olup olmadığı bir soru işaretiydi.

Amerika Birleşik Devletleri’nin entelektüel anlamda önde gelen ailelerinden biri olan Jameslerin dört oğuldan sonra tek kız çocuğu olarak dünyaya gelen Alice James (1848-1892), kendi ifadesi ile doğması gereken zamandan “birazcık” önce doğmuştu. Jamesler entelektüel açıdan bilinen, zengin bir aileydi. Baba Henry James’in kendine has eğitim yöntemleri ve görüşleri vardı. Çocuklarını Amerika ve Avrupa’daki çeşitli şehirlerde farklı okullarda ve farklı hocalarla okutan, üniversite zamanı geldiğinde oğullarını Harvard’a yollayan baba Henry James’in iki büyük oğlu Henry ve Williams, alanlarında isim yapmış kişiler oldular: Alice, İngiliz dilinin en büyük romancılarından Henry James’in, yanı sıra modern Amerikan psikolojisinin kurucusu sayılan felsefeci William James’in de tek kız kardeşiydi. Diğer iki erkek kardeşi ise muhtemelen, Henry ve William’ın başarıları babaları için yeterli geldiğinden abilerinin aksine askere yazılabildiler ve askerliklerinin sonrasında, her ne kadar onlar da abilerinin gölgesinde kalsalar da Amerika’nın muhtelif şehirlerinde çeşitli iş ve hayat deneyimleri yaşayabildiler.

Öte yandan, alanlarında oldukça iyi eğitim almış, dünyayı keşfetmelerine izin verilmiş dört erkek kardeşin arasında onlarınkine denk bir kapasite ile doğan Alice’in eğitimi için kullanılabilecek en müsamahalı ifade muhtemelen gelişigüzel olurdu. Abilerinin gelişimi için gidilen Avrupa şehirlerinde bile Alice, benzer bir tedrisattan mahrumdu. Bunun başlıca sebebi olarak yine baba James’i görmek mümkün. Kızına kurumsal bir eğitim vermese bile onu elleriyle kendi entelektüel varisi hâline getiren Leslie Stephen’ın aksine, Alice’in babası, kadınların herhangi bir şekilde eğitilmesi gerektiğine inanmadığı gibi, “oy hakkı” istemelerini ve “eşitlik” taleplerini de yersiz buluyordu. Kadının özü itibariyle “didaktik saygınlıktan uzak” olduğunu düşünen baba James, öğrenme ve bilgelik gibi erdemlerin onlara yakışmayacağı kanaatindeydi. Kız çocuklarına düşen ve onlardan beklenen, evlenme çağı gelene dek anne-babalarının yanında durarak onlara eşlik etmeleriydi.

Alice James, 1891. Fotoğraf: Harvard Houghton Kütüphanesi Arşivi.

Fakat, “evlenme çağı”, Amerikan İç Savaşı’nın hemen sonrasına, genç erkek nüfusunun oldukça azaldığı zamana denk gelen Alice için evlilik bir ihtimal olmaktan çıkacaktı. Bu sebeple, “kadınlar için en makbul meslek”in evlilik olduğunu ifade eden Alice’in yaşadığı zamanda bir genç kızdan beklenen evlilik dâhil hiçbir görevi yerine getirmediğini görürüz: Evlenmemiş, çocuk sahibi olmamış, Boston yüksek sosyetesinin önde gelen ev sahiplerinden biri olmamış, bu topluluğun etkinliklerine faal bir şekilde katılan bir “kelebek” olmamıştı ama babasına isyan ederek ona rağmen okumaya da kalkmamış, hayatının son birkaç senesi hariç bir üretim olarak yazma eyleminde bulunmamış, dahası hayatı boyunca neredeyse hiçbir üretim eyleminde bulunmamış, hatta toplumsal beklentileri toptan ters yüz ederek eksantrik bir evde kalmış kız portresi bile çizmemişti

Peki, o hâlde Alice hayatı ile ne yapmıştı? Alice 43 senelik kısa hayatını sebebinin bir türlü ne olduğu çözülemeyen ama onu çok yorgun ve bitkin bırakan, sinir kökenli olduğu düşünülen bir hastalık sebebiyle, çeşitli krizlerin eseri olarak ve büyük ölçüde yatakta geçirmek zorunda kalmıştı. İlk akla gelen sorulardan biri, hastalığın onun için bir kaçış yolu olup olmadığı. Hayatının çelişkiler içinde geçmesi, aklına ve kapasitelerine uygun bir eğitim almaması, Peyami Safa gibi onun da evlenmenin “bir genç kızın hayatında umup umabileceği tek devrim” olacağını düşünmesine rağmen hiç talibinin olmaması, çok sevdiği ve çok baskın bir figür olan babasının kadın haklarına bakışı sebebiyle kendisi ile ilgili hiçbir hak talebinde bulunmaması, yetenekli olduğu alanlarda abileri kendisinden önce bulunduğu için o alanlara girmeye cesaret edememesi, ona sebebinin ne olduğunu doktorların bir türlü çözemediği bir hastalığa sığınmaktan başka yol bırakmamış mıydı?

Virginia’ya içinde bulunduğu ortamın “bir kadın için” avantajlarını unutmaması gerektiğini salık verirken, İngiltere’ye yerleştiğinde geride bıraktığı baba evinde yaşayan küçük kız kardeşi Alice’in, Virginia Woolf’a benzer imkânları olup olmadığı bir soru işaretiydi.

Bu soruların cevabını kesin olarak bilemeyecek olsak da Alice’in annesinin ölümünden sonra babasının seneler önce öngördüğü gibi onun yanında kalarak ona bakmaya devam ettiğini biliyoruz. Günlüğüne, seneler sonra, on dokuz yaşında ilk sinir krizi geçirdiğinde neler hissettiğini yazdığında onu içten ve dıştan felç eden hastalığın, kapana kısılmışlık hissi ile çok yakından alakalı olduğu görülecekti: “Kütüphanede hareketsiz bir şekilde oturup kitap okurken, aniden kaslarımı işgal eden şiddet eğilimi dalgaları, kendimi pencereden dışarı atmak veya dalgalı gümüş saçları ile oturan, masasında çalışan iyi huylu babanın kafasını koparmak gibi sayısız şekillerden birini alıyordu. Bu zamanlarda bana öyle geliyordu ki delilerle benim aramdaki tek fark, deliliğin sadece tüm korkuları ve acılarının değil, aynı zamanda doktor, hemşire ve deli gömleği görevlerinin benim üzerime yığılmış olmasıydı.”

Bu hastalığın babasına karşı bilinç düzeyine aktarılmamış bir tepki mi olduğu sorusu bir yana, Alice’in içinde hem hasta hem hastalığı kontrol altına almaya çalışan, dışında ise ailesinin duygusal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan bir role bürünmesi, öyle görünüyor ki bütün zamanını almış. İlginç bir şekilde -belki de değil- Alice’in hayatında hiç hasta olmadığı üç sene bulunmakta. Bu üç sene boyunca Alice hanımlara mektup yolu ile uzaktan eğitim veren bir okulda eğitmenlik yapmıştır. Yine de bu bir şekilde yeterli gelmemiş olacak ki babasının vefatından kısa bir süre sonra ağabeyi Henry’nin yanına İngiltere’ye giden Alice (Acaba Virginia ile hiç karşılaşmışlar mıdır?) bundan sonra hastalığı bir meslek gibi kucaklayacak ve yatağına çekilecekti.

Yok olmak ya da olmamak: İşte bütün mesele bu mu?

Virgina Woolf.

Susan Sontag Alice’i ele alışında, biraz da sabırsızca, onun dehasını bastırmakla ve intihar etmeye cesareti olmamakla suçladığı intibarını verir okuyana. Alice için intihar etme eylemi bir zorluk mudur yoksa aksine bir kolaylık mıdır, onun için zor olan intihar hissine karşı koymak mıdır, bunu tam olarak bilemiyoruz. Baba James, oğullarına yazdığı bir mektupta Alice’in nasıl krizlerle ve intihar fikri ile cedelleştiğini, hatta kendisinden intihar etmek için izin istediğini anlatır. Babasının cevabı ise Alice için beklenmedik bir kapı açacaktır. Babası, kızına kendisine hoyrat davranmadan ve fazla uyuşturucu kullanımı gibi sefih bir sebeple değil de “geçerli, makul bir sebep” sebebiyle intiharın sorunlu olmadığı cevabını vermiş ve bir ricada bulunmuştur. Alice’in canına kıymaktan başka çaresi olmadığını düşünürse bunu kendisini çok hırpalamadan yapması, yani canına güzellikle kıymasıdır babasının ricası. Bu cevap ve izin, Alice’i rahatlatmışa benzer. Heybesinde istediği zaman intihar edebileceğine dair izin olduğu için Alice intihar düşüncesi ile daha rahat baş edebilecek hâle geldiğini aktarır babasına. Bu da, Sontag’ın iddiasının aksine Alice için hayatına kastetmemenin asıl mücadele olduğunu gösterebilir.

İntihar eylemi artık gündemden kalkmış görünse de Alice için “ölüme yürümek” bir hedef olarak devam etmektedir. Alice, kısa ömrü boyunca hastalıklı olma hâlini bir mesai gibi, iş gibi düşünür. Ailesi çeşitli meslekleri paylaşmış, kendisine de hayat boyu hastalık ve en nihai hedef ve başarı olarak da ölebilmek düşmüştür. Ölümünden bir sene önce yazdığı bir günlük yazısı bu görüşü destekler. Günlüğünde o sene Henry’nin iki kitap ve bir oyun, William’ın ise psikoloji üzerine bir eser yayınladığını belirten Alice, eğer kendisi de ölmeyi, intihar etmeden ölebilmeyi- gerçekleştirebilirse, yani aralarındaki en güç işi yapabilirse bir aile için bunun hiç de fena bir hasılat olmayacağını ifade eder.

Söz konusu başarıya da ulaşır. 43 yaşında, annesi ve babasının vefatının ardından İngiltere’ye, yanına gittiği kardeşi Henry’nin evinde Alice hastalık mesaisini değiştirecek bir haber alır. Hayatının belki de ilk somut teşhisi konulmuştur. Doktorlar, son safhasındaki göğüs kanserini bulmuşlardır Alice’te. Alice, bu haberi neredeyse büyük bir rahatlama ve sevinçle karşılar ve hasta olduğundan beri, ne kadar korkunç bir etikete, isme sahip olacaksa olsun, elle tutulur bir hastalığın özlemini çektiğini ifade eder. Alice’e göre hastalıklarına somut bir teşhisin konamaması onu “korkunç öznel duyumlar yığını altında” tek başına sendelemeye itmiştir. Teşhis anında duyduğu rahatlamayı, “(O an) orada bulunmayan biri için, [doktorun] kesin teşhisinin (getirdiği) muazzam rahatlamayı anlamak zor olacak. (Bu teşhis) bizi biçimsiz belirsizlikten kurtardı ve bizi ayakta tutan somut yapının tam kalbine yerleştirdi” diyerek anlatan Alice, hayatı boyunca hazırlandığı ölüme, kendi hayatına kendi elleri ile son vermek zorunda kalmadan ulaşacak olmasının memnuniyetini dile getirmekten geri durmaz.

Son Mektup.

Hayatının son zamanlarında tuttuğu günlüğünde ölümü nasıl karşılayacağına dair yazdıkları, onun kendisini ölüm fikrine nasıl uzun bir zamandır hazırladığının da göstergesidir. Alice, bu uzun ve yavaş ölümün kendisi için öğretici olduğunu düşünür, hayal kırıklığı yaratacak şekilde heyecanlardan uzak olsa da bu hâl içindeyken “doğallık” en yüksek ifadesini bulmuştur: “İnsan Karanlık Ölüm Gölgesi Vadisi’nde çirkin ve korkunç bir ilerleme yöntemini seçmek istemez. Elbette, bu arada ahlaki sinirlerin çoğu kırılacaktır, ancak metin olacağız ve sonun kutsanmış barışı üzerine gölge düşürmeyeceğiz.”

Sonunda öleceğini bilmek, belki de Alice’in hayatını yaşayabilmesinin de önünü açmıştır. Ağabeyi Henry, William’a küçük kız kardeşlerini bekleyen ölüm haberini verirken, Alice’in “hayata karşı duyduğu şiddetli korku ve yoğun küçümsemenin ortadan kalkıverdiğini” ifade eder. Kendisi de bu hâli, “Galiba insan, kaybolma noktasına ulaşana kadar daralarak küçülen daire içinde, gönül rahatlığı ile dönüp duruyor. Bununla birlikte, kibir tartışmasız hakimiyetini koruyor. Kendimi her zamanki gibi hissetmekten memnuniyet duyuyorum, belki de sadece bu kısıtlamada daha konsantre bir özü (duyumsuyorum)” diyerek anlatır.

Alice’in hayatının son üç yılında, ailesinden gizlice tuttuğu günlükleri ölümünden çok sonra yayımlanmıştır. Bu günlüklerde o zamana kadar kendisini sıkı bir disiplinle dizginlemiş bir zihnin hemen her konuda eleştirel bakışını serbestçe dolaştırdığı görülür. Söz konusu eleştirel bakış sebebiyle ağabeyi Henry James, bu günlüklerin ortaya çıkmasının kendileri için sakıncalı olacağını düşünmüş ve yayımlanmasına karşı çıkmış, hatta benzer bir endişe ile Alice’in kendisine yazdığı mektupları da ortadan kaldırmıştır. Mektuplarındaki ve günlüklerindeki Alice’e baktığımızda iki ağabeyinin dehasını onun da taşıdığını görmek mümkün. Neredeyse bir Henry James romanından pasajlarmış intibaı veren günlüklerinde, William James’in insan doğasına dair iç görülerine benzer bir olgunluk seziliyor. İki kardeşinin dehasına ilaveten Alice’in, üstün gözlem yetisinden gelen duygu yoğunluğunu erdemli bir cömertlikle ifade ettiğini de görüyoruz bu metinlerde.

İnsanın bir reddeden olarak portresi

Alice James, Shakespeare’in kardeşi gibi, Woolf gibi, Plath gibi dehasını ortaya çıkaramaması yüzünden bile isteye ölümü seçmiş biri midir?

Virgina Woolf.

Ataerkinin, babasının, ağabeylerinin onu boğan kısıtlamaları yüzünden isyan hâlinde feminist devrimci bir figür müdür? Yoksa sanatçı olma fikrini ince ince irdeleyen ve bu fikirde bir şeyleri kendine uygun bulmayan mesafeli bir seyirci midir? Şu satırları, “Hemşire bana sanatçı olmak isteyip istemeyeceğimi sordu –(sanatçı olmanın) sevincini ve umutsuzluğunu hayal edin! Eğitimli bir gözle görmenin sevincini ve öyle görmenin umutsuzluğunu. Her esintide titreşen akorlardan oluşan iki türlü varlık arasında, en az sefili hangisidir? Her zaman lal kalan ve boğulmuşluk hissi asla rahatlamayanlar mı, ifadenin ifade etmekten aciz olduğunu düşünenler mi?” Alice için sanatın ne demek olduğunu ortaya koyuyor olmalı. İki ucu keskin bir bıçağın üzerinde yürüyen Alice, sadece kendisini kesmeyi seçmiş görünüyor.

Bununla birlikte, yazma alışkanlığının yalnızlığını bir parça da olsa ortadan kaldıracağını da düşünür. Kendisini, “merak uyandıran bir varlık” olarak adlandıran Alice, kendisi hakkında yazdığı bir monoloğun daha sonrası için henüz keşfedilmemiş teselliler barındırdığını düşünür.

Alice’in kendisine duyduğu saygı ve hayat içinde kendisine biçtiği rol, aslında ideolojik bir kahredişten çok erdemli bir reddediş gibidir.

William’a yazdığı mektupta şunu söyler: “Beni, basitçe, bir şey olabilecekken olamamış bir varlık gibi düşünme. Dışsal deneyimlerimin tüm fakirliğine rağmen her zaman kendi önemimin, ince uzun küçük yolumda yürümem (için verilmiş) her fırsatının ve Yaratıcımın ayaklarında kapanma (imkânımın) farkındaydım. Bir insanın ruhu daha ne ister?”

Bir insanın ruhu daha ne ister? Ursula K. LeGuin, annesinin yazarlık serüvenini anlatırken, yazı ile geç haşır neşir olmasından hayıflanır. Annesinin başarılı çalışmalarını sayarak, “yazmaya daha önce başlasaydı daha neler yazardı kim bilir” der. Benzer bir hayıflanmayı, günlüklerini okuduktan sonra Alice James için dile getirenlere çokça rastlamak mümkün. Bu hayıflanış, Alice’in mirasını ne kadar doğru anlar? Belki de derin bir nefes almalı ve abisinin üzerinde en çok konuşulan hayalet hikâyelerinden Turn of the Screw’daki ikircikli ikilem imkânını Alice’e de sunmalı ve çağın âdetlerine karşı hastalığı ve ölüm yolunu seçerek ilerlemesini bir kayıp değil, ince uzun küçük yollarımızda bize yön gösterecek bir kazanım olarak görmeliyiz.