Ol'an

ÖMER LEKESİZ
Abone Ol

Suyun, aynı zamanda hareketlere ve hâllere ad verişi bundan.Çünkü, gönle dair fiiller ona, ondan:akan, fışkıran, çağlayan, inen, sürükleyen, bulanan, durulan, ısınan, kaynayan, soğuyan, donan, varan, varılan, yansıtan, yol açan, sıkıştırılamayan, bentle tutulan, önverilen, kâm alınan, gam salınan...

Anâsır-ı erbaa’nın ilki olduğundan ateşten, havadan ve topraktan gizil suretler taşıyan...

Ama dikelmeyen ateş gibi, toprakta topraktan da aşağıda duran...

Nefeslerle yıkanan ve yıkayan nefisleri.

Mütevazılığıyla yüceltilişi bundan:

enginlerin engininde akarken, zikriyle ve şükrüyle Müteal olana dokunan...

Tâ hâ, Tâ sîn mîm, Tâ sîn, Yâ sîn,

Hâ mîm...

Ma, mai, ab, su olan!

Bakü

“Ateş düştüğü yeri yakar” derler.

Ölüme, ayrılığa, hüzne, belaya, musibete, bozguna, vurguna... karşı bir ön-tespit, bir ön-teselli olarak...

Ama ateşin dili böyle söylemez; söylerse eğer dışlaştırmış, nesneleştirmiş olur kendini.

O içtir çünkü, hatta içteki iç!

Dolayısıyla o gelen, erişen, düşen... değildir.

Bilakis zikrettiğimiz olaylara bağlı olarak kendi durgunluğunda harekete geçendir.

“İçim yandı, gönlüm tutuştu, yüzüm kızardı” deyişimiz bundandır.

Ateş, kendi ateşliğinde yanar; kendinde tutuşur, alazını kendinde dışa vurur.

Ateşini müdrik olanın nazarındaki dikelişi onun secdesidir.

O secde-dikeliş ki kıyamıdır sacidin; Âdem’i yücelten, kibrinin kıyamıyla bitişerek Şeytan’ı zelil edendir.

Muğla

“Tuvalin arkasında ne var?” diye soran/sorduran ressam, adına doğa dediğimiz o namütenahi resmin arkasında ne var diye sorabilseydi, soruyu doğru sormuş/sordurmuş olurdu.

Doğanın teni, toprak!

Teni tırmalandığında, yırtıldığında, kazındığında ve kazıldığında sadece kendisini görünür kılan şeyin, şeyliği.

Bu yüzden olmalı ki, toprak-ten, bedenin eşiği, vücudun resmi.

Dışarıdan bir göz, içeriden bir hikâye: Demetra Vaka
Nihayet

Tene bakan, aşabilirse teni eğer, görebileceği yine tendir; hicap oluşuyla mahcup; perde oluşuyla mahzun!

Tepenin dağa, ufkun maveraya, maveranın akla perde oluşundaki gibi.

Ya da çıdam ehli şairin, o perdeleri şu rica ile aşmak isteyişindeki gibi:

Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su.

Figueres

Cam küreye ve yumurtalara bekçilik edercesine dikilmiş heykeller.

Başka bir şey yok bu fotoğrafta; o hâlde konuya in medias res girebilirim.

Konu? “Salvador Dali’nin Ressam Dali Olarak Portresi” mesela.

Ama burada Dali yok ki! İlk gören için Dali’nin varlığını unutturan bir çabanın çabası var sanki.

Ağustos’ta, burada beni donduran rüzgârdan söz etsem ya da; size neyi anlatmış olabilirim ki.

Dali’nin akıl havasını hem oluşturan hem de bozan o rüzgâr!

Yumurtaların arkasında saklanmış olabilir bu yüzden; belki onun hâlen –rüzgâra inatla- süren bir pantomim performansına yardım ve yataklık edendir, şu heykel!

Ama bunlar, özel bir çağrışımdan ibaretler neticede.

Bir fotoğrafı okumanın –tıpkı bir türküyü havalandırır gibi- çağrışımları havalandırmak olduğunu kim inkâr eder!

Ki çağrışım, belleğimizin hav(z)asında yer tutan şey.