Karga karga karga

ERCAN YILMAZ
Abone Ol

İçimin o uçsuz bucaksız karlı bozkırında telgrafın tellerine hangi kuşlar konuyor? Hangi tren bir karga suretinde karları yara yara bilinmeze yol alıyor? Hangi sürünün çığlığı bir tipi aryasına dönüşüyor? Ve gölgem kargaların gözlerinden hiçliği koruyan bir korkuluk mu şimdi?

Ben/Karga

Kendimi Salah Birsel'in “nezleli karga”sı gibi hissettiğimden “beri kalbime biriken karı kürüyemiyor”um. Siyah beyaz bir film, oynayanlar Audrey Hepburn ile Gregory Peck değil; ben ve içimdeki karga. İçimin o uçsuz bucaksız karlı bozkırında telgrafın tellerine hangi kuşlar konuyor? Hangi tren bir karga suretinde karları yara yara bilinmeze yol alıyor? Hangi sürünün çığlığı bir tipi aryasına dönüşüyor? Ve gölgem kargaların gözlerinden hiçliği koruyan bir korkuluk mu şimdi?

Fotoğraf: Cüneyt Tomruk

Ben, otuz dokuz yaşında bir karga, Tanrı’nın ellerinde kalbimin şarkısını dinliyorum...

“Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan”

Bazı mısraların bazı kuşları çağrıştırması. Tuhaf. “Uçmak” antolojisi... Yahya Kemal’in “Rindlerin Akşamı” şiirinin bu mısraı (Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan) bana hep “karga”yı hatırlatır nedense. Bir kuşu, evet, kargayı. Boşlukta simsiyah açılan kanatlar, bunlar hangi düşün kapıları olabilir ki? Ölümün mü? Hayır. Belki aşkın. Çünkü “Gurûba karşı son bahçelerde” olmak aşktır. Büyüdür, anlamdır, hazdır… Gurûb vaktinin o zarif hüznünü yaşamadan nasıl aştan bahsedebilir ki insan? Karganın göklere aşkı, insanın göklere aşkı, yerin göklere aşkı… Karga ile ayçiçeği meseli mi kurmalıyım? Bu düşün zaman zaman gül ile bülbül hikâyesinden daha büyülü geldiğini söylemeliyim. Karga usanmaz âşık, ayçiçeği nazlı maşûk, üzerine eski kıyafetler giydirilmiş korkuluk da rakip. Ama asıl rakip “güneş”. Karga karanlık, güneş aydınlık. O yüzden güne bakıyor sevgili. Karga âşık ama aklını kurban edemiyor aşkına. Van Gogh bu yüzden onu unutuyor işte.

Karga ile bülbül

Göğüs kafesimdeki kuş karga olmalı, diye geçirdim içimden Yûnus'un Risâletü'n-Nushiyye'sini okurken. “Karga ile bülbülü bir kafese koysalar” ikisinin de birbirinden daima “melul” olacağını söyleyen Yûnus'un. Karga ile bülbülü bir kafese koymak… Dünya da böyle değil mi? Tevhid bunu gerektirmiyor mu? Her şey zıddıyla kaim. Karga ile bülbül bir bütünün iki vechesi. Belki ikisi de birbirinin durumuna ağlıyordur ki bence öyle. Karga mezar kazamaz, bülbül güle konamaz ve insan dünyanın istihzasından kaçacak yer bulamaz. Tahammül mülküdür kafes ve karganın siyah tüylerindeki parlaklık gözlerimizi kamaştırır.

Siz nûr-ı siyeh’i bilir misiniz... Ve Yahya Kemal’in “Bir aşk oluverdi aşinalık” mısraını?

Kafka

Rilke’nin kafesteki “panter”i gibi. Kafka kendisini bir kargaya benzetiyor, çünkü Çekçede “kavka”, karga anlamına gelmektedir. Kavkanın durumu Kafka’nın durumundan çok daha iyidir.

  • Ahmet Sarı, Max Brod’dan aktarıyor: “Nasıl ki Tanrı insan tarafından anlaşılmaz ya da ancak yan buçuk anlaşılabilirse (Eyüb), hayvan da insan tarafından öylece anlaşılmaz ya da yan buçuk anlaşılabilir. Sonra Kafka, Prag yağmuru sesiyle konuşuyor: ‘Kargalar bir tek karganın göğü yok edebileceğini ileri sürer. Buna kuşku yoktur, ama gök aleyhinde bu hiçbir şeyi kanıtlamaz, çünkü gök kargaların olanaksızlığıdır.’

Gök (Prag göğü mü?) kargaların olanaksızlığı olabilir ama Kafka’nın asla!”

Janoach ile Kafka arasında bir diyalog:

“Siz şairi ayakları yere basarken başı bulutların içinde gözden kaybolan olağanüstü bir insan gibi tanımlıyorsunuz, küçük kent soyluların tasarımı geleneğinde kuşkusuz pek alışılmış bir tablo bu. Sadece içteki gizli saklı isteklerden kaynaklanan bir hayal gerçekle bağdaşan bir yanı yok. Gerçekte şair toplumdaki sıradan insanlardan çok daha küçük ve güçsüzdür. Dolayısıyla bu yeryüzündeki yaşamın zahmet ve meşakkatini herkesten daha yoğun ve güçlü biçimde duyumsar. Ağzından çıkan ezgiler, kendisi için birer çığlıktır yalnızca. Sanatçı bir dev değildir, varlığının kafesine kapatılmış az ya da çok renkli bir kuştur sadece…

  • - Siz de mi böylesiniz, diye sordum ben.
  • - Ben eşine rastlanmamış bir karga -bir kavka’yım.
  • - Teimhof’taki kömürcüde bir tane vardı, hani.
  • - Görmüş müydünüz?
  • - Evet. Dükkânın önünde dolaşıp duruyor.
  • - Adaşımın durumu benimkinden daha iyi.

Doğru, uçmasın diye kanatları kesilmiş. Ama benim durumumda gerekli değildi bu, çünkü benim kanatlarım zaten körelmişti. Bu nedenle yüksekler ve uzaklar diye bir şey yok benim için… İnsanların arasında şaşkın şaşkın duruyorum. Herkes kuşkuyla bakıyor bana. Öyle ya -tehlikeli bir kuşum ben, hırsız bir kuş- bir kargayım. Ama bu yalnız görünürde böyle. Gerçekte parlak nesneleri algılamamı sağlayan bir duyudan yoksunum. Onun için değil mi pırıl pırıl siyah tüylerim bile bulunmuyor. Kül gibi gridir rengim. Öyle bir karga ki, taşlar kayalar arasında gözden kaybolmak için can atıyor. Bu söylediklerim yalnızca bir şakadır kuşkusuz, bugün ne berbat durumda olduğumu fark etmeyesiniz diye yapılmış bir şaka.’

Soru şu: Karga mı şaka Kafka mı?

Bir fotoğraf

Genç fotoğraf sanatçısı Cüneyt Tomruk'un “Mezarlıktaki Karga” serisinden derunuma işleyen bir fotoğraf için şunları yazdım:

Fotoğraf: Cüneyt Tomruk

Bir konargöçerdir ruh. Karga da öyle... Konar ve göçer! O diğer konargöçerlerin olmadığı yerde. Konuyor mu havalanıyor mu? Bu havalanış göç için mi? Ya bu konuş barınmak için mi? Belki de gövdeden henüz ayrılan ruhtur. Ama kimin ruhu? Yalnız karga. Tek. Hece taşları üzerinde yaşamayı heceliyor. Ölü taklidi provası mı yoksa bu? Hayır, öyle olsa kanatlarından bir tüy düşerdi. Yoksa mezar taşı başlığı mı olduğunu söylüyor bize? Bu mezar taşı kiminse onun dünyadaki konumunu imliyor. İm. Evet bir imden başka nedir bu karga? Mezar taşı da im, karga da. İki im... Kendinden başka bir şeyi imlemiyor olsaydı bir hayat öyküsü uydurabilirdik. Ama yine de kendinden başka bir şeyi imlemiyor sanki! “Fotoğraf sessiz olmalıdır” diyor ya Kafka (karga da öyle diyor), işte öyle sessiz bir fotoğraf bu. Mezarlıklardan daha sessiz neresi olabilir? An ve mekân; Hangisi hangisinin içinde? Görünmeyen bir şeyler var ama bu fotoğrafta, “beni asla göremezsin” diyenler... Ah kara karga, git Kafka’ya yazıl; “Aç cübbeni Cüneyd/Ne görüyorsun/-görünmeyeni. Leyse fî cübbete sivallah” demiş midir karga da kendi lisanınca acaba, fotoğrafın çekildiği “o an”da?

  • Bu fotoğraf çekildiğinde ve bu yazı kaleme alındığında Alex Proyas’ın Karga’sındaki (The Crow) “Eskiden insanlar şuna inanıyorlardı: Biri öldüğü zaman bir karga onun ruhunu ölüler diyarına taşırmış, ama bazen çok kötü bir şey olur, korkunç bir üzüntü ruhla beraber taşınır ve ruh dinlenemez” cümlelerinden bihaberdik, “Ve bazen karga yanlış olan şeyleri düzeltmek için ruhu geri getirebilir” cümlesinden de.

Mezar kazıcı karga

Nazan Bekiroğlu'nun Nun Masalları'ndaki “genç mezarlık bekçisi”ni okuyunca hatırladım. Kargadan mezar kazmasını öğrenen Kabil'e dair Mesnevî'sinde Kur’ân’dan ilhamla şöyle yazıyor Hz. Pir:

Mezar kazmak, en hor bir sanattır, nihayet mahiyeti bir fikre bağlı değil!

“Mezar kazmak, en hor bir sanattır, nihayet mahiyeti bir fikre bağlı değil! Kabil, bunu bilmiş olsaydı Habil’i başında taşımazdı. Bu kana, toprağa bulaşmış ölüyü nasıl gizlesem diyordu. Bir karganın, öbür bir kargayı ağzına almış geldiğini gördü. Karga havadan yere indi, sanki ona mezar kazmasını gösterdi. Tırnaklarıyla yeri kazıp ölü kargayı oraya gömdü. Onu gömüp üzerine topraklar örttü. Böylece karga Hak ilhamıyla ilim sahibi oldu. Bunu görünce Kabil, ‘Yazıklar olsun, benim aklım ne kadar da kıt! Bir karganın bile aklı benden üstün!’ dedi. Akl-ı Küll’ün vasfı Mazgal-basar’dır, cüzi akılsa her yana bakar. Havassın nuru Mazgal-basar aklıdır, karga aklıysa ölülere mezar kazma üstadı. Kılavuzu karga olanın canının varacağı yer mezarlıktır. Sen de nefs kargasına tabi olma! Onun gideceği yer mezarlıktır, bağ bahçe değil.”

Karga, “Hak ilhamıyla ilim sahibi”, Kabil’se “aklı kıt” âdem. Yine de kılavuzun karga olmasın cânım efendim; çünkü o “ölülere mezar kazma üstadı”dır. Ama yine de ölmeden evvel ölen “ben”lerimiz için onu, bu garip kuşu kılavuz edinemez miyiz?

Kiyarüstemi

Kiyarüstemi’nin bütün filmlerini seyretmedim. Ama şiirsel bir dili olduğu aşikâr. Çünkü şair. Bir küçük şiirinde şöyle diyor: “kara karga/hayretle kendine bakıyor/karla kaplı ovada”. Sinematrografik bir şiir. Karga ile karın saf çelişkisi. Ve hayret makamı. Şair/Yönetmen hangi sahneyi kurguluyor? Şairde de yönetmende de bakış önemli; “bir özge temaşa”. Kar, karga, kargış… Kargadan bir tüy düşüyor karların üzerine; ben de buna hayretle bakıyorum…

Seriptus Interruptus

Düşümde, Coleridge’i, Kubilay Han’ı yazarken gördüm. Sarı ya da sararmış bir sayfaya. Bir Karga tarafından uyandırıldım. Kubilay Han’ın bahçesinin müdavimi bir kargaydı bu. Yağmur yağmadan uzaklara bakmak istemiyordum. “Ruhun uzun karanlık çay saati”ne kadar bekledim…

Acz

Kur’ân’ın Mide suresinin 31. ayeti şöyle: “Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. ‘Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim ben?’ dedi ve pişman olanlardan oldu.”

İnsan nasıl yarımlaştırılır?
Nihayet

Gâlib Dede’nin Hüsn ü Aşk’ın hemen başındaki “Acz olmasa hâl olurdu müşkil/Pây-i kec-i kilk olurdu der-gil” beytini okuduktan sonra bu ayetleri farklı bir şekilde kavradım. Belki de yeniden indi kalbime bu ayetler.

“Karga”, “âdem”in ilk hocası, ilk mürşidi… Şimdi şu ceviz bahçesine dadanan, buğday denizinde âdeta yüzen, sesleriyle kâh ürküten kâh güldüren, tüyleriyle gece, gagasıyla dağ, anlamıyla tevhidi imleyen kargalardan bahsediyorum. Dışımızdaki ölüleri nereye gömeceğimizi söyleyen kargalardan, içimizdeki ölüleri kalbimize gömmemizi salık veren kargalardan… Okuru metne, şairi okura, metni şaire gömmek gerektiğini gösteren kargalardan…

Ben kendimi kendime gömdüm ey okur, senin mahşerine dirileceğim…

Poe’nun “Kuzgun”u

“Kargaya yavrusu kuzgun görünür” derler. Şaire de kuzgun, karga görünür. Böyle yanılsamalar olmasa şiir nasıl doğar? Öyleyse Poe, “Kuzgun”u yazarken kargaları seyretmiş olmalı. Kargalar da Annabel Lee şairini seyretmiş midir?

Bir fecir vakti, Dil ile Söz arasında, adı meleklerce konan kim varsa onlarla cennette mi buluşacak ruhumuz, diye sordum Kuzgun’a. “Hiçbir zaman” cevabını aldım ve, “Kalkıp haykırdım, ‘Getirsin ayrılışı bu sözlerin!/Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!/Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!/Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan!/Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!’ ‘Dedi Kuzgun, ‘Hiçbir zaman.’”

Benim de, ah, yüreğimden gagasını çekmeyen ne çok karga var…